22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Cuma, 07 Ağustos 2015 15:19

HERKESE İMAJ MAYKER GEREKLİ

HERKESE İMAJ MAYKER GEREKLİ

Yeni bir moda ortaya çıkıyor. Belki, yıllar öncesinde dünyanın moda merkezi olarak bilinen Paris’te vardı. Yeni, yeni Avrupalılaşan ülkemizde de artık modanın nimetlerinden yararlanmanın zamanı geldi geçiyor. Herkes bir tutturmuş ki sormayın gitsin. Gevrek, gevrek ağzı yayarak konuşan kokoşlar bile, birer imaj maker sahibi olmuş. Eğlenceye gitsek, imaj markere danışmadan o eğlenceden hayır yok.

Kitabım çıktıktan sonra popileritem biraz artmış gibi gözüküyor. Söyleyenler bu şekilde diyorlar. Yinede ben halktan biri olmayı tercih ediyorum. Dışımı bir yana bıraksam da, için şimdiki yanar döner gazetecilerden, yalakalardan olmadığımdan, bu furyadan etkilenmediğimi sanıyorum. Geçen hafta bana da nasihat verenler çıkmadı değil. Bir dostum kulağıma bile fısıldadı. Ya artık bunca emeklerinden sonra, çevrende çok kişi tanıyor seni. Protokol adamı gibisin. Artık kendine bir imaj mayker tut ve biraz metroseksüel ol dediklerinde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Kendime bakarım bakmasını da öyle metroseksüel falan bizi biraz bozuyor galiba. Ne de olsa Anadolu erkeğiyiz ya. Sonuçta Türk Hava Yollarında çalışmış olsaydım, bu dediklerinde haklı olabilirlerdi.

THY deyince aklıma geldi. O kurumunda muhtemelen bir imaj maykeri var sanırım. Yoksa yıllarca çeki düzen verilemeyen  bir kurum, anında nasıl bir değişikliğe uyarlasın kendisini değil mi yani. Bu işte kesin bir bit yeniği seziyorum. Haklılar ama, sen koskoca THY gibi bir devin hostesi ol, üzerindeki kıyafete uygun ruj kullanma. Hem de, üstüne üstlük, git kıpkırmızı renkte ruj kullan. Böyle ukalalık olur mu? Böyle aymazlık olur mu? Biz kendimize yurtdışı uçuşlarda hiçbir şey bilmiyor dedirtir miyiz? Üstelik renge bak, kırmızı. Allerjimiz var efendim.

Birkaç sene önce, gittiğim bir iş seyahatimde, sanırım Akdeniz illerinden biriydi. İşim bitip akşam otele yerleştiğimde, vakit geçsin düşüncesiyle yolda gezinirken, bale gösterisinin olduğu ilanı gördüm. Böyle bir şansı yakalamanın zevkiyle bilet kuyruğuna bende girdim. Biraz erken girebilmişim salona. Dışarıda bir şeyler içmek için çıktığımda, genç bir balerin, öğretmeni olduğunu sandığım bir diğer baletten fırça yer gibiydi. Henüz insanlar az olduğundan diye düşündüm bu orta yerdeki muhabbeti. İstemeden kulak misafiri olmuştum.  “Ya kızım bu kıyafetin altına o çamaşır giyilir mi? Git şunu değiştir başka giy ve gel. Zamanımız var.” Al sana imaj mayker.  Siz dua edin ki; sadece kırmızı ve pembe ruj ile ojenin başına gelmiş. Ya bundan sonra şalvar giyeceksiniz deselerdi ne olurdu bir düşünün. Allah muhafaza.

 

Çarşamba, 05 Ağustos 2015 16:19

Afiyet Şeker Olsun

Afiyet Şeker Olsun

 

