19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 04 Ekim 2017 08:38

Var mı başka çözümü

Var mı başka çözümü

Siyasi hataların ceremesini hep vatandaş çekiyor. Yıllarca besleyip büyüttüğümüz Aşiret lideri olan Barzani’ye kazandırılan paralar bir yanda, buna rağmen ülkemizin avantaj yakalaması gerekirken, hala petrol ürünlerindeki en fazla fiyatın hala bizlerde olması. El insaf be kardeşim. Böyle bir şey hiçbir ülkede bu güne kadar görülmedi. Zaten fakir duruma gelen halkın büyük çoğunluğu, ortaya çıkan ekonomiden dolayı nasıl yaşayacağını kestiremiyor.

Kuzey Irak’ta yaşanan referandum krizinin getirisi sonucunda, daha önce zayıflayan ekonomi biraz daha sos vermeye başladı. Bunun yanında gerilimin ortaya koyduğu ekonomik sıkıntıların aşılabilmesinin tek yolunun, vatandaştan alınacak yeni vergi paketleri ile aşma politikasında yine olanlar vatandaşın sırtına yüklenmiş olacak. Ekonomik sıkıntılar var denilse de, sadece vatandaşın sırtı bu işi kurtarmak için düşünülüyor. Halbuki, öyle çok kısılması gereken konu var ki, buna muhalefette istediği kadar sesini yükseltmediğini görmekteyiz. Bunun en bariz örneğini mecliste bulunan fuzuli görevlerin getirisine bağlı ekonomik girdilerin çokluğu görülüyor. Araç sayılarındaki fazlalık ve onun içeriğinde olan yakıt ve personel giderleri. Her vekilin yanında bulunan en az iki kişilik yardımcı personel ve onların maaş ve giderleri. Bugün beş yüz elli olan vekile en az bin yüz ilave personel. Bu yarıya inebilir. Son günlerde dile getirilen ve bakanların yardımcıları konusu. Bu nedenle en az üç bin lira bedelin her ay boşa harcanması konusu. Bunların iptali olduğunda vatandaşın sırtından kazanılması gereken o paralar, buradan karşılanabilecek güçtedir. Çalışanın sırtından kazanılan onca vergiler varken, yaşam standardına bir çivi bile çakamayan dar gelirliye çok küçük oranlarda zam yapılırken, vekillere verilen bunca yüklü miktar kısılırsa bu yük ortadan kalkacaktır.

 

Enflasyonun çift hanelere çıktığını beyan eden yetkililer, sıkıntıda olduklarını beyan etmişler. Asıl yıllardır o sıkıntı gündemdeydi ve acısını yıllardır dar gelirli çekiyor. Derin dondurucu, pinpon topu, stor perde gibi ürünlerin getirisindeki artışı karşımıza koymak bence üzüntünün nereden kaynaklandığının açık bir örneği. Vatandaş yiyecek ekmeği, yanına katığı nasıl bulurum derdi yaşarken, derin dondurucuyu düşünecek hali olmasa gerek. Alsa da zaten içini dolduracağı ne et için parası, ne de onu saklayacak yüz elli metre karelik evi var. Kuzey Irak konusunda sıkıntıyı bölge halşkı yaşayacağı bir gerçek. Elbette bu kaçınılmazdır. Bu tür sıkıntılar olmasa da bölge halkı zaten sıkıntıyı yaşıyordu. Varsın biraz daha yaşasın. Ülke bu hale gelirken sıkıntılar yaşanmıştı, ülke yeniden eski konumuna kavuşacaksa bırakın yaşasın. Gönderin ülkeye aldığınız ve onlara yapılan harcamaları keserek elde edeceğiniz gelir zaten bu sıkıntıyı ortadan kaldıracaktır. Bu göremiyorsak biz bu işten anlamıyoruz ya da işimize geldiği gibi hareket ediyoruz demektir. Var mı başka çözümü.

Saygıdır insanları birbirine bağlayan

Geleneklerimiz gerçekten başka bir ülkede olmayacak düzeyde. Yediden yetmişe bu saygı içinde büyüdük ve devam ediyoruz. Ne olursak olalım, ne mevkide olursak bile tevazu olayı olması gereken en önemli unsurumuz. Bunları neden yazıyorum. Kimsenin saygısı beni ilgilendirmiyor ama, beşeri ilişkiler içinde insan bir şeyler bekliyor.

Efendim, birileri sağcı olmuş, bir başkası solcu olmuş olabilir. İlk olarak insan olmak zorundadır. Hem kanunlarımızda bu konunun yeri olduğunu hem de vicdani özgürlüğümüz içinde yer aldığını söylemekte yarar görüyorum. Son yıllarda yaşanan sosyal ilişkilerin, tamamen ekonomik ve yaşanan sıkıntılarının getirisi olarak gördüğüm boş vermişliğin önemli unsuru olarak görülüyor.

