21 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 23 Ağustos 2017 10:39

Öğrencilerin vicdanı yaralanmıştır

Öğrencilerin vicdanı yaralanmıştır

İşin ciddiyetini fazlasıyla kaçırdık. Vatanın en önemli unsurlarının yok olmasına sesimiz çıkmıyor, fakat bunun yanında zamanında sınav mahalline gelmemeyi sorun yapıyoruz. Otobüs ile seyahat eden bir kişi, terminale aracının kalkış saatinden en az on dakika önce varmanın yollarını ararken, hayatının önemli noktasını oluşturacak olan sınav için işin mesele haline getirilmesine ben karşıyım. Sınavın saati on ise ben bu sınavda başarı için gittimse oraya en az yarım saat önceden giderim. Hatta bir gün önceden giderek yerimi öğrenir, hangi sınıf, hangi sıra bana verildiyse tespit etmeye çalışırım. Biz böyleydik gençken. Şimdiki gençlik geleceğinin teminatı olan vatan hakkındaki yaşanan bunca olaya es geçerken, sınava almadılar diye yaygara koparıyor. Zamanından önce geleceksin kardeşim.

Milli eğitim Bakanının kalkıp gazetelere bu iş için on beş dakika sonra başlanabilir demesi de bence siyasi atraksiyondan başka bir şey değildir. İki gün sonra bu oy mücadelesine dönüşür. Biz geç kalanların da sorununu çözerek işin rahatlamasına yardımcı olduk. Bu sözleri dinlemeye ne gerek var ki. Adam gibi sabah kalkarsın, kahvaltını yaparsın, binersin araca sınav mahalline gidersin, yerine geçer ve oturursun. Geç kalmak başta insanın kendisine yaptığı bir saygısızlıktır.

Asıl konu sınava geç kalmanın verdiği sıkıntı değildir. Önemli olan okumayı seven, kültürüne düşkün, çağdaş toplum içerisinde iyi bir birey olabilmenin mücadelesini vermektir. Sınava geç kaldım diyerek feryat edenler, acaba kaç kitap okudular diye merak ediyorum. Hayatında kitap okumayan biri, boş sözlerle kendisini avutan biridir. Bu sözler ise, karşı düşüncelerin ekmeğine yağ sürmeye yeten düşüncelerdir.

 

Binlerce gencin, bir yıl boyunca canı çıkarak, adeta yarış atı gibi çalışıp girdiği sınavdan sonra yine kaos yaşatılıyorsa, artık bu işin sorunlarının çok büyük olduğunun farkına varılmalıdır. Burada hakkı yenilen ve dışarıda kalan öğrenciye hangi şartlarda özür dilenecektir. Özür dilemenin de bundan sonra çözüm olmadığını söylemek isterim. İnsanın hayatından kesiti gasp etmektir bu konu. Her sınava girildiğinde kafalarda yaşanan acaba bu sınavda nelerle karşılaşacağız sorusu, sınavdaki başarısızlığın büyük bölümünü oluşturmaktadır. Öğrenci sınav arifesinde aman ya nasıl olsa bir sorun yine çıkacak düşüncesiyle strese girecektir. Bunun suçlusu ise, her yıl bir başka yanlışla işi berbat eden sorumluların vurdum duymazlığıdır diye düşünüyorum. O halde boş laftan ziyade bu kişilerin görevden alınarak, yerine daha iyi işini yapan kişiler getirilmesi başta olayın akışını değiştirmeye, önemlisi ise, şaibeleri ortadan kaldırmaya yetecek düşüncedir. Yapılmıyorsa, bilerek yapılan bir düşüncenin tecellisidir.

Salı, 22 Ağustos 2017 15:47

Meraklı günler sizin olsun

Meraklı günler sizin olsun

Merak eden var mı diye merak ediyorum. Merak edenin fazla olduğu, fakat neden merak ettiğini bilen bile kalmadı artık. Mesela ben en çok merak ettiğim konulardan biri, sonumuz ne olacak sorusuna bulamadığım  yanıttır. Bir ülkenin geleceği, o ülkenin üretici toplum olmasına bağlıdır diyen atalarımızın bu sözlerine göre, en altta kalan vatandaş deyimi ezilenin ilk geleni oluyor. Ezildikçe eziliyor.

Elinizde çimento fabrikası var. Günde üç vardiyadan çalışan işçileriniz mevcut. Ortada bir savaş var. Bu savaştan nasip bekleyenler var. Bizler de bu konuda nasibini arayanlardan olmaya başladığımız gerçek. Çimento fabrikalarının gözünü savaş olurken yok olan bir ülkedeki yeni yapılanmaya dikerken, geleceğinin tohumlarını atıyor. Fakat burada çalışan emekçiler ise ne hikmetse içinden beş kuruşun bile hayalini edemiyor.

Bu ülkenin kaderi iki önemli unsura bağlıydı. Birincisi bacasız fabrika olarak tanımlanan turizm. İkincisi tarım. Turizm nasıl olduysa canını kurtarmak için neredeyse yağmur duasına çıkar gibi turist duasına çıkacak. Eskiden turizm için en güzelini uygulayarak turist çekme yarışında olan turizmci, şimdi dualarla çağrısını sürdürecek gibi görünüyor. Üç tarafı deniz kaplı olan sahillerimizde turizm neden yok, neden bu kadar sıkıntılı diye düşünenler, at gözlüklerini atarak iyi bakmaları gerekiyor. İkinci konu ise, tarımda bir adım ileri gidemediğimiz konusudur. Türkiye, yıllardır özellikle buğdayda dünyanın tahıl deposu olarak nitelendirilirdi. Şimdi ise en basitinden buğday bile dışarıdan alınıyor. Nerede benim yerli malı ürünlerim. Yok oldu. Yok edildi.