Ne yiyip ne içiyoruz diye hiç düşünen  oldu mu? Ben hep düşünüyorum. Bakın sizi bilemem ama, yediklerimizin bir çoğu bizlerin ileride ömrümüzden kaybettiğimiz günlerimize kasra bulut gibi ineceğe benziyor. Etrafta olup bitenlere iyi bir gözle bakarsak, bunu görebiliriz. Ne yazık ki, gözlerimizi bir yumduk, pir yumduk. Bir çok sebze ve meyve başka bir tohumdan aşılanarak yapılıyor. Bizde bunları ucuza tüketiyoruz. Nerden biliyor musunuz? Çünkü bu ülkenin insanının büyük kesimi yaşamla mücadele halinde. Efendim her kesime göre gıda var. Herkes bir şekilde karnını doyuruyor sözlerini manidar buluyorum. Tabi ki farklı fiyatlarda tüketiciye sunulan mamul var. Pahalısını aslanlar gibi tüketen sevgili paralı dostlarımız, ucuzunu tüketen, asgari ücretlilerimiz, dar gelirlilerimiz ve emeklilerimiz var. Onlar da tüketiyorlar hem de, bakın yıllarca zam olmadı. Buna rağmen yine aynı fiyat. Politik sözlerle afiyetle yiyip içiyoruz.

 

Tarım ile ilgili elime geçen bir dergiden aldığım bilgilere göre, gıda maddeleri üretimi satışı ve toplu tüketim iş yerleri denetimleri 2015 yılının ilk altı ayında da yapılmış. Yapılan denetimler alo gıda denetimleri olarak toplam 126 adet, Diğer denetimlerin toplamı ise, 1479 adet olarak yansıyor. Benim merak ettiğim diğer denetimin neleri ihtiva ettiği. Yani diğer denetimler fazla mesai gereksinimi için mi yapılmakta, veya adet yerini bulması için mi yapılmaktadır, merak içindeyim. Bakın bir daha istatistiki bilgileri birlikte inceleyelim. Alo gıda yani şikayet olarak sadece 126 kişi telefon açmış. Üretim yerlerinin şikayeti sonucu 25 denetim. Satış yerlerinin şikayeti sonucu 76 denetim. Toplu tüketim yerleri için şikayet sonucu olarak 24 denetim. Yem işletmeleri için 1 denetim yapılmış. Bunu 81 ile bölersek, altı ayda sadece 1.5 şikayet olmuş. Ne güzel değil mi? Her şeyden memnun bir millet olduğumuz burada da kanıtlanmış durumda.

 

Denetimlere karşı değiliz tabi ki. Yediklerimiz bizleri memnun ediyorsa, çocuklarımıza risk taşımadan, organizmaları değişmemiş tohumların üretimlerini yedirebilirsek ne mutlu bize. Gel gör ki bunun böyle olmadığı aşikar görülüyor. Tarım ülkesi olan ülkemizin hangi bölgesinde ne yetiştirildiğini bizlere okurken öğrettiler. Şimdiki nesil ise sadece bildiği, hangi ülke bize ne gönderiyor konusudur. Tarım istenilen düzeyin tamamen altındadır. Ne yazık ki, birilerini nemalandırmak için, iyi bir tarım ülkesi olan memleketimizin üretimi azaltılarak, dışarıya bol miktarda döviz akıtarak gıda malzemesi alıyoruz. Kabaktan aşılı hıyar misali gibi.

 

 

Salı, 04 Ağustos 2015 17:04

Tarih Tekerrürden İbaret

Tarih Tekerrürden İbaret

Hiç geçmişle yüzleşen oldu mu bilemem ama, ben geçmişi hatırlar gibiyim. Pek yabancı gelmiyor bana yaşanan son olaylar. Suruç’ta yaşanan olaya baktığınızda yaşananlar, yıllardır bitmeyen acıların ve dinmeyen olayların alevlenmesidir. Ortada tek görülen nokta ise, ölenlerin siyasi hiçbir amaca hizmet etmediklerinin kanıtıdır. Amaç ortadadır. Yardım etmek. Birilerini sevindirmek. Çocuklara yaşadıkları sıkıntıları az da olsun unutturabilmek. Çocuk olmak, çocukluğunu yaşamak, yaşayabilmek, keşke elimizde olabilseydi. Ölen gençlerimizin tamamı o meydana gittiklerinde hiç biri bu yazgıdan habersiz ve masum olarak oradaydılar. Tek amaç vardı düşüncelerinde. Kendilerinin tattığı çocukluğun verdiği izlenimi diğer çocuklara yansıtmadan destek olabilmek. Onlara çocukluklarını bir nebze olsun hatırlatabilmekti.

