19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 06 Eylül 2017 13:51

Bilim ve irfan yuvası olduk

Bilim ve irfan yuvası olduk

Türkiye’nin deprem kuşağında olduğunu sağır sultan biliyor. Her seferinde temcit pilavı gibi millete korku salarak onları etkilemek kimsenin aklına gelmeyecek konu. Deprem cahil cüheylan insanların bildiği gibi safsataların getirdiği bir olay değildir. Deprem yer altındaki katmanların hareketinden kaynaklı olarak meydana gelen kırıklardan oluşmaktadır. Bunun ne zaman ne şekilde olacağı konusunda bu işin piri olan Japonya bile önlemini alamıyor. Sadece önlemini iyi binalar yaparak alıyor. Kısacası teknolojiye ayak uydurarak bu işi yapıyor. Zaten teknoloji kendileri.

Ben bizim siyasetçilerimize sormak istiyorum. Yaşadığım yerde ne zaman deprem olacak? Bana söylerlerse o zaman ben başka yere göçerek bu işten sıyırmak istiyorum. Bu memlekette şeyhi ve mollayı her şeyden üstün görenler, ancak cahil insanları bu tarz zeminlerle kandırabiliyor. Şimdi çevre bakanımız demiş ki, İstanbul’da deprem 2030 yılında olacak. Hangi ay, hangi gün ve hangi saatte olacağı hakkında ortada bir belirginlik yok. Neden daha önce değil. Yani eğer muhalefet ve iktidarın dediği gibi olursa şayet 2023 de zaten depremin alasını bu millet yaşamaya mahkum. Arada var tam tamına yedi yıl. Kim öle kim kala. Deprem bilimcileri aslında bu tür olayları tespit edebiliyor. Ne zaman nerede ve hangi şartlarda olabileceği konusunda fikir beyan ediyorlar. Bu beyanlarına göre mesleki çalışmaları ile yer hareketlerinin oluşumu arasındaki dengeyi tespit ederek tahminlerini yürütüyor. Hiçbir deprem bilimcinin bu güne kadar kalkıp medya ve basın üzerinden şu tarihte deprem olacak. Bulunduğunuz evleri hemen devlete bağışlayın. Oradaki arazileri devlete devredin. Onlar iyi müteahhidi sizlere bulur demiyor.

Bu ülkenin başına 1999 yılında iki büyük deprem geldi. Bu depremde ben çok şeyleri gördüm ve özellikle insanların zordayken nasıl sömürüldüğüne bizzat şahit oldum. Deprem günü Bolu’da olduğumdan, orada yaşananları hayretle ve kızgınlıkla izlemiştim. Adam korkudan evine giremezken, çocuklarını korumak amacıyla çadır kurmak için naylon arıyor ve metresi o zamanlar bir lira olan naylon, on liradan satılıyor. İster al ister alma. Yani insanların zaafından faydalanılarak onlara kazık atmanın yolu hem dinen hem de ahlaken normal bir şey değil. Yine o tarihte ekmek sanırım elli kuruş iken, yolda bekletilen araçlardaki yolculara ekmeği bir liradan satanları ve o zaaflarından faydalanılarak kişiler üzerinden rant elde edildiğini ne çabuk unuttuk. Hasar görmüş olan evine kendisi oturamazken, sırtını birilerine dayayarak, evinin dışını allayıp pullayıp süsledikten sonra gelen öğrencilere kiraya veren, o evlerini yurt yapan ve öğrencilerin kalmasını sağlayarak onlardan kazanç elde edenleri gördüm ve bunlardan iğrenmiştim.

Bu tür olacakların uyarılarını elbette yapmak gerekir. Doğa olaylarının sonucunda ortaya çıkabilen her türlü afetin ne zaman olabileceğini öğrenmek yerine, oralara insanın yaşayacağı modern yerlerin yapılması elbette ki örnek bir davranıştır. Fakat bir yandan bu davranış sergilenirken, diğer taraftan evlerinizi kentsel dönüşüme verin sözleriyle, inşaat rantına vermek bence deprem gecesi ekmek ve naylon satışıyla eş değerdir.

 

 

Pazartesi, 04 Eylül 2017 19:16

Kayserili kurnazlığı sanki

Kayserili kurnazlığı sanki

Her seferinde Temel’den anlatacak değiliz ya. Biraz da Kayserili ’den söz edelim. Uyanıklığına diyecek söz bulamadığım Kayserili fıkrası gibi oldu hayatımız. Bir gün Amerikalı iş adamı kalkıp ülkemizde arazi aramak ve orada binalar yapmak için gelmiş. Araştırma esnasında Kayserili ile tanışmış. Kayserili ona devletin arazisi olan yerleri göstererek, buraların çok değer kazanacağını ve istediğin anda ucuza alabileceğini söylemiş. Peki buraların tapusu kimde diye sorduğunda Amerikalıya cevabı kaçamak olmuş. Bu ülkenin bütün sınırları içindeki her yer devletindir. Bana parayı verdiğin anda sen merak etme, gereğini zaten sana yaparlar. Sen paradan haber ver.