Türkiye’de tarımın tekrar eski haline gelebilmesinin en önemli yolu, üretimden ve üretimin doğruluğundan geçtiğini hepimiz biliyoruz. Üreticiye gereken materyalin sağlanması ve onun ürettiklerinin pazarda değerlendirilerek geri döngünün sağlanması devletin teşvikleriyle eş değerdir. Siyasi algıların kavga ile karşılığı tarımın da ülkemiz gibi bağımlılığını ortaya koyduğundan, biz yıllar sonra belki de hiçbir ürünü ekme serbestisine sahip olamayacağız gibi görünüyor.

 

Merak eden yok. Merak neden edildiğini ise bilen yok. Neden kendisinin merak ettiğini bile bilen yok. Kuru gürültü ile kuru fasulye yetişmiyor. Sebzeyi ekerseniz biçersiniz. Hayvan üretimindeki KDV’yi kaldırmakla ülkenin et krizi çözülmeyecektir. Et krizinin en kolay çözüm noktası, et üreticiliğinin teşvikiyle ülkedeki çiftliklerin arttırılmasından geçiyor. Kısacası sen et üretmezsen, et de dolar karşılığından içeriye girer ve tam ABD’nin istediği gibi ona bağımlı kalırsın. Yapılanlar çok basit aslında. Üretmeden halkın tüketimini sağlamak. Savaş olmadan çimentoda satışı arttıramamak gibi. Savaş yaratmadan ülke ekonomisine katkı sağlamayan ABD zaten bu işin çözümünü çoktan bulmuş. Ortaya bir kurgu yaratacaksın, ondan sonra oralara iş uydurup bela sokacaksın, daha sonra silah satacaksın, yetmeyecek sen de orada müdahale edeceksin. Harika bir politika. Memleketinin geleceği için her şey mubah. Kendisinden başkalarını ezip geçmek için illaki sıcak savaşa gerek yok. Son günlerde ABD başkanının Kuzey köreye meydan okuması, başka kanallarda sesini yükseltmesi soğuk savaşın bir unsuru. Sadece bahsettiği ülke değil, bütün ülkeler etkilenerek, ekonomileri berbat hale geliyor. Kim kazanıyor diye sorduğumuzda, merak edenler, neden merak edeceğini bile bilemiyor. Ne diyelim meraklı günlere.

Pazartesi, 21 Ağustos 2017 15:55

Artık rüyalara taştık

Artık rüyalara taştık

Geçenlerde bir rüya gördüm ki sormayın gitsin. Akşam yatmadan önce çok yedim desem öyle bir şey yok. Havaların sıcaklığından oldu desem, sanmıyorum. Neyse ben size gördüğüm rüyadan bahsedeyim.

Gecenin bir yarısında terden uyanarak ancak bu korkudan uzaklaşmayı başardım. Sözde hasta olmuşum ve beni ambulans ile hastaneye götürmüşler. Ambulans şoförü bende bu yaşıma kadar hiç olmayan yüksek meblağı istiyor ve vermezsen bu parayı kapıyı açmam ve kalpten ölürsün diyor. Elimde telefon ile bankaları arıyorum. Bankaların faizi cep yakıyor. İhtiyaç kredisi için sülalemin neyi var neyi yok hepsini ipotek istiyor. Mecburen kabul ediyorum fakat bu sefer ambulans şoförünün istediğinin yarısı ancak. Gerisini bir siyasetçi yanıma yaklaşarak, tamam kardeş diyor. Sen merak etme ben her şeyi üstleneceğim fakat sen benim siyasetimden yazılarında bahsetmeyeceksin. Kalemin benim elimde olacak. Hırsızlık arsızlık ve rüşveti görmeyeceksin diyor. Hayır diyorum olmuyor. Mecbursun. Sonunda rüya bu ya razı oluyorum.

Doktor tanış çıkıyor. Üstat diyor, seni iyi edeceğim merak etme. Fakat, böbreğinin birini bana hediye edeceksin. Bimar-ı kalp (kalp hastası) olduğundan böbrek sorun olmaz sana. Aslında sen bu rahatsızlığı kendin davet etmişsin birader. Bimar-ı bimar (hastalık hastası) olmuşsun, bu yüzden bimar-ı kalbin azmış. Böyle gidersen ve acilen müdahale etmessem kısa süre sonra mecnun-i asabiyet (şizofreni), buna bağlı olarak vaka-ı vesfese (paranoya olabilirsin. Biraz daha stres olursan sonu daim-ül sabit (felç) olma şansın çok yüksek. Şimdi gelelim senin tetkiklerine kardeşim. Sende kabz-ul mesane i daim ül sidik (Prostat) var mı? Hayır hocam. Peki, müşakkat-ül hacet (kabız) var mı? Yok hocam. Daim-ül cırcır (ishal) var mı? Yok hocam. Netice almak için bazı testlere göndereceğim seni. Bizim en az bir ay misafirimiz olacaksın. Yatağın hazır. Günlüğü 500 liradan hesaplayacaklar. Sen rahat ol merak etme. Sana ilk olarak boru duhuli ile makattan temaşa (kolonoskopi) yaptıracağım. Ondan sonra gereğini görüşürüz.