 

Başkasının fikrine saygım var. Fakat benim tek kabul edeceğim konu, terörün her türlüsünü lanetlemektir. Masum insanların, hayattan henüz yeni beklentilerinden nasiplerini alamadan katledilen gençlere yapılan bu saldırı bence insanlık dışıdır. Her ne sebeple olursa olsun yapılanlar, eskiden olduğu gibi, dış güçlerin oyunu olarak nitelendirmenin daha mantıklı olacağını düşünüyorum. Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllardan beri, ülkemizi içten içe kemirerek amaçlarına soğuk savaşla devam edenler, sınırımızda yaşanan bu olaylarla gündemi sıcak tutmak ve orada kaos yaratmak için planlanmış olaylar olarak görmek gerekiyor. Bu ülkenin gençleri, ister sağ ister sol olsun birbirlerine kırdırılırken ortaya çıkarılan kaosun değişik versiyonlarını görmemek bence kandırmaca olur.

 

İşin gerçeği nasıl kabullenir diye soranlara şunu anlatmak gerekir. Başta devlet ortaya çıkarak bu ülkede yaşayan herkese eşitliği, kardeşliği ve barışı anlatmak zorundadır. Bizler yıllarca bu ülkede kardeş ve dost olarak yaşadık. Şimdi ise birilerinin keyfi olsun diye topluluklar düşman kılınamaz. Diğer bir konu ise, halkın büyük kesiminin nabzının düşürülmesi adına, başta HDP’nin, seçim öncesinde söylediği ve seçim sonunda verilen demeçlerindeki “Biz Türkiye’nin partisiyiz” sözlerinin arkasında durduğunu ispatlayacak duruşunu, terörün her türlüsüne karşı olduklarını halka aktarmaları gerekiyor. Aynı bu duyguların, diğer partilerce de işlenerek ortada yaşanan gerginliğin azaltılmasına ihtiyaç olduğunun farkında olmalıdırlar. Geçmişte yaşananlar bizlere örnek teşkil ettiğini herkes bilmek zorundadır. Yaşananların tamamı bizleri ya sınır ötesine zorlayarak müdahale için zemin aramaktadırlar, ya da bizleri birbirimize düşürüp ülkeyi kendi isteklerince kaosa sokmanın planlarını yapmaktadırlar. Herkesin sağ duyulu olmasına çok gerek var.

 

 

Pazartesi, 03 Ağustos 2015 13:23

Bu Konuyu Başkan Çözer

Bu Konuyu Başkan Çözer

Adam evinde tatilini mi yapıyor, yoksa psikolojik savaş mı veriyor belli değil. Gün geçmiyor insanlarla her türlü konuda ters düşüyor. Hani bitin yavrusuna yavşak derler ya, işte bunun gibi yavşak. Aslında neden bit yavrusu biliyor musunuz? Bit ufacık bir hayvan, bu da aslında yaptığı hareketlerle kendini küçültüyor fakat farkında değil. Onun yaptıkları kendi çapında belki doğru olabilir de, ya koskoca mahalli idaremizi üstlenen belediyenin zabıtası bir söz ile kalkıp bu zatın dediğini uygulamaya çalışır, anlamış değilim. Önüne gelen herkes bir şeyi şikayet ederek kendisinin doğrusunu bildiğini sanarsa ve buna zabıta araştırmadan uygulamaya koyarsa, birilerini küstürür. Üstelik bu doğru olmaz.

Adan geliyor diyor ki, bu sitenin kapılarını ben kapattırmam. Gerekçe şizofren olmuş. Birilerine sataşmadan duramıyor. Neden böyle olmuş gerekçesi nedir beni ilgilendirmez. Bildiğim tek şey, komşuluk ilişkileri bittiği yerde huzur biter ve her gün birileriyle problem yaşarsın. Burada yaşayan büyük bölüm, artık yorulmuş ve dinlenmeye ihtiyacı olan orta yaşın üzerinde bulunan insanlar. Birde bunlara bizleri yönetenlerin yanlış tutumu ilave olunca, işler sarpa sarıyor.