Şimdi biz istediğimiz kadar nutuk atalım. Ey vatandaşlar, sakın ha kendinizi üzmeyiniz. Atatürk Hava Limanı asla rantiyeye bırakılmayacak. Burası tamamen ormanlık alan ve yeşil alan olarak kalacaktır. Kimsenin şüphesi olmasın. Şimdi buralar üçüncü alanı bekleme molasında. Yani ihtiyacımız olan üçüncü hava limanı yapıldığında, hani üç havalimanına ihtiyaç vardı diye sakın ağzınızda gevelemeyin. Bu önceden hesaplanan planın bir parçası sadece.

Yeni havalimanı açılır açılmaz, eskisinin hükmü belli ki ortadan kalkacak. Bunun açık örneği ortada duruyor. Havalimanı ve devletin kontrolünde olan kurumların yakınında özel kişilere ait yer olmaz. Bu mümkün değil. Hem güvenlik açısından, hem de o alanların devlet tarafından ranta teslim edilmemesi açısından koruma altında tutulur. Peki bu arazilerin içinde neler var bilen var mı? Söyleyelim bir kere daha. Bu arazilerde kapatılan devlete ait arsa ve binalar yeni imar yasaları sonucunda, bu araziler içinde bulunan bazı binaların özele devri söz konusu. Burada bulunan arazilerin büyük bölümü bu çıkarılan yasa ile rezidans, özel okul ve benzeri diğer konumlarda binalar ile birilerinin cebine girecek olan ranta tabi olduğu ortaya konuldu.

 

Şimdi ne olacak diye soranlar iyi takip etmelidirler. Buranın çevresi birilerine verildiği andan itibaren gerisi daha sonra gelecektir. Nasıl mı? Çok basit ve kimsenin müdahale etme şansı bile olmadan. Geleceğin zemini şimdiden hazırlanarak. Atatürk Orman Çiftliğinde yaşananlar gibi aynen. Zaten ileride denilecek söz hazır görünüyor. Siyasetçinin biri çıkacak ve diyecek ki; buranın etrafında bir çok rezidans ve yüksek binalar var. Burada altı minareli ve minareleri en yüksek olan cami burada. Hava sahasın burada tehdit oluşturmaktadır. Hava limanı için gerekli uygunluk bilirkişi raporlarında mevcut olup, buranın acilen havalimanı konumundan çıkarılarak, halkın güvenliği açısından bina ve rezidans yapımı için satışına, geri kalanının yabancı sermaye gereksinimi için müttefiklerimizin isteği ön planda kalmak kaydıyla satışı uygun görülüyor diyerek meçhule doğru giden bir yol oluşacaktır. Ben görür müyüm bilemem ama , yaşı genç olanlar bunu göreceklerdir. Belli mi olur bir gün bakmışsınız bir arap şeyhi gelip buraya tüm ailesini içine alacak bir binayı dikerek, etrafını dikenli tellerle çevirip burası Suudi toprağıdır. Kimse izinsiz giremez derse hiç şaşmayın. Şimdi siz kurban olun Kayseriliye.

Pazartesi, 04 Eylül 2017 08:53

Memleketin riskleri etkili

Memleketin riskleri etkili

Bize söylenen ile yapılanlar arasında tezat görüyorum. 15 Temmuz’un hemen sonrasında, bu ülkede doların işi yok. Dolarlarınızı hemen satınız. Daha satmadınız mı diye soruların yoğunlaştığı zamanı geride bıraktık. Söylenenler bunlardı. Ya söylenmeyenlere şöyle bir bakarsak, şimdi karşımıza çıkıyor. Ülkemizdeki yatırımcıların hedeflerinin, yüksek getiri peşine düşmeleri ve doların peşinden ayrılmamaları sırrı yatıyor. Bizi dinlemeyen çok olsa da, bunları zamanında söyledik. Sürekli olarak karaladık. Anlatmaya çalıştık.

Atatürk Orman Çiftliğindeki arazinin Amerika’ya satılma işleminde biz hayır kardeşim bize Türk Lirası olarak ödeyin mi dedik. Bu arazinin satışının bile yasak olması gerekirken, bir zamanlar üzerinde konuşulan ve ülkemizde kötü adam gibi davranılan doların, şimdi böyle olacağı belliydi. Yani, doğacak çocuk b….dan belli olur derler. Biz bunu yıllar öncelimizi kaptırdığımız İMF sorunuyla zaten çoktan kat etmiştik. Şimdi ise milletin derdine çare yerine dolar ile işbirliğine davetiye çıkarıyoruz. Söylenenler neydi peki.

Bakın piyasalar neyi takip edecek diye bir haber yakaladım. Bu işin bariz görülen yanı olarak karşımda duruyor. Sözcü’nün haberine göre sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. Çünkü bunu hep yazmış olsak da, bir zamanlar dolar bozduran makbuzunu bize getirirse yemek bedava diyen uyanık geçinenlerin aynen gözüne sokmak gerekiyor. Senin piyasada olumlu hareketinden dolayı yansımasını istiyorsan, ABD ve yandaşlarının bizlere yaptıkları ekonomik yaptırımların görünmeyen yüzünü şimdi siyasetçinizden, yani sizin kalbinizde yatan en değerli partinizin temsilcilerinden sormalısınız. Demelisiniz ki, ey benim seçtiğim vekil, ben neden doları dışlamak zorunda kaldım ve şimdi dolardan başka kelime konuşan yok. Haydi bakalım bunu açıkla diye sormak gerekir.