Ey gidi günler hey. Daha önceleri bizler neler gördük bu ülkede. Memleketin tamamı neredeyse maraz-ı ebabil (kuş gribi)olmuştu da, memleketin tamamına zorunlu aşı uygulanmıştı. Millet başına geleceklerden umurunda olmadan hayatın poposuna tekme atmamış mıydı? Müdafaa-i zeval ( aids) ile dünyaya bu ülkenin evlatları meydan okumuştu. Ya, davar- ül divane (deli dana) ne olacak. Millet kırıldı geçti. Şimdi ise dana etine bile hasret kaldık. Böyle giderse zaten yakında hepimiz efkar-ı mütemadi’ye kapılıp (depresyon), mecnun-i asabiyet (şizofren) olacağız.

 

Uyandım uykudan uyanmasını ama, hala şokunda olduğumu söylemekte yarar görüyorum. Yakında Afrika sıcaklarının etkisiyle beyin loplarımız eriyerek unutkanlık başlamazsa, Arap ülkeleri gibi sosyal yaşamımız ilerlemezse biz nelere gebeyiz ileride göreceğiz.

Cumartesi, 19 Ağustos 2017 13:13

Kilin iyisi burada beyler

Kilin iyisi burada beyler

Osmanlı tarihini merak edip okuyanlar bedesten çarşılarını bilirler. Oralarda halkın istediği her şey halk temin ediyordu. O yıllarda şimdiki gibi temizlik malzemeleri bu denli kaliteli ve teknolojik değildi. Hamamlarda kil kullanılır ve temizlik bu kil sayesinde sağlanırdı. Bedestende satış yapan esnaf, kilin iyisi burada diye bağırdıkça, halk hemen başına toplanır ve kil satışı pik seviyeye ulaşırdı. Kilin iyisi burada.

Yıllar önce nerede memleketin zenginleri. Sadece saray kazanır, saraya destek gider, halk ise olduğuyla yetinirdi. Günümüzde ise, halk yine fedakarlıklara katlanarak en iyi şekilde vergisini vererek, yaşama katkıyı sağlıyor. Olan kime oluyor derseniz, olan hem tüketici, hem üretici hem de kaderine razı biri olarak yaşamını sürdürüyor.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da kimin kar ettiği, kimin etmediği belirleniyor. Bu aslında büyük bir marifet gibi görülüyorsa da, asıl marifetin cambazlık yaparak üç kuruş ile bu ülkenin kaderini verdiği vergilerle sağlayan fakir halkın inanılmaz davranışı belirliyor. Bir kurumun köşe dönebilmesinin sırları aslında burada saklı olduğunu nihayet hepimiz gördük ve içimize sindirdik. Yani işin farklı yönü, kilin iyisi değil, kili satanda olduğu gerçeğine nihayet ulaştık.

Yıllarca merak ettiğim bir konu var. Bu konuyu zaman içinde yazılarımda paylaşıyorum. Her paylaşımımda ise, eskiden beri gelen bu husumeti bir türlü çözemiyorum. Kil ile vatandaş arası husumet bu. Kil inat ediyor iyisiyim diye, vatandaş da başka inatla hayır ben seni tüketirim diyor. Memleketin altı madenlerle dolu olmasına rağmen, bu güne kadar halen bağımlı kaldığımız enerjimizi bir türlü çıkararak şu halkı bir türlü rahatlatamadık ya ona yanarım. Çevremizde bulunan her ülkede doğal gaz var, biz hala kilin güzelliği peşinde koşuyoruz. Memlekette petrol var, paramız çok olduğundan çıkarmıyor, başkalarının cebine destek vererek tüketiyoruz. Madem bu ülkede bulunan bazı kurumlar bu madenleri bulamıyor, neden tasarrufa gidilmiyor. Bence bu madenlerle ilgili olan kurumlarda personel, araç ve harcamaları, kapatınca büyük bir potansiyel açığa çıkacak. Nasıl olsa vergisini ödeyerek biz ihya etmiyor muyuz? Daha ötesi var mı bu işin. Yani kil de bizim, satış da bizim.

Doğal gazı temin ettiğimiz ülkeler yanı başımızda ve güleç yüzleriyle bizleri seyrediyorlar. Hatta adeta sırıtıyorlar. Dünyada satılan doğalgazı biz ne hikmetse fiyatını düşüremiyoruz. Hatta kasamız dolsun diye ucuza alıp üzerine zarar ediyoruz diye yüksekten uçuyoruz. Kazanç katlıyor. Ondan sonra, devletin en önemli kurumu ortaya çıkıyor.

 

Bence devlet her gün bir başka kurumu yüksek kar olduğu düşüncesiyle daha fazla paraya yabancılara satabilir. Mesela kömürü tüketiciye zorlayacaksın, maliyetten daha fazlasına karla satacaksın, bir sene sonra TKİ ve TTK pik yapacak. En önemli kar elde eden kurum olarak görülecek. Daha sonra sat babanın oğluna. Bütün suları çamurla karıştıracaksın. Sonunda ski olan ve başına bulunduğu şehrin baş harfi gelerek örneğin Aski olan bir kurum suyu paralı ve güzel olduğu nedeniyle halka satacak. Bu zorunlu satış ve kazançtan da elde ettiği gelir ile en kazançlı kurum olacak. Seneye sat babanın oğluna. Kardeş işin iyisi hep bulunuyor. Kilin iyisi burada.