Sitede fevri kimsenin yaptırımı olamaz. Her şey kanun ve nizama uygun olarak tespit edilerek uygulanır. Her sitenin bir genel kurulu vardır. Burada alınan kararlar o sitenin vazgeçilmez kuralıdır ve kanun niteliğindedir. Bu vesile site kararını alır, oy çokluğuyla bu karar site adına yürürlüğe girer. Ayden ile ve belediye ile yapılan bilgiler ardından oy çokluğuyla kabul edilen bu kural, başka bir genel kurulda aksi karar alınmadıkça bozulamaz. Değilmi sevgili yetkililer.

Belediye başkanı veya bu konuyla ilgili birim amiri bu konuyu iyi etüt etmelidir. Yoksa önüne gelen her konu için iş çıkarırsa başı ağrıyan yine yöneticiler olur görüşündeyim. Değil mi sevgili başkan. Site kapılarının kapatılması konusu yapılan anlaşma ve sözleşme gereği yapılmıştır. BU vesile bu konunun gerçek yönünü yapılmış olan genel kurul belirlemiştir. Bunun aksi olayların kişi veya kişiler lehine gelişmesi sorun olacağından, gerek kolluk hizmeti verenler, gerekse yürütme mercileri işi iyi inceleyerek olayı çoğunluğun kararına göre uygulamak zorundadır. Öyle zırt pırt ezbere iş yapılmaz. Lütfen bu işi çözünüz. Adres Akbük Genç Madenciler Sitesi. Hadi bakalım şimdi görev sizde. Sizlere destek veren bu insanlara yardımcımısınız birlikte görelim.

 

 

 

 

 

 

Cumartesi, 01 Ağustos 2015 14:30

Nerede O Günler

Nerede O Günler

 

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken karşıma enteresan bir yazı çıktı. Başlığı da oldukça enteresan. “Bir Türlü İnsan Olamıyoruz.” Size yazıyı aynen gördüğüm şekilde yazmadan önce, insan neden olamadığımızı, şahsi çıkarlarımızdan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Çıkar uğruna biz insanlığımızdan yoksun kaldık. Kazanma ve köşeyi dönme uğruna insanlığımızdan ödün verdik. Halen de vermeye devam ediyoruz.

 

Gelelim şimdi sosyal medyadaki yazıya. Aynen  böyle diyor. “Erken yatana tavuk, geç yatana gece kuşu, ders çalışana inek, geç anlayana öküz, inatçı olana keçi, fiziği düzgün olan kadına at, fiziği yüksek olan erkeğe ayı, uysal olana kedi, komik olana maymun, uslu olana kuzu, yaramaz çocuğa eşek sıpası, boş boş bakana angut, işinin ustasına kurt, çok yemek yiyene fil, sesini çıkarmayana koyun, kurnaz olana tilki, başarılı olana aslan.”

 

Aslına bakılırsa bizlere aslan yakışıyor da, nedense hep farklı konumlarda değer biçmişiz. Memleketi sömürene, vatanın topraklarını peşkeş çekene, insanları hakir görüp tepeden bakana, onun için devamlı güç kullanana, kendi patlayana kadar yiyip fakiri düşünmeyene, memlekette açlık sınırında bir çok insan varken insan haklarına sığınıp memleketi adeta mülteci kampına çevirenlere sanırım aslan diyecek halimiz yok. Bir başka deyimle aslan’a yazık.

 

Ormanları yok edenlere, kibriti çakıp kendine yer açanlara, maden var diyerek ormanları talan edenlere, memleketin dört bir yanı rüzgar alırken enerjiyi akar sularımızdan arayıp doğanın yapısını bozanlara, tarımı bırakıp yabancılardan organizmaları değiştirilen tohum alarak tarımı öldürenlere, hastaların kullandığı ilaçları çeşitli bahanelerle ortadan kaldıranlara, okuyan gençlerimizi bin bir katakulli ile okumalarını sıkıntıya sokanlara aslan diyecek değiliz ya.

 

Dünyada bir çok gelişmiş ülkenin benimsediği, halen onun ileri görüşlerini kabullenen ülkeler varken, biz onun yaptıklarını içimize sindiremiyoruz. Aslında söylevlerinde bulunan sözler bizim yeteneği yüksek insan olduğumuzun kanıtı. Gençliğe hitabesinde, diğer nutuklarında sözlerini inceleyenler göreceklerdir ki, bu ülkenin her bir köşesindeki insanı çalışkan ve zekidir. Daha diyecek söz var mı?