 

Ben anlamış değilim. Enflasyonun az gösterilmesi için yapılan atraksiyonlardan acaba bizim halkımız neleri tam olarak algılıyor? Mesela don lastiği bu ayda birinci sırada dendiğinde, millet sanki uçkuru lastiksiz kalmış ve ancak bu ay donuna lastik taktığından enflasyon farklı çıkıyor diye anlıyor. Bunu böyle anlayan da zaten ceremesi çekmek zorunda. Çeksin zaten birader. Cebine girmesi gerekirken bu tür sözler ve araştırmalarla halen 3+3 olarak cebine yansıyan maaş zammındaki basit artışa don lastiği değer biçiyorsa, buna doğmamış çocuğa don biçmek denir. Tabi anlayana.

Çarşamba, 30 Ağustos 2017 12:05

Nerede eski bayram neşesi

Nerede eski bayram neşesi

Eski bir dostum ile eski bayramları konuşuyorduk. Ne güzellik ne bereket vardı. Bayram sabahı evden çıktıktan sonra, mahalledeki büyüklerimizin bayramlarını kutlardık. Oradan da mezarlıklara gider bizden ayrılanları yad ederdik. Herkes yeni elbiselerini, yeni ayakkabılarını giyer, yüzler hep güleç vaziyette bayramın güzelliklerini yaşardık. Yıllar geçti ve geldik bu günlere. Beraber olduğumuz o dostum sordu yüzünü ekşiterek. “Bu sene kurban var mı? Erol kardeşim.” Güzel bir soruydu. Biraz tebessümle cevap verdim. “Hayır. Bu sene kurban yok. Geçen sene de yoktu. Bir önceki sene de yoktu. Böyle giderse önümüzdeki sene de olmayacak.” Dini yönde düşünürsen evet belki görev ama, bu görevi uygulamak için gerekli olan ekonomi sıkıntılı. Boş durmayıp hemen diyanetin resmi sayfasına girerek, kimlerin kurban kesebileceği konusunda bilgi almaya başladım.

Zaruri ihtiyaçlarından arta kalan paradan elinde 85 gram altın veya 595 gram gümüş karşılığı parası olanın adına zengin deniliyor. Benim 85 gram değil, elimde küçük bir alyansın dışında altınım yok. Bunun karşılığı olan para ise zaten cepte yok. Gümüşü ise sağ olsun, lazım oldukça ufak tefek ihtiyacımızı gümüşçü Haluk temin ediyor. Demek ki bana caiz değil. Mesela başka bir açıklama şu, yirmi koyun varsa, bu da bu işin konumuyla eş değer. Yani yine zenginsin. Kesmek caiz. Bana ise caiz değil. Benim yirmi koyunum olsa zaten yarısını keser ve fakirlere dağıtırdım. Onlarla paylaşırdım. Fakir denilince aklıma gelenler çok var. Bu ülkede 85 gram altın alamayacak kişi sayısı ülke nüfusunun yarısından çok fazla olduğuna inanıyorum.

Oturduğu evin dışında başka bir evi varsa, oradan da kira geliri sağlayıp, bedeli bu 85 gram altına tekamül ediyorsa caiz oluyor. Yani 85 gram altının karşılığı bu günkü bedel ile, yaklaşık yüz bin liranın üzerinde rakam çıkıyor. Paranın hesabını unuttuğumdan yanlış olabilir kusura bakmayınız. Zaten benim ikinci bir evim olsa, bu olsa olsa apartman katında bulunan normal bir ev olur. Bunun da kirası olsun da bin liradır. Bu kira da zaten büyük şehirde olur. Benim evin büyük şehirde hiç olmadı ve bu gidişle hayali bile zor. Şimdi gelelim işin başka ucuna. Diyor ki ağalar; eğer bir kişinin yazlık ve kışlık iki takım elbisesi varsa, bu elbiselerin bedeli bahsi geçen 85 gram altına eşitse caiz olur. Yahu ben İngiliz kumaşından, bir tane takımı elli milyondan alacak param yok ki. Yılda 100 bin etsin ve kurban keseyim.

Hadi bunların hepsini kurtardık diyelim. Yakında okullar açılacak. Hele de bir üniversiteye giden çocuğun varsa zaten sen kurbanlıksın. Nerede onun kayıt parası. Hani harçları veya haraçları. Nerede onun okuyacağı şehre giderek kayıt işleri ve kalacağı ortam harcamaları. Kitapları, dosyaları, kağıtları. Dolmuşu, tramvayı, belediyenin zamlı yolları. Üniversitede okuması için devletin karşılıklı öğrenci harçları. Bunları düşündükçe adamın nutku tutuluyor. Tutuldukça da Suriyelinin çocuğunun bedavadan üniversiteye girdiği ve bu ülkede çalışan asgarili kadar parayı karşılıksız aldığı ortam aklıma geldikçe çıldırıyorum. Nerede bayramın neşesi, zevki, kardeşliği ve adaleti diye kendime soruyorum. Ne diyeyim bayramınızı kutluyorum.