Çarşamba, 16 Ağustos 2017 13:21

Düşünceler beni tatmin etmiyor

Düşünceler beni tatmin etmiyor

Yeni havaalanı projesi gündeme geldiğinde, köşemde bu konuyu işlemiştim. Aklımda kaldığı kadarıyla, “bu ülkenin yeni alanlara ihtiyacı var. Yeni alanlar yapılınca, eskilerinin hükmü eğer ortadan kalkarsa bu konu farklı algılanır. Bunu halka izah etmek zordur.” Bu konuyu anlatmaya çalışırken, aynen stadyumların yenilenme konusunda da yaşanmış olması bana bugün nereden nereye geldiğimizin kanıtını oluşturuyor.

Stadyumlar yenilenme konusu devreye girdiğinde, İnönü stadının adının silineceği ve başka isimle anılacağını anlatmaya çalıştığımda, kimse sesini çıkarmadı. Peşine Vodafon Arena oldu çıktı. Bana ne bu isimden. Ben ülkemin değerleriyle anılan isimler istiyorum. Bu devlete hizmet eden biri olarak elbette Cumhurbaşkanının da adı bir yerlerde olacak. Ona sempati duyanlar, ona oy verenler de ismini yaşatacaktır. Fakat bu ülkeyi kuran ve bu ülke için canını vermekten esirgemeyen kişilerin adları bu tür yapılanmadan çıkarılması onur kırıcıdır.

Havaalanı konusu devreye girdiğinde, yaşlı bir amcamız ile caddede sohbet şansı yakalamıştım. Kendisi birkaç konuyu bana sormuş ve onun hakkında bildiklerimi anlatmaya çalışarak sorularını yanıtlamıştım. Daha sonra kendi siyasi düşüncesini sorduğumda, bana aynen şunu söylemişti. “Ben Tayyip Erdoğan’a oyumu vereceğim. Çünkü havaalanı yapıyor. Kendisine aynen şunu sorduğumu gün gibi hatırlıyorum. “Sizin evde siz veya ailenizden biri hiç uçağa bindi mi? Bundan sonra sizin uçak ile bir yere gitmeniz söz konusu mu?” cevap hayır oldu tabi ki. Şimdi orada yapılmaya başlanan ve bitmeye yakın zamanda insanların karşısına şu sorular çıkıyor. Havaalanı yapılırken, ne kadar ağaç kesildi? Doğa ne şekilde katledildi? Oradan kimler nasiplendi? Nasiplenenler kimlerdi ve eski göz aşinası olanlardan mıydı? Ne kadar para harcanacak? Ben bunları merak ederken, asıl başka konuyu düşünmüştüm o zamanlar.

 

Asıl düşündüğüm konu şudur. Orada yeni yapılacak havaalanı bence üçüncü havaalanı diye nitelendirilmemelidir. Neden diyecek olursanız, üçüncü havalimanı olabilmesi için diğer ikisinin hüviyetleri kalmak olmalıdır. Siz birini yaparken, diğerini yok ederseniz o zaman hiçbir hükmü kalmaz. Burada yapılmak istenenler, stadyumlarda olduğu gibi Atatürk isminin yok edilerek, başka isimlerle süslenen bir alan düşüncesidir. Burası değişik bir yapılanmaya, yani rezidans, site, yabancının keyifle beklediği rant olmayacak deniliyor. Olmasa da, benim içimden geçen yeni yapılacak olan havalimanı Atatürk ismini almalıdır. Ondan sonra burası kapatılarak ne şekilde isterseniz ona göre değişebilir. Bu milletin ağzından çıkacak söze göre ileride zaten burası bahsedilen biçimde kesin değerlenecektir. Önemli olan bu ülkenin değerlerinin yaşamasıdır. Amaç bu alanın yetmediği yönünde ise, çevresi istimlak edilerek genişletilebilirdi. Yoksa düşünceler beni tatmin etmiyor.

Salı, 15 Ağustos 2017 14:37

Felakete doğru gidilirken doğa

Felakete doğru gidilirken doğa

Ülkemde felaketler yaşanıyor. Son yaşanan yağışlar ve ardından gelen sel felaketi bunları doğrular nitelikte. Depremin ve selin gelişini insanların giyimine bağlayanlar bence konuları doğru etüt edenlerin aklıyla oynadıklarının açık kanıtı gibi görünüyor. İşin doğrusu bunların tamamının doğa olayı olması konusunda birleşsek de, doğa olayının çevrede yapılan dengesizliklerden dolayı hak iddia ederek ceza verdiğini görmemek en büyük aptallık olur kanısındayım.

Rant peşinde koşanların doğaya verdiği dengesizliklerin sonucu olarak ortaya çıkan ve doğanın intikamı olarak karşımıza çıkan bu hareketlerin tek sorumlusu insanlık alemidir. Doğanın dengesini şahsi çıkarlar için bozan bu insanlık, sonunda dağı taşı başımıza yıkmanın yollarını araya dursun, çevrenin bu kadar katledilişinin hiçbir örneğinin başka bir ülkede olmadığını kanıtlamak da o kadar zor olmayacaktır.