 

 

Perşembe, 30 Temmuz 2015 16:32

İfade Özgürlüğümün Kanıtı

İfade Özgürlüğümün Kanıtı

Bir insanın düşüncelerini ifade edebilmesi kadar güzel bir şey olabilir mi? Gelişmiş toplumlarda kişilerin ifadelerine, anlatımına, sözlerine, siyasetine saygı duyuluyor. Bizde ise her geçen gün biraz daha geriye gidiyor. Kendi duygularını ifade etmeye korkan bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Emperyalizmin avucunda kaybolurken, bütün çevresi kuşatılmış halde bitkin, sömürülmüş, kıstırılmış bir ülke, bağımsızlık savaşı vererek ayağa dikiliyor. Bu dikiliş, şimdi yüreklere nakşedilmiş ve sökülmesi güç bir boya misali içimizde kırmızı renk olarak duruyor.

1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla değişen bu toplumun kaderi, ilerleyen yıllarda çağdaşlık adına yapılan çok sayıda yenilikle, bir çok ülkenin önüne geçmiş, kendisini ifade edebilen bir ülke konumunu yaratmıştır.

Ülkelerin kaderini değiştiren en önemli unsur, ona saygı duyulan, onun söylemlerinin yadsımalarının paralelinde hareket edebilen, ülkesini seven, ülkesinde yaşayan her insana eşit bakan, saygılı duran basınıyla gerçekleşir. Henüz ülkemizin kaderi çizilmediği dönemlerde bile, o dönemin Babailisinde yer alanların, ülkenin kurtuluşunda gösterdiği çabayı yabana atmamak gerekir.

Ben bu gün itibariyle mutlu bir kişiyim. Mutluluğum, verdiğim emekle, yazdığım yazılarla, çağdaşlıkla, insanlara okuma kültürünü aşılamakla verdiğime inanıyorum. Tarafsızlığımla, insanlara saygımla, işçisiyle, üst düzeyiyle ayrımcılık yapmadan yan yana olabiliyorum. Din, dil ırk farkı gözetmeden, milli mücadelenin ardından bizlere bahşedilen, bu ülkede yaşamanın güzelliğiyle ve onuruyla şeref duyuyorum. Gelecek neslimi bu şartlarda empoze ederek, onların bağımsızlığına katkı sağlıyorum.

Milli Mücadele yıllarında, etrafımız çok uluslu emperyalist devletlerin kuşatmasındayken, en büyük katkıyı sağlayanlar Babıali’ydi. Onlar halka gereği olan ve yapması gerekenleri aktarıyordu. Onun sayesinde halkı bilinçlendirerek, kurtuluş için gerekli öğeler sağlandı. İnsanların ayrıştırılamayacağı iletildi. Hiç kimsenin din dil ırk ayrımına maruz kalamayacağı anlatıldı. Biz o günlerde daha güçlü, daha birbirine sarılan, daha güven veren toplumduk. Şimdi onca badirenin altında bile, seçimden bunca zamana rağmen halen koltuk kimde oynuyoruz. Yazık değil mi?

 

 

Çarşamba, 29 Temmuz 2015 12:15

Kahvehane Politikası Devam Ediyor

Kahvehane Politikası Devam Ediyor

Diyecek ne bir söz, ne de bir laf kaldı. Bu işin artık suyu çıktı. Neden böyle söylüyorsun diye bana köpürecek siyasetçilere çok söylenecek laf var aslında. Sıra ile anlatalım ki; kimse benden bahsetmedi diye alınmasın. Hepinize yetecek kadar laf var.

Bebeği avuturlar ya; piş, piş, piş diye. O garibim de kanar. Başlar iki dakika sonra susmaya. Peşimden gözleri kapanır. Bir bakmışsın dünyadan geçmiş. Rahattır artık herkes. Uyudu ve sesi kesildi. Bundan sonra söz senin. Yap yapacağını, kes keseceğini, işkembeyi kübradan at anasını satayım. Kim karışır sana. İki süslü laf. İki uyku ilacı gibi söz. Merkeze kapan. Yap siyaseti. Konuş orada. Vatandaş pişpişi yemiş nasıl olsa. Biri gökten bakar, diğeri vatan aşkından söz eder, bir başkası insan hakları der. Ortada ne var? Bir gram bile etmeyen, Kahvehane siyaseti. Bu yapılanlara başka ne denir ki.