 

 

Salı, 29 Ağustos 2017 14:13

Zafer Bayramınız kutlu olsun

Zafer Bayramınız kutlu olsun

Zafer Bayramı ne demek olduğunu iyi anlamak her vatanseverin boyun borcudur. 30 Ağustos gününün her gelişinde, bu günün önemini iyi bilenler, bu günün anısında neler var ve ne için kutladığımızı çok iyi anlarlar. Aslında 30 Ağustos bilincinin gerçek yönlerini iyi anlamanın tek yolu, bu ülke hangi mücadelelerden ve ne şekilde geçtiğinin simgesi haline gelmiş olan Kurtuluş Savaşının neden yapıldığını, hangi koşullarda olduğunu, savaşın kazanılmasıyla ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin ne ifade ettiğini iyi öğrenmesi gerekiyor.

Zafer Bayramı, bu ülkede yaşayan ve kendisini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gören herkesin onur kazanımıdır. 30 Ağustos günü kutladığımız, kurtuluş savaşının getirisi olan tam bağımsızlığın kazanım onurudur. Zafer Bayramının içeriğini iyi bilenler, başta bayrağına, marşına ve vatanının sınırlarına saygı duyan kişidir. Yurdumuzun üstünde dolaşan kara bulutlar sonucunda, bir fiil işgal altına alınan  yurdun dört bir yanı, bağımsızlığımızı tamamen yok ettiği dönemler olan kurtuluş savaşı öncesi durum, vatanını seven ve tam bağımsızlığı benimsemiş olan yurdun o dönemdeki aydın düşünürleri, gazetecileri, halkın ezilen ve vatan sevgisinin ne olduğunu bilen milisleri ile onların bu savaşta başarısına yön çizen ordusu ile kazanılmış bir eserin gerçek kahramanlarıdır.

Yurdumuzu her bir köşesiyle işkal eden emperyalist güçler, bu bölgedeki varlıklarıyla ülkemizi kendilerine bağlı yaşayan manda devlet olarak gördükleri gündü o tarihler. İngilizler batıyı, Fransızlar Güneyi, İtalyanlar Güney ve doğuyu, Karadeniz ise Ruslar tarafından zapt edilmişti. Emperyalist güçler yetmezmiş gibi onlara destek vererek vatanını satan hainlerle doluydu. İşin zoru bu destekçilerle daha da zor hale geliyordu. İşte bu zor olayın aşılması için gerekli olan yürek az önce saydığım insanlarca bir araya getirilerek şimdi kutlanan 30 Ağustos günleri ortaya çıktı. Bu hepimizin atalarımızdan sırasıyla bizlere kadar intikal eden başarının devamıdır ve hepimizin aynı başarısının ifadesidir.

 

Günümüz koşullarının ne olduğunu öğrenmek için ilk olarak bu geçmiş dönemi iyi bilmek gerekir. Okuma kültüründen yoksun olan halkımıza zaman içinde, ki bu olanlar sadece günümüz koşullarında değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri olan cahil bırakma hareketinin koşullarıdır. Okumadan uzak halka ne verirseniz onu alırsınız düşüncesi ile harekette, farklı ve olmayan konular olmuş gibi mütalaa edilerek adeta kafalarına sokulmaktadır. Bunun en güzel örneğini 15 Temmuz öncesinde başımıza iş çıkarmaya çalışan örgütün yaptığı başarısız girişimdir. Birileri çıkıp halka bu ülkeyi Atatürk kurmamıştır diyerek hitap etmesi ve onun modern çağa ayak uyduran kuruluşları yeniden açarak halka modern Türkiye’nin geleceğine ışık tutması en büyük değer olup, bunun karşıtı olanların yaptığı söz düellosudur. Bu ülke Atatürk ve yanında olan tüm vatanseverlerle yapılan mücadele sonunda kurulmuş, tam bağımsızlığın simgesi olan ve Zafer Bayramını kendisine idol almış gerçek Cumhuriyetçilerin yaşam tarzıdır. Yaşasın Cumhuriyet.

Pazartesi, 28 Ağustos 2017 08:20

Üç gram­lık keyif kal­ma­dı

Üç gram­lık keyif kal­ma­dı

Sabah kah­ve­si neden içi­lir diye ken­di­me sor­ma­ya baş­la­dı­ğım bir gün­de­yim. Kahve iç­me­nin bir adabı var­dır. Kahve si­nir­le­nin­ce sevk ver­mez. Kah­ve­yi içer­ken iki gram zev­ki­ne biraz olsun ilave için ge­rek­li olan içe­cek­tir. Kırk yıl ha­tı­rı var denir ama, kırk yıl değil dört saat bile dost bek­le­nir­ken öz­le­nir. Tam kah­ve­mi içer­ken, ya­nı­ma biri yak­la­şa­rak bana, laf at­ma­sı ile bu zev­ki­min sona er­di­ği­ni an­la­dım.

“Ne güzel şey­ler yaptı. Kimse kıy­me­ti­ni bil­mi­yor. Baş­ka­la­rı gelse ne ya­pa­cak­tı. Bu mil­let aç kar­nı­nı do­yu­ra­bil­me­si için sa­at­ler­ce kuy­ruk­ta bek­le­di­ği gün­le­ri unut­tu. Has­ta­ne­de sa­bah­la­ra kadar sıra bek­le­nir­di. Yol­la­rı­mız yoktu, şimdi ay­rıl­mış yol­lar­da gi­di­yo­ruz.”