İletişim çağının en önemli katılımı olarak görülen sosyal medyada, tanıyıp da yıllarca göremediğimiz, eskiden beri görmekte güçlük çektiğimiz büyüklerimiz, yeni dostlukları bir araya getirdiğimiz gibi güzellikleri yaşıyoruz. Buna bir örnek verirsem, birkaç yıl önce, bir okurum beni çok uzaklardan sosyal medya üzerinden arayarak, “değerli dost, kitabını bir türlü getirtemiyorum. Sorduğum yerler elimizde kalmadı getirtelim diyorlar olmuyor. Bana lütfen imzalayıp gönderir misiniz.” Bende olmadığını ve yayın evinde olduğunu iletiyorum. Ben buradan araştıracağım ve size temin edersen arayacağım adres için diyorum. Aradan birkaç gün geçince tekrar bir yazı düşüyor özelime. “Erol Bey, ben kitabınızı temin ettim. Adres verirseniz size yollayacağım. İmzalayıp bana gönderirseniz sevinirim.” İşte işin güzelliği ve insanı duygulandıran durum.

Geçenlerde her fikre saygı duyduğum gibi , Atatürkçü dernekte yönetici olan bir dosta Atatürk Devrimlerine Bakış isimli kitabımın çıktığını özeline yazmıştım. Bunu yazmam sanırım kötü bir amaç taşıdığını sanmıyorum. Aradan geçen sekiz ay gibi bir zaman içinde hiçbir şekilde cevap yazmamış bu dost. Olabilir herkes herkesle görüşecek diye bir şey yok. Tatlı bir dille bana meşgul olduğunu ve görüşemeyeceğini yazarsa ben darılmam. Üstelik de o kişi gibi bende kendimi aynı kulvarda gören Cumhuriyetçi biriyim. Tekrar açık görünce yazdığım halde hakaretleri biri bir ardına geldi. Ben ticaret yapıyormuşum falan filan diye. Neyse bunlar önemli değil. BU dili kullanmaya bağlı. İnsanlar dilini ne şekilde kullanırsa o kadar değer alır karşısından.

 

Biz çocuklarımıza ilk olarak saygı ve sevgiyi öğrettik. Bizler de bunu büyüklerimizden öğrendik. Büyüklerimiz ise, onlarda geleneklerimizi bizlere kadar taşıyarak öğretmeyi başardılar. Ne zamandan beri diye soracak olursanız, çok eskiden beri. Atatürk ve silah arkadaşlarının bu ülkeyi yeni baştan kurduklarında, ortaya çıkan çağdaş anlayış ile başladı bu güzel gelenek. Bayanlara saygılı olmayı, onları korumayı, onlara haklarını vermeyi, eşitliği, sevgiyi. Çocuklarımıza vereceğimiz geleceği. Onların bu ülke için yapması gerekenleri hep anlattık. Yurtta sulh çihanda sulh olması gerektiğini öğretildik ve öğrettik. Büyüklere saygılı olunmayı, küçüklere sevgi sunmayı öğrendik. İşte Atatürk ilkelerinden yoksun bir toplum yaratılırsa, herkes bunlardan uzak, sevgi ve saygıdan uzak, kibirli ve kendini beğenen, kendisinden başka insana değer vermeyen kişiler oluşuyor. Ben çıkardığım kitaplarımı elbette satarak ticari de düşünerek çalışacağım ki, ileride yenilerini sunayım. Yoksa, bana yeşil paraları aklayan biri gel senin masrafın bana ait deyip kitabımı bastırırsa, ben o zaman kalemimi bazı şerefsizler gibi satmış olurum. Saygı ve sevgilerimle.

Pazartesi, 02 Ekim 2017 09:47

Farklı kriterlerde vekil alınacak


Farklı kriterlerde vekil alınacak
Her şey sırayla. Bir çok konunun değişikliği yapılıyor. Mesela eğitim sisteminin üstü altına geldi. Yeniden altı üstüne getirilmeye çalışılırken, olmadı. Bu sefer altı yana kaydı. Sağlık sisteminde de yaşananlar buna benzer durumlardan oluşuyor. Son yıllarda başlatılan sağlıkta reform çalışmalarıyla, özel hastanelerin önü açıldı. Sonra ne olduysa oldu ve özel hastaneler şu şartlara göre bundan sonra devletten bedel alabilecek denildi. Çünkü o dönemde her şey oldukça normal görünüyordu. Daha sonra bakıldı ki, bu ülke kandırılmaya müsait. Neyse, bu beni aşıyor. Kandırılan ve kandıran düşünsün. Ben sapına kadar Atatürkçüyüm. Bu da tersine dönmüşken, şimdi yerine gelmeye çalışıyor ama sanırım sıkıntı büyük.
Hükümetin en büyük destekçisi olan MHP, önceden söylediklerine tamamen ters tavır sergilerken, ilk başta kendi tabanını şaşkına çevirerek, siyaset yapmaya başladı. Daha sonra bu birliktelikten doğan güzellikler gün geçtikçe arada farklılıkların olduğunu sezenler, partisinden bir bir ayrılmaya başladı. Genel Başkanın sözleri farklılaşmaya, iktidar gibi düşünmemeye başladı. Bundan sonra fikirler eskisi gibi dönüp aynı şekle dönüşür mü bilemem. Dönüşmeyeceği bence ortada çünkü, kendi fikirdaşlarından bir çok insanın eski düşüncelerini terk ederek ayrıldıklarını görüyorum.
Kendimi bildim bileli, işe başlama zamanı gelenlerin en büyük iş desteğini sağlayan kurumun iş ve işçi bulma kuru olduğunu bilmeyen ayıp eder. Hatta şu anki adı da iş bulmaya yakın görünse de, iş kur olması, bana farklı düşünce uyandırıyor. İş arama değil de sanki iş kurmak isteyenlere iş kurduracakmış gibi zemin hazırlanmış. Sen işini kur ben sana destek veririm.
Aslına bakılırsa bu düşünce daha güzel görünüyor. Memleketimin akıllı insanları, cebinde parası olmasa da ağzından malbora sigarasının düşmediği bir yaşam tarzını çok seviyor. Kazandığı aylık ücret sofrasındaki ekmeğe zor yeterken, ben onun savunuculuğunu yapıyorum. O ise altında bagajı bomba yüklü gibi olan sonradan çakma gazlı aracıyla çocuklarını gezdirirken, aracım var diye bir de sırıtabiliyor. Araç ise taş devrinden kalma. İnsanları kayırmıyorum bu sözlerimle. İnsanların ne halde olduklarını fakat neden haklarına karşı dik durmadıklarını anlatmaya çalışıyorum. Sözüm zaten anlayabilene.
Gelelim bizi yöneten şimdilik beş yüz elli, ileride altı yüz olacak vekillerimize. İçlerinde dört dörtlük olanlar olsa da, sırf çıkarları için orada oturup parmağını kaldırıp, boş zamanında uyumayı yeğleyenlere sözüm. Yakında iş kur bunlara da el atabilir belli mi olur. Der ki bu ülkeyi yönetenler, bizim kriterlerimiz bu kardeşim. Sen buna göre kriterleri olanlardan sınav yap, bu sınava göre elimine ederek gerekli sayıda bize vekil bul. Biz seçimde onları seçeceklere bu isimleri sunalım. Olur mu olur. Şaka değil ya, olabilir böyle bir şey. Kurum iş kurumu olsa da, işten çıkaran kurum olunca, insan ister istemez düşünüyor.