Bir zamanlar kıyameti kopardınız ve kamuoyuna dokunulmazlıklar kalksın dediniz. Ne oldu şimdi. Niçin ses seda yok. Geçtik. İnsanlar aç susuz dediniz. Ortalığı velveleye verdiniz. Şimdi ses çıkmıyor. Geçtik. İnsan hakları için köpürdünüz, kızdınız, bağırdınız, çağırdınız. Şimdi ses seda kalmadı. Bunu da geçtik. TC yazıları kaldırılmak istendi, siyasette tık yok, yine taban coştu ve sesini yükseltip hak aradı. Bunu da geçtik.

İşçiler hak aradı. Sendika geldi. İşe girişti. İşten çıkarıldılar. Ortada ses yok. Onların hakkını savunan yok. Bundan da geçtik. Ülkenin gidişi ne şartlardan olduğunu bildiğiniz halde, bunu açıklamaktan, halka anlatmaktan aciz kaldınız. Merak edenlere anlatmak değil, kendi kendinize çaylı sohbet ederek dert anlatma yoluna gittiniz.

Pazara çıkın. Sokakta gezin bir kere. Köye gidin dert dinleyin. Anlayın halden, anlatın. Bu hale neden gelindiğini, hatanızı anlatın. Anlatın sizi dinlemek isteyenlere. Türk Bayrağının konuşma kürsüsüne asılarak, daha sonra nasıl alay konusu olduğunu anlatın bu sizi bekleyenlere. Köy enstitülerinin iç yüzünü, kuruluş nedenini anlatın. Toprak reformunu anlatın. Kitap okuma kültürünü anlatın. Vatanın bölünmezliğini anlatın. Bayrağı anlatın bayrağı. Odanıza kapanıp hikayeden sohbet etmeyin. Derdinizi bu millete anlatın da sizin kim olduğunuzu bilelim.

 

 

Salı, 28 Temmuz 2015 14:03

Artık Yakamızı Bıraksanız

Artık Yakamızı Bıraksanız

Sizleri bilemem ama, ben kararımı verdim. Bundan sonra il dışına çıkmadan önce değerli dostlarımız bankalarımıza bilgi vereceğim. “Sevgili Bankalar. Ben şu tarihlerde, aracımla, bol miktarda yakıt harcayarak, gittiğim yerlerde şu kartımla şu harcamaları yaparak günlerimi geçireceğim. Beni yalnız bırakmayınız. Lütfen dönene kadar benimle kalınız.”

Bu sözlerimi söylemesem de zaten iyi bir takipçim onlar. Evden çıkmama ramak kala başlıyor telefonuma mesajlar. “Bankamız, size koşulsuz olarak kredi sunuyor. Alacağınız yakıtlar bizden. Siz alın biz ödeyelim. Beş ay sonra sen bize öde.” Yeter be kardeşim. Bu kadar da olmaz. Bu konularla ilgili bir çok kere yazı yazdım. Dinleyen kim.

Kartım ile yakıt alıyorum. Bir başka banka hemen bana haber veriyor. “Seyahatinde aracın için alınacak yakıtlara bizden destek. Başka yere uğrama. Gel bize yardım edelim.” Oha yani. Nereden biliyorsunuz? Hadi bundan da vazgeçtim. Size daha güzel bir konu anlatayım. Şimdiye kadar isim vermemiştim ama, bu sefer vereceğim. Çünkü elimde belge var. Kanıtlı.