Çevre Bakanlığı verilerine göre yapılan çalışmaları görmemek, çevreye karşı duyarlı olmamakla eş değerdir. Geleceğimizin garantörü olan ormanlarımız, hiç uğruna yok ediliyor, birilerine peşkeş çekiliyor ve bunu gördüğümüz halde ses çıkarmıyorsak, burada en büyük suçlu buna göz yumanlardır. Çed raporlarına bakıldığında gerek görülmeden izin verilen pek çok sayıda ormanlık alan vardır. Bu alanlar birilerine enerji için verilirken, ÇED raporlarına gerek olmadığı, yani kısacası memleketin ormanının birilerine verilmesinde sakınca olmadığı anlamına gelmektedir.

Bu gün daha önce yapılmış olan HES çalışmalarındaki çevresel yaşama bakıldığında, doğanın harap edildiği, mevcut tabiatın eski dengelerinden tamamen uzaklaştığı, doğa yaşamındaki örtünün tahrip olduğunu görmekteyiz. Bu tür çalışmaların verdiği enerji, yapılan tahribattan daha az kazançlı olduğunun göstergesi ortaya çıkıyor. Yabancı ülkelerin verdiği raporlara göre, Hidro elektrik santralleri dışındaki diğer enerji üreten mekanizmalar, rüzgar ve güneş enerji sistemlerinin daha verimli olacağı belirtiliyor.

 

Ormanlarımızın katli devam ederken, şehirleşmelerdeki yanlış uygulamalar sonucunda, yeşil alanlar yerini betonlaşmaya terk ettiği gerçeğini geçen haftalarda yaşadık ve gördük. Sel felaketinin büyük olduğu ve insanların yaşamını etkilediği görüntüler, bundan sonra önemli tedbirlerin alınması gerektiğini bu işin müsebbibi kişilerce de dile getirilmesi, yapılan yanlışların kabulü anlamına gelmektedir. Bir yandan yangınlar, bir taraftan betonlaşma, bir taraftan da Çet raporlarıyla verilen olumlu izinler sonucunda doğa bizden öcünü almaya devam edecek.

Pazartesi, 14 Ağustos 2017 14:20

Şimdi Mersin limanı ya sonrası

Şimdi Mersin limanı ya sonrası

Türkiye’nin şu anki durumunu gördükçe, yıllar öncesine gidiyor aklım. O günleri belki birebir yaşamadım ama, okuduğum tarih kitapları ve değerli tarihçi yazarlardan edindiğim bilgilere göre, bu vatan çok büyük badirelerden geçerek, bu hale gelmiş. Osmanlı Devletinin çevresi İngiltere ve Fransa ile bu iki ülkenin sömürgesi devletler tarafından sarılmıştı. Çanakkale boğazına yığılan savaş gemileri boğazı geçerek İstanbul’u almak amacıyla başlattıkları bu savaş, Osmanlı Ordusunun başarılı paşaları sayesinde çok sayıda şehit verilmesine rağmen bu savaş kazanılarak tarihe geçmiştir.

Fransa ve İngiltere’nin savaş gemileri dışında onların sömürgesi konumunda olan Avustralya ve Yeni Zelanda, Kanada ve Hindistan ordusuyla da mücadele ettik. Bunları neden söylemek istedim? Osmanlı daha sonra yaşanan bir çok siyasi içeriğin ardından ablukaya alınmış ve sonunda tüm toprakları elden gideceği sırada ülkemiz küllerinden var edilerek, yapılan Milli Mücadelenin ardından Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır.

Anadolu’nun konumu ve siyasi değerleri açısından incelersek, bulunmaz hint kumaşı denilen güzelliklerin gerçeği konumundaydı. Halen ağzının sularının aktığı ve topraklarımızın büyük bölümünde soğuk savaşların getirisi olarak mücadelelerini sürdürmekte olan emperyalist devletler ve onların sürükleyicisi yani hamisi olan ABD, bu günkü konumu işte o zamanlarda sağlamak istediğinin kanıtı olarak karşımızda durmaktadır.

Özelleştirme kapsamında, Mersin Limanı Akfen Holdinge satılmıştır. Akfen daha sonra hissesinin bir bölümünü Fransız şirketine devretmiş ve günümüzde ise, hisselerinden daha büyük kısmını da Avustralya şirketine devrediyor. Madenlerimiz ise, İngiliz, ABD’li, Kanadalı şirketlere devredilmiştir. Dünya rezervinin çok büyük bölümüne sahip olan Bor madeni başta ABD olmak üzere yabancıların eline geçerek umutlarımızı karartmıştır. Daha bitmedi ve devamı halen geliyor. Ganalı, Malili, ABD’li İngiliz şirketler altın madenimizi ele geçirmek için mücadelelerinden başarıyla çıkıyorlar.

Bankalarımız neredeyse tamamı yabancıların elinde. Ulaşım ve ulaştırma hizmetlerinin büyük bölümü yabancıların eline geçerek onlara hizmet ediyor. Kilit noktalarımız hiç kalmadı. Gizli olan tüm yerler ya satışa konularak, ya da yıllarca bize düşman olup, şirin görünen ve ülkemizi soğuk savaşla ele geçirmeye çalışanlara destek veren vatan hainlerinin büyük destekleriyle elimiz kolumuz bağlandı. İhanet noktasında başarı elde edenler, ya Amerika’da veya başka bir ülkede yaşamını sürdürerek, ihanetin bedelini sevk ve sefada geçiriyorlar.