 

Pazar, 01 Ekim 2017 10:55

Yaptırımlar olmak zorundadır

Yaptırımlar olmak zorundadır

Bunca olandan sonra Amerika’nın halen neden sesini çıkarmadığını umarım herkes anlamıştır. Bunları yıllardır söylerken, kulaklarını tıkayıp dinlemek istemeyenler şimdi ne dediğimi umarım iyi anlamışlardır. Konu çok basit ve de anlaşılır dilden. Binlerce kilometreden kalkıp Orta doğuya geleceksin, neymiş efendim buradaki demokrasiyi sağlayacakmış. Geç kardeşim sen bunları. Onca bağırıp çağırdın da şimdi neden susuyorsun.

Kuzey Irak’ta yapılması planlanan ve bunca tehdide karşı halen korkmadan bildiğini okuyan Barzani, neden ısrarla göğsünü gere gere işin üstüne gidiyor? Bunu bilmemek aptallık olur. Güneyden, Irak merkezi hükümeti yapma diyor, doğusunda İran sesini yükseltiyor, Kuzeyinde biz gerekli işlemleri yapacağız diyoruz, adamın umurunda bile değil. Peşinde hamileri var. İşi kışkırtan ve bu hale getirmeye çalışan İsrail ile onun hamiliğini yıllarca üstlenen ABD.

Ortak yönde kararlar alan Türkiye Büyük Millet Meclisi konuşulan yaptırımları acilen hem de anında uygulamalıdır. Bunun uygulanması gerekir. Nedir bu uygulamalar? Barzani’nin en önemli gelir kaynağı olan petrol boru hattı kapatıldığında bu tarz girişimde asla bulunamayacağını herkes biliyor. Şu işi İran gibi düşünemedik ve beklemedeyiz. Başta hava sahasının kapatılması gerekirdi. Yazımı karaladıktan sonra belki de yapılacak olan bu yaptırımlar gecikmemelidir. Sınır kapıları acilen kapatılmalıdır. Türkiye üzerinden yaptığı tüm ticari ilişkileri dondurulmalıdır. Peki bunları yapmanın bedeli var mı? Var elbette. Büyük olarak nitelenen bir ülke burası. Üstelik Ortadoğu’nun Avrupa’ya geçiş noktasında bulunan tam sosyal ve siyasi stratejiyi elinde tutan büyük bir menfaate sahip konumda olan bir ülkeden bahsediyoruz.

Savaş konusu en son düşünülecek bir konudur. Bu yaptırımlar ivedi olarak yapıldığında her şeyin sonuçlanacağından eminim. Önemli olan konu, yaptırımlar üzerinden değil de bu işin olmaması için ABD ticareti üzerinden olması mide bulandırıyor. Yıllar önce Atatürk’ün ileriyi düşünerek yaptığı antlaşmalar sayesinde burada kurulması düşünülen yeni bir oluşuma asla izin olmayacağı zaten belirtiliyor. Bir başka yazımda bu konuyu dile getirdiğimde zaten böyle bir devletin tanımlanmasının başta İsrail’e yaradığını, ABD’nin ise bu yaklaşıma sıcak bakacağının bir sinyali olduğunu bahsettim. Kısacası ikinci bir İsrail devleti konumu yaratılması, ortaya konulan eski projelerinin devamını taşıyor ki, bunun adı açık ve seçik BOP’tur.