Sıra bana gel­di­ği­ni an­la­ya­rak baş­la­dım ko­nuş­ma­ya. “Türk Te­le­kom’u bilir misin kar­de­şim. Şimdi bir Arap ül­ke­si­nin elin­de ya­rı­sın­dan faz­la­sı. Ba­şı­mı­za bir şey ge­lir­se, ile­ti­şim ya­pa­maz­sın, ha­ber­leş­men on­lar­dan so­ru­lur. Başta Mer­sin li­ma­nı olmak üzere Ku­şa­da­sı, İsken­de­run, Ya­rım­ca, Ka­ra­de­niz Ereğ­li, Di­ki­li, Trab­zon ve sı­ra­da bek­le­yen li­man­la­rı­mız ya­ban­cı­nın elin­de. Biz hangi hakla ve hangi hu­ku­ka da­ya­na­rak, mem­le­ke­ti­mi­zi ko­ru­ma du­ru­mu­na ge­çer­sek bu li­man­la­rı kul­la­na­bi­le­ce­ğiz? Mem­le­ke­ti­mi­zin en önem­li yer altı kay­nak­la­rı ya­ban­cı­la­rın eline geç­miş du­rum­da. Pet­rol te­sis­le­ri­miz, Bakır ma­de­ni­miz, Krom iş­let­me­miz, gü­mü­şü­müz, kö­mü­rü­müz, alü­min­yu­mu­muz, bor ma­de­ni­mi­zin kay­nak­la­rı kim­ler­de? Ha­be­ri­niz var mı? İzmir li­ma­nı kimde bi­li­yor musun? Ben an­la­ta­yım sana. Uzak do­ğu­lu almış ora­dan ben so­rum­lu­yum diyor. Hani düş­ma­nı de­ni­ze dök­tü­ğü­müz o yer var ya, işte orası şimdi ya­ban­cı­nın elin­ce. Ku­şa­da­sı’nı az önce yaz­dım. İsrail’in elin­de. Poaş, Tüp­raş, Pet­kim, Pet­ro­kim­ya ne­re­de hiç ha­be­rin var mı? Her hafta zevk ala­rak iz­le­mek is­te­yip de iz­le­ye­me­di­ğin ve di­gi­türk ka­na­lın­da pa­ra­lı olan maç­la­rın kimin ha­be­rin oldu mu hiç. Ola­maz işte o maç­la­rı­nı ya­yın­la­yan kanal Katar’ın. Ban­ka­la­rın baş­ka­sın­da. Top­rak­la­rın baş­ka­sın­da. Yol­la­rın ya­kın­da baş­ka­sı­nın ola­cak. Köp­rü­ler elden çı­ka­cak.”

Milli olan Türk hava yol­la­rı kısa adıy­la THY, ne­re­dey­se ta­ma­men el de­ğiş­ti­recek. Peki bunca ya­ban­cı­nın al­dı­ğı veya ala­cak ol­du­ğu bu şir­ket­ler için neden hala yeni ha­va­li­man­la­rı ya­pı­yo­ruz? Bu yer­le­rin ya­pıl­ma­sın­da har­ca­nan be­del­ler kimin ce­bin­den çı­kı­yor? Bunun için har­ca­nan onca para, ver­gi­le­ri­miz­den elde edi­len dev­let ge­lir­le­rin­ce sağ­la­nı­yor. Ben ve sen bu ya­şam­da al­dı­ğın bedel sana geri dö­nü­yor mu? Al­dı­ğın zam­lar­dan belli de­ğil­se söy­le­me­ye gerek yok artık.

 

Sen mut­fa­ğın­da et yi­ye­me­ye­cek­sin. Sen ot ye­me­ye mah­kum­sun. Onu da zor bu­la­ca­ğın­dan emin ol­ma­lı­sın. Se­be­bi or­ta­da. Tarım de­ni­len o önem­li üre­tim ara­cın sana ait değil. Top­rak­la­rın­da­ki üre­ti­min ya baş­ka­sı­nın te­ke­lin­de, ya da onu üre­tecek ma­ter­ya­lin sağ­la­na­mı­yor. Mazot pa­ha­lı ala­mı­yor­sun. Tar­la­na ko­ya­cak güb­ren pa­ha­lı. Tar­la­na ata­ca­ğın to­hu­mun hib­rit. Su­la­ma ya­pa­ca­ğın Allah’ın suyu sana para ile ve­ri­li­yor. De­re­le­rin çay­la­rın baş­ka­la­rı­na ve­ri­le­rek ku­ru­tul­du. Artık börtü bö­ce­ğin ta­bi­at­tan uzak ölüm­le mü­ca­de­le edi­yor. Doğan denge de­ğiş­tir­di. Sel ve fe­la­ket­ler ben ge­li­yo­rum ka­pın­da­yım diyor.