 

Şöyle bir geriye bakarsanız nereden nereye gelindiğini ve ne amaçla burada olduklarını göreceksiniz. Bir zamanın ağızlardan akan suyun bedelini şimdi ülke olarak vermekteyiz. Başımıza umarım daha kötü şeyler gelmez. Şayet gelirse kendimiz müdafaa edeceğimiz bir tesis bile elimizde kalmayacak.

Cumartesi, 12 Ağustos 2017 15:36

Ya­zar­lar fes­ti­va­li ar­dın­dan

Ya­zar­lar fes­ti­va­li ar­dın­dan

So­nun­da 13. Didim Ya­zar­lar Fes­ti­va­li­ne ka­tıl­ma şe­re­fi­ne eriş­tim. Neden şeref duy­du­ğu­mu an­lat­mak is­ti­yo­rum. Son yaz­dı­ğım ki­ta­bım Ata­türk Dev­rim­le­ri­ne Bakış ile ka­tıl­ma­yı dü­şün­dü­ğüm fik­ri­min ar­dın­dan, en büyük zevki ya­şa­dı­ğı­mı bir kere daha vur­gu­la­mak­tan haz alı­yo­rum. Kı­sa­ca fes­ti­val ak­şa­mı stant çev­re­sin­de ya­şa­nan ha­re­ket­li­lik ve ora­da­ki ka­la­ba­lı­ğın ver­di­ği okuma kül­tü­rü­nün zev­ki­ni gör­mek bile in­sa­nı faz­la­sıy­la duy­gu­lan­dı­rı­yor dü­şün­ce­sin­de­yim. Oku­yan bir top­lum­dan asla zarar gel­mez dü­şün­ce­le­ri­ni idol ola­rak ken­di­me örnek tut­tu­ğum apa­çık or­ta­da­dır.

Son ya­şa­nan si­ya­si ça­lış­ma­la­rın ar­dın­dan, hal­kın büyük bir kıs­mı­nın si­ya­si­le­rin yap­tı­ğı ay­rış­tır­ma po­li­ti­ka­la­rın­dan ra­hat­sız ol­du­ğu­nu gör­düm. Gen­cin­den yaş­lı­sı­na, ka­pa­lı­sın­dan açı­ğı­na kadar her ki­şi­nin, stant­ta ki­ta­bı­mı eline ala­rak, arka ka­pa­ğın­da­ki özeti bile okur­ken zevk al­dı­ğı­nı ve bana böyle bir kitap için te­şek­kür et­ti­ği­ni duy­mak bile en kut­sal gö­re­vim ola­rak ni­te­li­yo­rum.

Arada bir at göz­lü­ğü ile ba­kan­la­rı gör­dü­ğü­mü iti­raf et­mem­de yarar var. Özel­lik­le ya­şa­nan­lar­dan sı­kın­tı du­ya­rak, için­de­ki is­ya­nı stan­dım­da bana an­lat­ma­ya ça­lı­şan çağ­daş ba­ya­nın, hiç nefes al­ma­dan ko­nuş­ma­sı, ne denli st­res­te ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­tay­dı. Bu st­re­sin olu­şu­muy­la or­ta­ya çıkan fi­kir­le­rin için­de, her şeyi yi­tir­di­ği­nin ve artık umu­du­nun hiç kal­ma­ma­sı beni faz­la­sıy­la üz­dü­ğü­nün ka­nı­tıy­dı. Ken­di­si­ne az da olsa bu kay­gı­la­rı­nın ol­ma­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni, kay­gı­la­ra ka­pı­la­rak çağ­daş yaşam tar­zın­dan ödün ve­re­ce­ği­ni an­la­ta­rak, ra­hat­lat­ma­ya ça­lış­sam da ba­şa­rı­lı ola­ma­ma­nın üzün­tü­sü­nü az da olsa ya­şa­dım.

Sa­de­ce bu değil. Bir orta yaşlı erkek oku­yu­cu­nun ya­nı­ma yak­la­şa­rak, par­don bu­ra­da Yaşar …. Ki­ta­bı var mı diye sor­ma­sı bana en­te­re­san geldi. Bi­le­mi­yo­rum be­ye­fen­di ama bu­ra­da bakın benim ki­tap­la­rım du­ru­yor, onu siz gö­rev­li­le­re veya ki­tap­çı­la­ra so­ru­nuz. Lakin bu­ra­sı ya­zar­la­rın kendi ki­tap­la­rı­nı im­za­la­dı­ğı bir et­kin­lik­tir di­ye­rek gön­lü­nü almış olsam da, te­şek­kür bile et­me­den stant­tan ay­rıl­ma­sı benim ilgi oda­ğım oldu.