 

Ortadoğu başta olmak üzere, tüm dünyadaki hakimiyetin tek gidiş yolu enerjiden geçiyor. Enerjiye sahip olma dürtüsü ise bu tür ele geçirme ve parçalama olgusunu yaratıyor. BU sayede ise yaşananların bu işle yakın ilişkisi istemesek de ortaya konuluyor. Yeniden tam bağımsız Türkiye dememiz için sınırlarımızdaki savaşın durdurularak, sınırlarımızın da muhafazası ve barışın Kuzey Irakta da sağlanması gerekiyor.

Perşembe, 28 Eylül 2017 07:44

Döviz işi şu maaşları kurtarır

Döviz işi şu maaşları kurtarır

Hani bu ülkede bir daha dolar konuşulmayacaktı. Bunu ben bir yerimden uydurmadım. 15 Temmuzun biraz ilerisinde neredeyse iktidarın tamamı “dolarlarınızı satın, Türk lirasına sahip çıkın, dolar kullanmak bu saatten sonra ülkeye ihanettir” sözleriyle, millete yastık altındaki dolarlarını sattırdılar. Sanki garibim dolar yüzünden bunca hengameyi yaşadı bu ülke. İşin faturası ne hikmetse dolara kesildi. Anlaşılır gibi değil. O tarihlerde siyasetçilerin borazancı  başı lığını yapmaya çalışan bazı esnafın ise, dolarını bozdur makbuzunu bana getir beleş yemek ye kampanyasına sarılarak, ben sizdenim yakınlarınızı bizim lokantaya yollayın da nasiplenelim gibi belirtilere şahit olmuştuk.

Bizim akıllı geçinen vatandaşımızın büyük bölümü de, ayranı yok içmeye hesabı, evinde parasından arttırdığı ve ancak kefen parası olacak kadar dolarını bozdurarak memleketin ekonomisine katkı sağladım sandı. Gelelim işin güzel ve hüzün kokan  tarafına.

Bundan sonra herkes dolar milyoneri olma yolunda iyi bir yol kat edeceği gerçeğiyle karşı karşıya. Zaten kıt kanaat geçinen dar gelirlinin maaş zamanı, artık birazı değil tamamı hanımları tarafından kesin gasp edilecektir. Bunun vebalini  bakalım kimler çeker. Her yıl yenilenerek, her seferinde dolar bazında yapılan hanımların günlerine gün doğdu demek lazım. “Sakın ha bey, akşama maaşını alırken dolar olarak al ki, yarın günüm var, orada lazım.”

Hayatında yeşili sevmeyenler, Katar’dan gelen yeşillere sahip olmak için maaşını ben katar parasından isterim diye veznedara direnmezse ne olayım. Atalarımız sözlerini söylerken önemli konulara dikkat çekmişler. Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı. Biz eskiye doğru gitmeye başladığımız aşikar halde zaten.

 

Bunlardan en önemlisi, ülkenin Osmanlı Hanedanlarının zamanı gibi düşünülerek, yaşam tarzının yakalanması. Peşine, Cumhuriyete ayak oyunları yapılarak alt üst edilmek istenmesi. Bayanlara saldırıp, çocukları dövüp, kadınlara hakaret edip sonra da deli moduna geçilerek cezadan affının sağlanması. Eskiden cebinde yüz dolar ile yakalandığında cezası vardı. Sağ olsun Özal döneminde bir anda, dünyadaki tüm ülkelerden daha fazla okuyan, cahilliği bir anda terk eden, çağdaş bir ülke gibi düşünen toplum olduk dercesine insanlara demokrasiyi tam verip, serbest ekonomiye bir anda ayak uyduran bir toplum yaratılarak, hepimiz sarhoş olduk. Peşine millet sanki yıllarca dolar ile yaşamış gibi herkesin cebinde dolar taşımak modası başladı. Neredeyse doları olmayana kız vermeyeceklerdi. Düğünlerde ve gazinolarda bir dolarları başından ağağıya atmak moda oldu fakat bunun Fetö ile bağlantısından sonra ne olur ne olmaz korkusuyla bırakanların sayısı neredeyse seksen milyonu buldu. Kimse bu işi kabullenemediği için ülkede bir dolar tamamen yok edildi sanıyorum. Nereye gittiği hakkında da belirti ve ibareye hiç rastlanmadı. Yasakların bir yenisi de dört veya beş ay önce serbest bölgelerde yaşanmaya başladı. Fakat ne işse, dört ayın bitiminde iş değişerek döviz ile maaş ödenmesi gündeme girdi. Işık gözümü iyi almaya başladı. Sanırım dışarıdan bir yardım gelebilir.

Çarşamba, 27 Eylül 2017 07:37

İnşallah maşallah diyerek işler yürümez

İnşallah maşallah diyerek işler yürümez

Ben bu işten artık korkmaya başladım. Neden diyeceksiniz. Neden olacak, hemen yakınımızda bulunan Kıbrıs Rum kesiminin kazancını bir gören olursa yandık ki yandık. Bizim kurtarıcımız aslında var. Rumlar işin farklı yönünden hareket ediyorlar. Onlar zengin iş adamlarını ülkelerine davet ederek vatandaşlık veriyor. Bizde ise öyle enayi asla olmaz. Memleketin zenginleri kalkacak ve dışarıdan kendilerine rakip getirecekler. Olacak iş değil.