Cumartesi, 26 Ağustos 2017 07:41

Üreticinin halleri

Üreticinin halleri

Bir Karadenizli olarak çay üreticisinin çektiği zahmeti iyi bilirim. Aynı şekilde fındık için de bu zahmet çok büyük ölçüdedir. Çay için senede üç ayrı sürüm yapılır. Bu sürüm geldiği zaman, yani toplama zamanında, çay alım yerlerinin belirttiği özellikte, iki buçuk yaprak olarak toplanır. Güneşim ve hava durumuna göre yağmurun fırtınanın altında yapılır bu toplama işleri. Toplamazsan şayet kartlaşır. Bu sefer çayı teslim edemezsin. Kadının işi zordur çay yörelerinde. Hele bir de evinde bakacağı yaşlısı varsa, beşikte çocuğu varsa işi daha da zorlaşır. Çay bahçeleri Karadeniz’de engebelidir. Düz arazide çok az sayıda olur. Bu engebeli arazide çay öbeklerinin arasında, yerine göre islanan bedeni ile onca eziyete rağmen toplar çayını kadınlarımız.

Fındık üreticisi de aynı şartlarda toplar mahsulünü. Fındık için Orta Karadeniz daha müsaittir. Hatta Batı Karadeniz’de Düzce bölgesi ve Sakarya bölgesinde sıkıntı daha çok büyür. Doğu Karadeniz’in fındığı ticari olmadığından adeta ağaç şeklini almıştır. Onların tek sorunu çay olduğundan, fındık sadece kendi tüketimleri için yetiştirilir. Bu yüzden bakımı da Orta Karadeniz gibi yorucu olmaz ama, yine de her fındık ağacının altı çapalanır, bakımı yapılır, işlenir, kısacası bir çok çalışmanın sonunda toplanır. Toplanırken işin eziyeti bir kere daha çıkar karşınıza. Orta Karadeniz ise, kazancının büyük bölümünü fındıktan sağlar. Oranın ağaçları bodur ve daha bakımlı haldedir. Genç kızlar ve genç erkekler fındık bahçelerine daha fazla önem verirler. Bunun amacı evlenme zamanı geldiğinde fındıktan elde edilen gelirin karşılığında çeyizler düzülür.

Maliyetinin ne kadar olduğunu ben buradan söylememe gerek duymuyorum. Ben işin eziyet yönünü anlatmaya çalıştım. İşin içinde gübresi, çapası, işçisi derken maliyetini bu yorgunlukla çarparak siz belirleyin. Bir de maliyetin altında fındığın taban fiyatı belirlendiğinde siz ne düşünürsünüz orası size kalan bir konudur. Bu işin dışında kalanlar sadece fındık ve çay için bestelenen türkülerle zevk alır. İşin içindeki asıl derdi bilmez.

 

Benim gördüğüm fotoğrafı bilmem sizler görüyor musunuz? Ben bir Karadenizli olarak fotoğrafın farklı yönüne bakmak ve sizinle paylaşmak isterim. Ortada fındık ve çay üreticisini korumaktan ziyade siyasi bir düşüncenin hakimiyetini seziyorum. Bu yıl için belirlenen fındık taban fiyatı, geçen yıla oranla düşüktür. Yani maliyetin altında olması fındık üreticisinin fındığını ya zararına satması ya da depolayarak fiyat artışını beklemesi gündeme gelebilir. Bu olgu içinde sıkıntıya düşen üretici artık üretimi zamanla bırakıp, Karadeniz için gelecekteki sıkıntılar baş gösterecektir. Tarım bir kere daha yara alacak, üretici üretmeyecek, fındığın tüketim dengesi dışarıya çıkan dövizlerle sağlanarak ülkemiz fakirleşecektir.

Perşembe, 24 Ağustos 2017 08:32

Yolumuz hoş ceplerimiz boş

Yolumuz hoş ceplerimiz boş

Allah sevdiği kuluna yürü ya kulum dermiş. Atalarımız böyle söylüyordu. Ne zaman ülke mali krize girse, yerine bir kulp bulunuyor. Hem de ne kulp be kardeşim, bu kulp ısıya dayanıklı en kaliteli malzemeden yapılmış. El yakmıyor asla. Hatta tuttuğunda hem ele hem de cebe serinlik veriyor. Vatandaşın maaşını böyle giderse zor öderiz düşüncelerini yayan siyasiler, sonunda çareyi her sefer olduğu gibi, dar gelirlinin parasına göz dikerek sağladığını beşikteki bebek vatandaş öğrendi. Biz neredeyse unutmaya bile başladık.

Gelelim mali kazancımızın vatandaşa yansıyan bazı bölümlerine. Zaten kemerinde delik kalmayan emekli ve çalışan işçi sınıfının cebi bozuk paralarla delinmiş durumda. Banknot artık orada durmayacak şekilde delikten kayboluyor. Önümüzdeki iki yıl bile nasıl geçineceğinin formülünden baygınlaşan dar gelirli, nasıl geçineceğinin hesaplarını bile yapamaz oldu. Her sene verilecek olan %3+3 zamların, tüketim maddelerine zam yapılmasa bile geçinecek hali kalmadığını gösteriyor.