Yine başka bir oku­run, bu ki­tap­la­rı yaz­dı­nız da ba­şa­rı­lı ol­du­nuz mu diye çı­kış­ma­sı, bir anda ken­di­mi suçlu gibi his­set­me­me yetti ve arttı. O anda bir sav­cı­yı ara­ya­rak ben suç­lu­yum ifa­de­mi alın di­ye­sim geldi. Yaz­dı­ğım kitap Ata­türk ol­ma­sa bunu ha­ki­ka­ten o şahıs ra­hat­la­sın diye ya­pa­bi­lir­dim. Aynen ko­nuş­ma­sın­da şun­la­rı söy­lü­yor­du; “Yaz­dı­nız da ne oldu. Sanki sizi an­la­dı­lar. Bu kitap keşke her­kes ta­ra­fın­dan okun­sa, bu hal­le­re düş­mez­dik. Mem­le­ket elden gi­di­yor. Mem­le­ke­ti ta­ma­men kara bu­lut­lar sar­mış. Mem­nun mu­su­nuz?” Şaş­kın­dım o anda. Dilim da­ma­ğım ku­ru­du. Ba­yı­la­cak gibi ol­du­ğu­mu his­set­tim. Sı­ra­nın bana gel­di­ği­ne ina­nı­yor­dum o anda. “ De­ğer­li dos­tum, biz­ler bu ki­tap­la­ra emek har­ca­ya­rak yaz­dık ve bu hale ge­tir­dik. Sıra siz­ler­de ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Bu veya başka bir ki­ta­bı siz­ler oku­ya­rak biz­le­re des­tek ve­re­rek hal­kın ay­dın­lan­ma­sı­na katkı sağ­la­ya­cak­sı­nız. Bu sa­ye­de, biz­ler ve siz­ler bu ül­ke­nin tam bir Ata­türk dü­şün­ce­sin­de kal­ma­sı ve tam ba­ğım­sız ola­bil­me­si­nin yolu bu­ra­dan geç­mek­te­dir. Buy­dun ben size ki­ta­bı­mı im­za­la­ya­yım. Siz de oku­yu­nuz. Daha sonra gö­rü­şe­lim.” Bu söz­le­ri­min ar­dın­dan ar­ka­sı­na bak­ma­dan ay­rıl­dı­ğı­nı gör­düm.

Yine başka bir bayan ise, yan stant­ta do­la­şır­ken, gö­rev­li ba­ya­nın bu­yu­run ya­za­rı­mız im­za­lı­yor sizde be­ğe­nin söz­le­ri­ne, ben bun­la­rı oku­dum di­ye­rek benim bu­lun­du­ğum stan­da doğru ha­re­ket­le­nin­ce, aynı gö­rev­li, ha­nı­me­fen­di o halde bakın Ata­türk ile il­gi­li kitap var bunu alın de­di­ğin­de, ko­şa­rak ora­dan uzak­laş­tı­ğı­nı gör­düm. Bun­la­ra rağ­men böyle bir et­kin­li­ğe im­za­sı­nı atan başta be­le­di­ye yet­ki­li­le­ri, Kül­tür müdür sayın Oskay ve or­ga­ni­za­tör sayın Kan­de­mir’e te­şek­kür­le­ri­mi su­nu­yo­rum.

Perşembe, 10 Ağustos 2017 15:23

Kimse üzerine düşeni yapmadı

Kimse üzerine düşeni yapmadı

Herkes menfaatleri doğrultusunda iş yapmaya kalkıyor. Ne zaman menfaatperest duygularımızdan arınırsak, o zaman yapıcı olarak bu ülkeyi insanlara anlatabiliriz. 30 Ağustos tarihi iyi ki var olmuş. O gün gelince içimizdeki duyguların kabardığını görebiliyoruz. Keşke bu duygular hep kabarsa da bizlere bu ülkeyi emanet eden dahi insanı hep hatırlayabilsek.

Kitabımda da bahsettiğim gibi, Atatürk’ü hep farklı yönleriyle bize anlattılar. Onun çocukluğunda tarlada karga kovaladığını anlatan ve buna benzer sosyal içerikleri anlatan konularla Atatürk’ten bahsettiler. Atatürk’ün sosyal yaşamından hiçbir kesit bu güne kadar görmedim. O çok iyi bir askerdi. Asker olduğu dönemlerde çok iyi taktiklerle ve stratejiler yaratarak bir çok savaşta başarı elde etti. Ulusun yoktan var edilmesindeki, ileri görüş ve stratejileri olmasaydı, bu hale nasıl gelebilirdik. Özellikle sormak isterim ki, bundan 79 yıl önce hayatımızdan ayrılan deha insan, yaptığı söylevlerinde, sadece günümüzü değil, ileriki yüzyıllar hakkında da fikir verdiği ve bu fikirlerin bir bir gerçeğe dönüştüğünü görebiliyoruz.

Çağdaş bir ulusun, ayakta kalabilmesinin en önemli unsurunun kültür ve okumaya bağlı olduğunu vurgulayan Atatürk, bu sayede ulusal birlik ve onun içinde bulunan eğitim sistemindeki çağdaşlık en önemli konulardan biri olduğunu vurgulamıştır. Günümüzde sıkıntı nerede diye sormaya bilmem gerek var mı? Başta kendisini çağdaşlıkla öne çıkaran, ben bu ülkenin aydın kişisiyim diyenlerin insanlara bu özellikleri anlatması gerekirdi diye düşünüyorum. Bizim aydın denilen kesimimiz ne yaptı diye söylemek istediğimde, sadece oturarak önemli günlerimizde ona sahip çıkarak, onu çocuklarımıza anlatmaya çalıştık. Hatta onun kişiliğini ticari birer obje altına alarak üzerinden para kazanması iyi becerdik.