Benim korkum zenginlerden alınacak yüklü bedellerle vatandaşlık verilmesi değil. Ortadoğu’da ne kadar ipini koparan varsa onlardan alınacak para ile vatandaşlık verilirse işin berbat tarafı orada başlayabilir.

Bizim konumumuz onlardan çok farklı. Bizde arazi bol. Üstelik ne eken var ne biçen. Gelen yabancılara işin yoksa iki bin lira, paran varsa beş bin lira, yerin yurdun yoksa sana hem bedava arazi hem de beş bin lira getir sana vatandaşlık verelim diyebilir. Enim korkum bu. Bu korkuya şundan kapıldığımı itiraf etmeliyim.  Özal döneminde, Saddam’dan sıkışarak kaçan ve sınırımıza yığılan Peşmerge’ye kapıları açarak içeriye aldık. Almalıydık mı evet almalıydık. İnsanlık dramı nedeniyle almalıydık. Fakat onların içeriye alınmasının ardından ülkemizdeki olaylarda artışların gözlendiğini herkes biliyor. Bunun faturasını bu ülke halen ödemektedir.

Şimdi ise başımızda bundan daha farklı ve büyük bir sorun var. Bu sorun öyle basit gibi görünmüyor. Bu sorun uluslar arası büyük bir sorun olarak, hem de sınırımızda bekleyen bir çıban konumundadır. İşte 1980’li yıllardaki gelen sorunun şimdiki hali yeni olarak karşımıza çıktı ve Kuzey Irak’ın sınırımız olan kısmında başımıza her an dert açacak konuma getirildi. Şimdi bu derdin daha büyüğü ileride olacağı görüşü ortada. Herkes bakarsa tam görecektir. Biz bu savaş boyunca onları koruyacağız. Kimleri korumamız gerektiğini hepimiz iyi biliyoruz. Fakat, siz kalkıp eli silah tutan, henüz işini görebilecek güce sahip, memleketini kurtarmak için asker olabilecek insanları ülkeye alarak onlara iş ve aş saplarsanız, bu insanlar geri gitmez. Sebebi çok basit olur ama geleceği o kadar basit değil. Gelecekte bu iş böyle giderse, başımızın ağrıması için çok büyük bir sebep olmaktan kendimizi alamayız.

 

Politikalarımız ülke ekonomisi ile endekslemememiz gerekiyor. Ülke ekonomisi, üretim ve sanayinin durması konusunda illaki sos verecektir. Zaten veriyor. Bu sıkıntının getirisi olarak anlatılacak önemli konulardan biri ise, üretimi olmayan bir ülkenin başı muhakkak beladadır tezidir. Bizim üretimimiz bitti denecek kadar az. Peki neye ihtiyaç var. Tabi ki paraya. Bu para nereden gelir diye düşünenlere soruyorum. Yabancı istihdamı bu işlin en basit çözümü. Yabancıları davet edersiniz, gelin size çok ucuza vatandaşlık dersiniz, bir de memleketimizin etrafı lebi derya. Alın size çölden güzel derseniz millet almak için saldırır. Babanın oğluna sat o zaman. Arap nerede buldu ki bizim kadar güzel bir ülkeyi. İç Anadolu’da şahane topraklarımız boş bekliyor. Karadeniz’de mis gibi fındık bahçeleri ile çay bahçeleri artık sinyal çalarken buralarda neler olmaz.  Benden fikir aldık demeyin sakın. Para lazımsa sat Rum gibi, bizlerde belayı bulalım.

Salı, 26 Eylül 2017 10:42

Yakında sınıf ayrımı kalmayacak

Yakında sınıf ayrımı kalmayacak

Bir zamanlar gençlik yıllarımda orta direk diye bir tabir vardı. Ülkenin zenginlerinden arta kalanlar iki sınıfa ayrılmıştı. Fakirler ve orta sınıf. Hiç hazzetmediğim bir ayrımdır bu düşünceler. Aradaki uçurum ise günümüze gelindiğinde sadece ikiye ayrılarak, zengin ve fakir unsurunu ortaya koymayı başardık. Aradaki orta sınıf ise, eski meşhur adıyla orta direk, maalesef yok oldu. Kayboldu, eridi.

Bu bahsettiğim yıllar önceki orta direk tarzının yaşam mücadelesi verdiği dönemlerde, fabrikaların çarkları onlardan yana olmasa da, idare edecek kadar bu çarktan elde edilen gelirden nasibini az da olsa alıyordu. Gün geçtikçe orta direk denilen bu sınıflama, farkını iyice açarak çökmeyi başardı. Şu an ise, sadece zengin ve fakir tabirlerinin yer aldığı bir hayat mücadelesinden kesitleri görmek mümkün olmaktadır.