Eşim ve benim bir zamanlar, bundan 5-6 yıl kadar önce ismini vermek istemediğim bir bankanın kartları vardı. Tüm kartlarla birlikte onları da iptal ettirdik. Hatta yine daha önce yazmıştım. Bankanın hesabında çok küçük, kuruşla ifade edilen bir para kalmış. Üstelik de memurun hatası bu. Çünkü ben hesabı kapatırken tamamen kapatacağım. Lütfen tamamını alın diyorum. Ne hikmetse bu olmuyor. Uzun uğraşlardan sonra bizden yine para talep ettiler. Lanet olsun diyerek kapattık. Yani uzaktan yakından bu bankayla ilişiğimiz yok. Kart da yok. Hesapta para da yok. Bono yok. Çek yok. Ticari ilişkimiz yok. Buna rağmen her sefer aynı terane ve aynı kelimelerle size para verelim, size kredi verelim deniliyor. Bunu da geçtim. Eşim her türlü kartını bu bankaya iade etmiş olmasına rağmen. Halen mesaj olarak kartınızın limitini şu kadar arttıralım diyorlar. Yani hakikaten olmayan bir kart nasıl arttırılır bize öğretirlerse, biz de maaşlarımızın birkaç kata artırımını kendimiz evden sağlayabiliriz.

Bir de dadandılar kardeşim. Hatları var meşhur. Bu hatlar şimdi tam tercihli. Devlet güvencesinde. 444 hatları. Aynı banka bu sefer daha fazla itibar olsun diyerek buradan arıyor. Bu ne destek. Bu ne güzellik. Hay babanıza rahmet.

 

Pazartesi, 27 Temmuz 2015 17:01

Asıl Çağdaşlık Köy Enstitüleridir

Asıl Çağdaşlık Köy Enstitüleridir

Bence; ülkenin yaşadığı bunca kaosun baş nedeni, yıllar önce kapatılan Köy Enstitülerinin ortaya çıkardığı boşluktur. Gerek Osmanlı döneminden gelen savaşlar, gerekse milli mücadelenin ateşleyicisi olarak gördüğümüz Çanakkale Savaşının ardından yaşanan ekonomik sıkıntılar ve ardından kurtuluş savaşı ile 1.Dünya Savaşı nedenleriyle, yorgun, bitap, parasız kalan ülkemiz, köy enstitüleri uygulamaları sayesinde, kendi yağıyla kavrulan, kendi işlerini görebilen, üretip ürettiğini tüketen pozisyona gelmesi için zorunlu bir çağdaşlıktı.

1935 yılları başlarında Atatürk’ün emriyle filizlenerek, 1940’larda başlatılan köy enstitüleri sayesinde, tarımdan mobilyaya, ekonomiden sanata, hayvancılıktan inşaata kadar her alanda, üstün kişiler toplanarak, onlara verilen eğitim sayesinde, hepsi birer bilgili öğretici olarak gittikleri köylerinde ve kasabalarında köylüyü eğitmeye başladılar.  Köy enstitülerinde okuyan her bir öğrenci, kendi tüketimini kendisi üreterek, devlete hiç katkı çıkarmadan, masrafsız olarak ülke kazanımına destek sağladılar. Harf devriminin ardından % 1 bile olmayan okuma yazma seviyesi, bu sayede kısa zamanda aşıldı. Haberlerden öğrendiğimiz gibi, Atatürk, verdiği emirle, ezanın ve duaların Türkçe okunarak Arapça olan sözlerin anlayarak ibadeti için uğraştıysa da, ölümünün ardından ortaya çıkan siyasetçiler bunu iptal ettiler. Şimdi ise; Güney Doğu’da ezan’ın Kürtçe okunması için çalışmalar başlatıldı. Bu sistem eğer günümüzde devam etseydi, bence ülkede hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktı. En büyük etkenlerden birinin, köy enstitülerinin kapanması olduğunun altını çizmek istiyorum.

1940’lı yılların son dönemlerinde alınan kararların ardından, 1950’li yıllara gelindiğinde tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bazı kesimlerin işine gelmediğinden olacak ki; bu çalışmalar ülkeye komünizm getirdiğini düşünen politikacıları ve aşiret ağalarının ortaya koydukları kıskaç sonucunda, altın yumurtlayan tavuk kesilerek, iptal edilmiştir. Bu enstitüler kurulduğunda, ülkenin bir çok yerinde, ağırlıkla doğuda da açıldığını biliyoruz. Ağanın yanında çalışan bir kilinin oğlunun bu enstitülerde okuyarak daha sonra köye gelmesi, her şeyi öğrenmesinin yanında öğretici konumunda olduğundan diğerlerine örnek oluşturması, feodal yapının pek işine gelmemiştir. İleride başa açılabilecek, ağaya baş kaldırmanın sonuçları, bu sistem hakkında komünist damgası vurularak, baskılar sonucunda kaldırılması, yıllarca ezilmişliği beraberinde taşımış ve sistem çökmüştür.