Kasa ne olacak diye düşünenler olacaktır. Siz asla kasayı düşünmenize gerek yok. Kasa kendisini bir şekilde güncelleyerek, yeni sisteme entegre oluyor. Fakat insanların bütçesi entegre olması için yeni cebe ihtiyacı var. Uzun zamandan beri sallanan Ege bölgesinden gelen haber ile sonunda devletin kasası kahkahalara boğuluyor. Niye biliyor musunuz? Aleni ortada her şey. Deprem sıklaştı, kasalar güler yüze dönüşüyor.

Şimdi her şeye çare olduğu gibi kasanın da çaresi görüldü. Şimdilik hayal gibi aşamada olsa da, bu hayalin birlikte yürüdük biz bu yollarda misali sonunda aynı tencereye girerek desteğini vereceğini görüyoruz. Ufak bir KHK oynaması işi çözeceğinden eminim. Dile kolay koskoca Ege bu. Binlerce insanın yaşadığı bu bölgemizde depremler artık bende varım diyorsa, Allah, yürü ya kulum demiştir elbette.

Sigortacı dostların ağzının sularının arttığını hissediyorum. Bunun için hatta biraz basın yoluyla kahin Nostradamus gündeme getirilerek, bu günün şartlarında yakında bela başımızda sözleriyle teşviki arttırmanın yolları basit görülüyor. Binlerce konutun uygulamaya girmesinin ardından toplanacak para ile ne maaşlara çare gelecektir. Hatta verilen vergiler bir gün, hanlar hamamlar saraylar olarak  geri döneceğinden emin olabilirsiniz.

 

Biz hiç ders almıyoruz. Dinar örneğinin verildiği depremler bir yana, yakın geçmişimizde binlerce insanımızı yitirdiğimiz Marmara depremindeki acımızı bile unutarak, bunların üzerinden nemalanmaya bayılıyoruz. Sigortacılık sistemi aslında yenilenmelidir. Biriken paracıklar, günü geldiğinde bu sistemle pek vatandaşa yansıdığını sanmıyorum. Örneğini ben yaşadım. Önceden şirketlerin gönderdiği eksperler işi daha ciddiye alıyorlardı. Şimdi ise devlet tarafından yollanan bu görevliler, kılı kırk yerden yararak, tek düşünceleri ne kadar köfte o kadar ekmek düşüncesinde olduklarını kanıtlıyorlar. Bakalım ileride neler gelecek bu milletin başına. Yürümeye başlayınca yolun sonu gelmiyor. İyi yürümeler.

Çarşamba, 23 Ağustos 2017 10:39

Öğrencilerin vicdanı yaralanmıştır

Öğrencilerin vicdanı yaralanmıştır

İşin ciddiyetini fazlasıyla kaçırdık. Vatanın en önemli unsurlarının yok olmasına sesimiz çıkmıyor, fakat bunun yanında zamanında sınav mahalline gelmemeyi sorun yapıyoruz. Otobüs ile seyahat eden bir kişi, terminale aracının kalkış saatinden en az on dakika önce varmanın yollarını ararken, hayatının önemli noktasını oluşturacak olan sınav için işin mesele haline getirilmesine ben karşıyım. Sınavın saati on ise ben bu sınavda başarı için gittimse oraya en az yarım saat önceden giderim. Hatta bir gün önceden giderek yerimi öğrenir, hangi sınıf, hangi sıra bana verildiyse tespit etmeye çalışırım. Biz böyleydik gençken. Şimdiki gençlik geleceğinin teminatı olan vatan hakkındaki yaşanan bunca olaya es geçerken, sınava almadılar diye yaygara koparıyor. Zamanından önce geleceksin kardeşim.

Milli eğitim Bakanının kalkıp gazetelere bu iş için on beş dakika sonra başlanabilir demesi de bence siyasi atraksiyondan başka bir şey değildir. İki gün sonra bu oy mücadelesine dönüşür. Biz geç kalanların da sorununu çözerek işin rahatlamasına yardımcı olduk. Bu sözleri dinlemeye ne gerek var ki. Adam gibi sabah kalkarsın, kahvaltını yaparsın, binersin araca sınav mahalline gidersin, yerine geçer ve oturursun. Geç kalmak başta insanın kendisine yaptığı bir saygısızlıktır.

Asıl konu sınava geç kalmanın verdiği sıkıntı değildir. Önemli olan okumayı seven, kültürüne düşkün, çağdaş toplum içerisinde iyi bir birey olabilmenin mücadelesini vermektir. Sınava geç kaldım diyerek feryat edenler, acaba kaç kitap okudular diye merak ediyorum. Hayatında kitap okumayan biri, boş sözlerle kendisini avutan biridir. Bu sözler ise, karşı düşüncelerin ekmeğine yağ sürmeye yeten düşüncelerdir.