Orta direk içinde yer alanlara şöyle bir göz atarak, hatırlatma yapmakta yarar görüyorum. Başta emekliler geliyor. Neden geliyor anlatalım. Emekliler emekli olmadan önce aldıkları ile emekli olduktan sonra alacakları arasında öyle gözle görülür biçimde farkın olmadığını gözlemlemişti. Fakat o tarihlerden bu yana gelişen ücret politikaları sonucunda, emeklilerin aldıklarının üzerine konulan eski zam paketleri ile bir yılda aldıklarını şimdi on yılda ancak alabiliyor. Bu demektir ki, aradaki farkın giderek alım gücünü yitirmesi ve daralan ekonomik tarzın gerekçesi sonucunda orta direkten fakir sıfatına doğru ilerleyerek, gittikçe fakirleşmesinin görünür yanıdır. Dul ve yetimler de bu sınıfta gösterilirken, şimdi aldıkları zamlar ve yaşam tarzları sonucunda orta direk denilen o istenmeyen sınıflandırmadan kaldırılıp, adeta fakir sınıfının vazgeçilmez yapısını oluşturmayı başarmışlardır.

İstatistiklerin verdiği yüzdelere göre ise, halkın büyük bölümü ya açlıkla mücadele eder durumda, ya da borçlu olarak hayatını sürdüren kesim olarak karşımızda duruyor. Şirketlerde bir tabir vardır. %51 hisseye sahip olanlar her zaman söz sahibi olurlar. Buradaki bahsettiğim fakirliğin yüzdesindeki kısım % 73’lere dayanmış olmasına rağmen, maalesef henüz söz sahibi olamadılar. % 70 bölümünün borçlu olarak gözüktüğü bir ülkede, kimseyi orta sınıf denilen ve eskinin tabiri olan bu değerlendirmede gösterme mümkün olmayacaktır. Aldıkları ücretler ile yaşam arasındaki o geçişli ve engebeli yollarda yürümenin orta direk dediğimiz ve milletin ağa gibi gördüğünü sandığı sınıf yok olarak, yerini herkesi fakir kılan bir uygulama karşımıza çıkmıştır.

Ülkemizin nüfusu son istatistiklere göre seksen bine yaklaşmıştır. Bu sayının neredeyse dörtte birinden fazlasının zaten yoksullukla mücadele eden sınıf olarak gözükmesi işin farklı bir sosyal boyutunu teşkil ediyor. Geri kalanın ise yine üçte ikisinden biraz fazlası emekli dul ve yetim konumunda olup, eskinin o meşhur bahse konu orta direkten sınıf atlayanlardan oluşuyor. Birde günümüzde yaşanan terörün ortaya çıkardığı ve bu sınıfa ilave olup her geçen gün artan şehit yakınlarının ilavesi. İş kazalarının yoğunluğundan ilave olan geride kalanlar. Maden yasalarının bir türlü uygulanamaması ve ülkenin büyük bir taşeron firmaların elinde oluşu sonucunda yaşanan, resmen cinayet olan sorunların geride bıraktıkları ile bu sayının gittikçe artması sonucunda, orta direğin tamamen kalkması ve işsizlerle beraber fakirliğin artarak genişlemesi dengesizliğine bırakıyor.

 

Önemli bir hususu anlatmak gerekir. Ülkede fakirlik olsa da, ülkenin büyük bölümü tarım bakımından zengin olduğundan işini bir nebze olsun kurtarıyordu. Fakat bu özelliğimizin elimizden alınması sonucunda artık tarım ülkesiyiz demek içimden gelmiyor. Sanayi mi o da yok edildi. Peki ne kaldı? Ortada sadece her geçen gün nüfusu biraz daha artan bir fakirler sınıfı.

Pazartesi, 25 Eylül 2017 10:28

Bir poşetimiz eksikti yapılmayan

Bir poşetimiz eksikti yapılmayan

 

Hadi buna cevap verin de göreyim sizi. Ben dahil bütün çevrecilerin çok hoşuna gideceğinden eminim. Artık poşet olayına son verilecek. Ne zaman 2018’de. Bu nasıl olacak bana biri anlatsın. Görgü kurallarının en iyi işlediği, herkesin birbirine tanımasa da günaydın, iyi akşamlar sözleriyle selamlaşıp, ayrıldığı tatil kentinde bile saygısızlığın kol gezdiği bir yerde bile çöp poşetlerini babasının tarlası gibi kumsala bırakarak evine gidenden ne beklenir. Sahilde denize girdiği yerde çocuğunun altından çıkardığı pis çocuk bezini ortada bırakarak oradan ayrılan nasıl bir düşünceye sahip merak ediyorum. Başka bir yerde ise, kadın pedinin kumsalda bırakıldığı bir ülkede, iç çamaşırını soyunma kabininde bırakıp evine gidene ya ne demeli.

Şimdi gelelim meselenin asıl özüne. Meselenin esas ana temasında para yatıyor. Ekonomik sorunlar yatıyor. Çevrecilerin çok beğeneceği bir karar gibi görünse de, halkın alım gücünün ve sosyal yapısının konumu ile bence hiç çakışmıyor. İlk olarak toplumun eğitilmesi gerekiyor. Toplum eğitilmedikçe, isterseniz kağıt poşet değil, hepten poşeti kaldırın yine başarılı olunmaz. Bu zihniyet varken ben bunların aksi yönde tesir yapacağına inanıyorum.