Birkaç gün önce; yaşayan canlı tarih ve köy enstitülerinin bu ilde kalan, hatta canlı bir tarih olan, sevgili öğretmenim, köy enstitüsü mezunu bir çok değerli öğretmenimizle bu konuda konuşurken, o geçmiş dönemdeki başarıyı gözleri dolarak anlatması, konunun ciddiyetini öğretmeye yetiyor kanısındayım.

 

 

Cumartesi, 25 Temmuz 2015 13:15

Daha Nelerimiz Var Satacak

Daha Nelerimiz Var Satacak

Avrupa Birliğine daimi üyeliği olan ülkeler bile Atatürk’ün büyüklüğünü anladılar. Yüce Atatürk; söylevlerinden birinde demişti hatırlarsanız, “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” Hakkını yemeyelim şimdi AB ülkelerinin. Bu ülkeyi bize teslim eden insanı biz hazmedemezken, Avrupalı bizden iyi tespit ediyor. Hepimizi Türk hekimlerine emanet ediyor. Bir şartı var yalnızca, hastanelerimize el koyarak. Baktılar ki; altın yumurtlayan tavuk var, Avrupa’daki hekimlerden de zaten az alıyorlar enayiler, biz bu hastaneleri alırsak, iyi hastane, ucuz işçilik politikasıyla söğüşler dururuz dediler. Akıllı adamlar vesselam.

Şimdi böyle bir güzellik alınmaz da ne olur. Zemin önceden hazırla, beş yıllık kalkınma planı uygula, yap işlet devret modeli, birkaç sene sonra kriz bahanesi çıkar, al bir AB’li ortak, iki yıl onunla çaktırmadan halka devam et, az sonra nasıl olsa ver kurtul anasını satayım. Eh; bizde zaten öyle yapıyoruz. AB için içimizi kurutuyoruz, yinede olmazsa, iş çözümü hazır, serbest ticaret, Avrupa’ya açılım, yabancı sermaye derken, yürü ya kulum diyerek, halkı inek gibi söğüşle dur.

Birinci basamak olarak, devlet hastanelerindeki hekimleri boşaltma taktiği yap. Nasıl olsa gelir var. Yüksek meblağda çalıştır ki; herkes kaçabilsin. Ondan sonra basit; kredileri aktar, faizsiz olarak geri öde, hastalardan 15 lira katılım al, yetmedi her hastadan MR iste ki, alacak artsın, o da yetmedi, film iste, olmadı farklı araştırmalar iste, akar var nasıl olsa. Kalkınma planı süreci geldiğinde kıvran, ödeme güçlüğü çek, ortak hazır, İngiliz, İtalyan, Yunan, İsrailli, ABD’li çok. Sistem hazır. Bu ülkenin kurtuluşunu onlar daha iyi biliyor. Yanlış anlamayın sakın ha, onlar sırf bizim iyiliğimizi istiyorlar. Başka ne olabilir. Mesela Medikal Park, ülkemize çok katkıda bulunmuş bir özel hastane zinciri. Allah eksik etmesin. Şimdi sen gel ABD kökenli İngiliz bir şirketle sarıl. Daha devamı gelir yakında. Bu bize dost olan ve sırf bizi düşünen bu şirket acaba nereli merak ettim doğrusu. Kökünde Yahudi dostlarımızın hissesi var mı diye de düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Böyle bir parayı kaçırsa, kaçırsa Yahudiler kaçırmaz. Hesap edelim bir maliyeti. Telefondan randevu alma; 4.00 + GSM den alınan bedel, Özel hastane katkı payı; 15.00 lira, ilaç reçete bedeli 3 lira, tetkik ve araştırmalar en az 20 lira, MR, film ve diğerleri tam bilmesem de en az 1.000 lira, devletten kişi başı alınan bedel çok. Şimdi bu para boşa mı gidecek? İngiliz veya Yahudi ortağı hasta bakacak, devletimiz ona paramızı fazlasıyla ödeyecek. Hizmete karşılık bunlar ne diyelim helal olsun.

 

Sayfa 52 / 53