 

Binlerce gencin, bir yıl boyunca canı çıkarak, adeta yarış atı gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra yine kaos yaşatılıyorsa, artık bu işin sorunlarının çok büyük olduğunun farkına varılmalıdır. Burada hakkı yenilen ve dışarıda kalan öğrenciye hangi şartlarda özür dilenecektir. Özür dilemenin de bundan sonra çözüm olmadığını söylemek isterim. İnsanın hayatından kesiti gasp etmektir bu konu. Her sınava girildiğinde kafalarda yaşanan acaba bu sınavda nelerle karşılaşacağız sorusu, sınavdaki başarısızlığın büyük bölümünü oluşturmaktadır. Öğrenci sınav arifesinde aman ya nasıl olsa bir sorun yine çıkacak düşüncesiyle strese girecektir. Bunun suçlusu ise, her yıl bir başka yanlışla işi berbat eden sorumluların vurdum duymazlığıdır diye düşünüyorum. O halde boş laftan ziyade bu kişilerin görevden alınarak, yerine daha iyi işini yapan kişiler getirilmesi başta olayın akışını değiştirmeye, önemlisi ise, şaibeleri ortadan kaldırmaya yetecek düşüncedir. Yapılmıyorsa, bilerek yapılan bir düşüncenin tecellisidir.

Salı, 22 Ağustos 2017 15:47

Meraklı günler sizin olsun

Meraklı günler sizin olsun

Merak eden var mı diye merak ediyorum. Merak edenin fazla olduğu, fakat neden merak ettiğini bilen bile kalmadı artık. Mesela ben en çok merak ettiğim konulardan biri, sonumuz ne olacak sorusuna bulamadığım  yanıttır. Bir ülkenin geleceği, o ülkenin üretici toplum olmasına bağlıdır diyen atalarımızın bu sözlerine göre, en altta kalan vatandaş deyimi ezilenin ilk geleni oluyor. Ezildikçe eziliyor.

Elinizde çimento fabrikası var. Günde üç vardiyadan çalışan işçileriniz mevcut. Ortada bir savaş var. Bu savaştan nasip bekleyenler var. Bizler de bu konuda nasibini arayanlardan olmaya başladığımız gerçek. Çimento fabrikalarının gözünü savaş olurken yok olan bir ülkedeki yeni yapılanmaya dikerken, geleceğinin tohumlarını atıyor. Fakat burada çalışan emekçiler ise ne hikmetse içinden beş kuruşun bile hayalini edemiyor.

Bu ülkenin kaderi iki önemli unsura bağlıydı. Birincisi bacasız fabrika olarak tanımlanan turizm. İkincisi tarım. Turizm nasıl olduysa canını kurtarmak için neredeyse yağmur duasına çıkar gibi turist duasına çıkacak. Eskiden turizm için en güzelini uygulayarak turist çekme yarışında olan turizmci, şimdi dualarla çağrısını sürdürecek gibi görünüyor. Üç tarafı deniz kaplı olan sahillerimizde turizm neden yok, neden bu kadar sıkıntılı diye düşünenler, at gözlüklerini atarak iyi bakmaları gerekiyor. İkinci konu ise, tarımda bir adım ileri gidemediğimiz konusudur. Türkiye, yıllardır özellikle buğdayda dünyanın tahıl deposu olarak nitelendirilirdi. Şimdi ise en basitinden buğday bile dışarıdan alınıyor. Nerede benim yerli malı ürünlerim. Yok oldu. Yok edildi.

Türkiye’de tarımın tekrar eski haline gelebilmesinin en önemli yolu, üretimden ve üretimin doğruluğundan geçtiğini hepimiz biliyoruz. Üreticiye gereken materyalin sağlanması ve onun ürettiklerinin pazarda değerlendirilerek geri döngünün sağlanması devletin teşvikleriyle eş değerdir. Siyasi algıların kavga ile karşılığı tarımın da ülkemiz gibi bağımlılığını ortaya koyduğundan, biz yıllar sonra belki de hiçbir ürünü ekme serbestisine sahip olamayacağız gibi görünüyor.

 

Merak eden yok. Merak neden edildiğini ise bilen yok. Neden kendisinin merak ettiğini bile bilen yok. Kuru gürültü ile kuru fasulye yetişmiyor. Sebzeyi ekerseniz biçersiniz. Hayvan üretimindeki KDV’yi kaldırmakla ülkenin et krizi çözülmeyecektir. Et krizinin en kolay çözüm noktası, et üreticiliğinin teşvikiyle ülkedeki çiftliklerin arttırılmasından geçiyor. Kısacası sen et üretmezsen, et de dolar karşılığından içeriye girer ve tam ABD’nin istediği gibi ona bağımlı kalırsın. Yapılanlar çok basit aslında. Üretmeden halkın tüketimini sağlamak. Savaş olmadan çimentoda satışı arttıramamak gibi. Savaş yaratmadan ülke ekonomisine katkı sağlamayan ABD zaten bu işin çözümünü çoktan bulmuş. Ortaya bir kurgu yaratacaksın, ondan sonra oralara iş uydurup bela sokacaksın, daha sonra silah satacaksın, yetmeyecek sen de orada müdahale edeceksin. Harika bir politika. Memleketinin geleceği için her şey mubah. Kendisinden başkalarını ezip geçmek için illaki sıcak savaşa gerek yok. Son günlerde ABD başkanının Kuzey köreye meydan okuması, başka kanallarda sesini yükseltmesi soğuk savaşın bir unsuru. Sadece bahsettiği ülke değil, bütün ülkeler etkilenerek, ekonomileri berbat hale geliyor. Kim kazanıyor diye sorduğumuzda, merak edenler, neden merak edeceğini bile bilemiyor. Ne diyelim meraklı günlere.