Buyurun tartışalım. Cümle alem, evindeki çöpleri marketten aldığı poşetlere atarak çöpe atmaktadır. Asıl konu, bu çöplerin bireylerden alınarak çöplüklere götürülmesinden sonra sorunlar başlıyor. Bol keseden atarak, lüks içinde yaşamayı terk ederek, her yöreye çöp eritme gibi medeni bir sistem kurulmuş olsa, bu sorunlar ortadan zaten kalkacak. Şimdi emekliye, dar gelirliye vereceğiniz zam ve paralar zaten ortada. Gözle görülüyor ne yiyip ne içtikleri. Ama düşüncede, bu para ile zaten evde çöp birikmez diyorsanız bu söze şapka kaldırırım. Demiyorsanız eğer, işin cılkını çıkarmadan, ülkedeki eğitimi bir yana bırakıp, işi tersten ele almanın bence hiç anlamı yok.

 

Diyeceksiniz ki, çöp torbaları neci. Çöp torbaları evet oldukça fazla. Piyasada alabildiğin boyutlarda mevcut. Fakat hem parayla satıyorlar, hem de onlar da naylon poşet zaten. Piyasada mevcut olan poşet satıcılarının satışlarını arttıralım diye yapılan bir hareketse şayet, eyvallah. Bunda da kesin olarak bir kayırma ortaya çıkacağından eminim. Poşet hangi ülkelerde kullanılmıyor? Bana bunu açıklayacak bir devlet görevlisi veya bir milletvekili var mı? Avrupa’da var bu konu. Var ama, oradaki alınan asgari ücret ile bizim aldığımız arasında milletvekili ile asgari linin farkı gibi fark var. Pazara eyvallah. Pazarda alışveriş eskisi gibi olabilir. Kağıt poşet, torba ve file. Çöp ne olacak. Evde yemeklerden sonra yenecek mi? Çöpleri de doğayı kirletir diye bence kağıt torbalarda attırın. İlk defa eğitim beyler. Siz eğitimi ortadan kaldırırsanız, okumayan bir toplum yaratırsanız, memleket zaten çöplüğe döner. Bundan emin olun.

Cumartesi, 23 Eylül 2017 07:46

Kim ne ile ilgili anlayamadım

Kim ne ile ilgili anlayamadım

Neredeyse bütün söylenenleri dinliyorum. En çarpıcı konuşmayı geçen hafta Orman Bakanı Sayın Eroğlu söylemiş. “Öğrenciler için güzel bir sistem gelecek”. Ben artık kafam durduğu için hangi bakan ne için demeç verecek anlamakta güçlük çekiyorum. Burada bir yanlışlık var ama kimden kaynaklı olduğunu ne siyasiler çözebildi ne de halk bir şey anlayabildi.

Milli eğitim bakanı, bundan sonra ne olacak sorusunu cevaplandırırken, konunun açıklığını taksi durağından veriyor. “TEOG sınavı bundan sonra yapılmayacak. Tüm taksici esnafımıza hayırlı uğurlu olsun.” İşin ciddi yanı zaten burada kendisini gösteriyor. Orada hazır bulunan tüm taksici esnafımız kafasını sallayarak konunun doğruluğunu başıyla onaylıyor. İşin kesin olduğunu buradan daha net anlıyor bu halkımız.

Gelecekte bu işe en yakın ve bu sınavı düzeltecek olan yeni bir sistemi ise orman bakanımızın vermesi içimize adeta su serptiğini gösteriyor. Bunu Cuma günü cami avlusunda cumayı bekleyen bir vatandaşın sözlerinden daha net anladığımı itiraf etmeliyim. Beni görünce büyük bir ulema görmüş gibi hemen ayağa kalkarak, iki büklüm selamladıktan sonra, hemen soruyu soruyor. Ardından cevabı beklemeden orman bakanının dediklerini bülbül gibi şakıyor. İnanır mısınız ki, bunları söylerken ben henüz sistemin kaldırıldığını bilmiyordum.

Zaten şaşkınlığımı uzun bir süre atamadım. Akşam evde yemeğimi yerken zorlandım. İştahım kaçtı. Kadehe .koyduğum suya yeniden su koyarak neden beyazlamadığını bile düşündüm. Meğer onu bile şaşkınlığımdan yanlış yapmışım. Neyse uzun sözün kısası. Bundan böyle ben para politikasından beklediğim güzel haberleri turizm bakanından, imar haberlerini ulaştırmadan, enerji haberlerini sağlık bakanlığından alacağıma kesin gözüyle bakmaya başladım.

Aslında gerçekten güzel olur. Maaşınıza yapılan zamlar ve ardından yapılacak kesintileri duyunca geçireceğiniz cinnet için, sağlık bakanlığının müdahale etmesi ve konuyu anlatması en güzel anlatım tarzı olacaktır. Bayılan ve ayılanlara onların anlatımı sayesinde az rastlanacak bir durum haline gelebilir. Enerji bakanlığı yaşanacak grizunun haberini İç İşleri bakanlığınca duyurması insanların galeyana gelmemesi için en ideal bir ortam olacağını sanıyorum. Atatürk’ün müfredattan kaldırılması konusu milli eğitimin işi olmadığını şimdi anladım. Hele en önemlisi büstlerin ha bire yerlere atılması, tahrip edilmesi, balta ve nacakla yıkılmaya çalışılması konusundan anlaşılacağı üzere Tarım orman ve hayvancılık bakanlığı, üretimi için bazı özel teşebbüse verdiği yetki sonucunda çiftliklerde yetiştirilen kaliteli öküzlerce bu işin yapılmış olması, ilgili bakanlık tarafından insanlara aktarımı da oldukça mantıklı olacaktır.

Amerika’da bulunan ve başına bela olan Zarrap’ı isteme işini bence aile ve sosyal politikalar bakanlığının halletmesi gerekir diye düşünüyorum. Neden diye sorarsanız, bu iş artık aile işine dönüştü. İçimizden biri haline gelen ve Amerika gibi müttefikimizin canını sıkan bu insanlar, bir an evvel oradan getirilerek, onları stres ve dertten kurtarmak bizim görevimiz olmalıdır. İnsanların yaşamı mı? Onlar önemli değil. Emekli dul ve yetimlerin tüm işi için artık mahalli idareler tarafından önlemler arttırılıyor. Onlara mezarlıklar müdürlüğü gerekli ilgiyi sağlayacaktır.

 

 

Perşembe, 21 Eylül 2017 09:42

Babanın malını mı imha ediyorsun

Babanın malını mı imha ediyorsun

Yeni çıkarılan yasa sonucunda zeytin ağaçları yok edilecek. Bunu açık ve seçik ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda başlatılan tarımsal çalışmalar sonucunda, zeytin için yasalaşmış bir çok kanun maddesi bulunuyor. Bu maddelerin en önemlisi, zeytin ağacının bakımını yapma gereğidir. Bunu Atatürk neden çıkarmıştır diye şöyle bir düşünmek lazım. Ben elimden geldiğince açıklayayım.

Savaştan yeni çıkmış olan ve henüz fakir bir yaşam sürdüren nüfusun büyük bölümü çiftçilikle uğraşmaktadır. Kısacası ülke bir tarım ülkesidir. Sıkıntıları atlatan bu ülkenin gelişimi tarıma bağlıdır. Bu nedenle Atatürk verdiği talimatlar sonucunda, zeytinin, yararlı ve insan sağlığı için önemini vurgulayarak, zeytin için araştırma enstitüsü kurdurdu. Atatürk’ün erken ölümü bu milletin kişiliğinin elinden alınmasının bence dönüm noktasıdır.

Ölümünden önce çıkarmış olduğu zeytin kanunu sonucunda, zeytinin insan sağlığına olan yararları düşünülerek, üretimini arttırılması yönünde çalışmalar yaptırmıştır. Günümüzde demokrasi getireceğiz diyerek, kilometrelerce uzaklardan gelip bir çok ülkeye müdahale eden ABD, o yıllarda da ortaya koyduğu, zeytin yağı kanser yapar fikrini ortaya atarak, dünyanın en büyük zeytinyağı üreticileri arasında yer alan ülkemize nifak tohumlarını o yıllarda ekmiştir. Halkının geleceğini düşünen bu zihniyet, ABD topraklarında üretilen mısır ve işlendikten sonra çıkarılan mısır özü yağının satışı söz konusudur ve bunu ülkemize göndermek için yaptığı mücadeleyi başarır. İşte bizim ipimizin çekildiği başka bir seçenektir bu. Ortaya atılan ve zeytin yağının kanser yaptığı savsatası sonucunda halkımıza mısır özü yağı yedirilmeye başlar. Aynen dünya sağlık örgütü tarafından röntgen çekimlerinde kullanılan iyonik içerikli ürünlerin vücuttan zor atıldığı hatta kanserojen etki yapabildiği görüşüyle kullanımı yasaklanarak, non iyoniklerin kullanımına geçtiği, fakat gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere ise bu iyonik ürünleri satmaya devam etmesi gibi görülmektedir.

 

Henüz, yeni kazanılan bu ülke toprakları ekonomik açıdan sıkıntı çeken halk ile ancak karnını doyurmaktadır. Atatürk’ün ölümünden sonra, ABD yaptığı teklifler sonucunda Marshall yardımları önerisiyle, ülkemize yardımı sağlayacağını fakat bu yardım sonucunda Türkiye’nin  topraklarında ne üretip üretmeyeceğini de belirlemiştir. Zeytinyağı sağlığa zararlı olduğuna rağmen bize mısır özü yağı satıp, kendisi bizden zeytin yağı almaya başlamıştır. Daha sonra ülkenin en önemli ihracat kalemi olan zeytin yağı, ABD tarafından üretim miktarı kısıtlanmıştır. Perde arkasından devam eden bu ABD emperyalizminin sonucunda insanlar sağlık için en önemli olan zeytin yağı yerine bizlere mısır özü yağı ve margarin yağını kullandırtarak, insanların kısa zamanda kalp damar hastalıklarına yakalanmaları ve obezitenin artması sağlanarak, halkın sağlığıyla oynanmıştır. Margarin fabrikalarının ilk olarak Türkiye’ye gelmesinde de ABD’nin katkıları hiçe sayılmayacak kadar yüksektir. Kısa bir süre önce çıkarılan torba yasayla küçük çapta zeytinlikler imha edilerek, enerji ve turizm alanlarına dönüştürüldü. Günümüzde ise, on ağaç olan bir yerdeki zeytinliklerin kesilmesinde sakınca olmadığı açıklandı. Atılan geri adımlar, kamuoyundan gelecek tepkilerin cevabı niteliğini taşıyor.  Bu yakında yüz, hatta bin ağaca çıkarsa şaşırmayın. Yine ABD’nin ülke üzerindeki baskılarıdır.