Hatanın en büyüğü bizde diyorum. Biz bunca zaman içinde sosyal bir kişiliğe sahip olan Atatürk’ün sosyalliğini anlatamadık. Atatürk’ün dine karşı bakış açısını anlatamadık. Bunu özellikle anlatsaydık, anlatabilseydik, şimdi onun fikirlerini çürütecek sahte dindarlara bu yol açılmamış olacaktı. Sosyal yaşamda gelişmiş ülkeler gibi yaşama biçimi seçen entelektüel kişilere biz onun sosyalliğini ve gerçek yaşamını anlatabilseydik, günümüzde vatanını ve çağdaşlığı satan vatan haini olmayıp, kendi fikir ve düşüncesine destek veren aydın olacaklardı.

 

İş sadece ben aydınım demekle asla olmuyor. Aydın olabilmek, sadece düşüncelerle gerçekleşmiyor. Aydın olabilmenin önemli özelliklerinden biri ise, çok okumak ve karşısındaki kişiye saygı duymaktan geçiyor. Biz bu saygıyı duymadık. Kişileri işimiz geldiğinde ezerek, kendi sosyal anlayışımızla onlara yeni düzendeki oligarşik yapılanmaya çanak tuttuk. Onlar da fırsattan dolayı birilerince eğitildi ve günümüzdeki ona karşı yapılan saldırıları şimdi seyrediyoruz. Bunların destekçileri kim diye sormaya gerek duymuyorum. Daha önceki makalelerimde de dile getirmiştim. Atatürk’ün geleceği yıllar önce görebilen bir deha olduğunun ispatına da gerek olmadan, onun gerçek yönünü anlatamadık ve bunu başarıya koyanlar emperyalizmdir. Bu gün Atatürk’ü tam tanıyamayan bir toplum varsa, bunun nedeni emperyalizmin, 1947 sonlarına doğru harekete geçip, eğitimin o tarihlerdeki göz bebeği olan, köy enstitülerinin yardım umuduyla iptal edilmesini sağlayan başta ABD olduğunu biz değil, cümle alem biliyor. Marshall yardımlarıyla elimizi kaptırdığımız yıllardan sonra günümüzde kolumuzu bile geçtiğinin kanıtıdır yapılanlar. Şu an onun ne yapmak istediğini öğrenmenin tam zamanıdır ki, geleceğimizi az da olsa teminatında faydamız olabilsin.

Çarşamba, 09 Ağustos 2017 14:34

Bilirkişi önem kazanmaya başladı

Bilirkişi önem kazanmaya başladı

Bu ülkede bilirkişi olmak için öyle fazla okumaya gerek yok. Bu işin örnekleri gittikçe artıyor. Adam su kanalında boğuluyor, ailesi mahkemeden bilirkişi istiyor, gelen kişi su tesisatçısı olabiliyor. Su tesisatçısı kişinin diyeceği sözlerden biri, beyim buraya dışarıdan su karıştığından gelen su miktarında artış sağlayarak boğulma nedenini arttırmaktadır. Başka ne desin?

Memleketin içi aynen çorba gibi olunca, dışarıdan getirilen göçmenlerle birlikte, bilirkişilik hizmetinde de torbalamalar başladı. Sadece çorbacının çorbayı tabağa koyduktan sonra içine yemeğin içindeki yağı üzerine koyması kadar acayip. Adamdan mercimek çorbası istiyorsun, mis gibi mercimek çorbasının üzerinde kırmızı renkli yağ tabakası var. Bu ne diye soruyorsun, beyefendi üzerine yemek yağı gezdirdim. Ulan ben isteseydim çorba yerine yemek suyu getir derdim. Bu çorba değil karma yemek olmuş. Bu işin bilir kişisi bu esnaf olsa yandı ortalık. Sayın hakimim, bu adam çorba yerken içindeki yağlara bakmak lazım. Yağ oranı ile su oranı acaba eşit mi? Eşit değilse, yağın üste çıkması nedeniyle, çorbanın suyunun bu işte günahı yok bence. İlk olarak işe karışan yağdır.

Yağdan konu açılmışken işin başka tarafında asıl yağdanlıkların çoğalmasıdır. Mesela sayın Terim’in olayında konusu geçen pideci için, neden devrede olduğunu kime sormak gerekir. İlk olarak pideci ile kebapçının ortak oldukları noktaları incelemek gerekiyor. Pideci eğer kebapçının yerine göz dikmişse, bu işin bilirkişi yönü elbette ki pideci tarafından oluşacaktır. Boşuna mı pideci oldu kardeşim. Birde işin başka yönü var ki, yürek yakıyor. Parkeci var ortada. Parkeci bilirkişilik yönü nereye kadar uzanıyor anlamak gerekiyor. Ben hakim olsam mesela, parkeci ile istifa etmesi halinde yine tazminatı hak edebilen için başarı ödülü olarak görülüyor. Buna göre işin parkeci yönüne bakardım. Ne hikmet acaba diye. Neyse bu hukukun işi.

İstanbul’da yaşanan ve kısa sürede ortalığı savaş alanına çeviren geçen haftaki doğa olayına fikrini söyleyen şeyhler sayesinde kısa zamanda açıklık geleceğine umudum var. Şimdi herkesin bildiği gibi, İstanbul nüfus olarak en büyük şehir olunca, oradaki sosyal yaşamda da sevişmeler çoğalıyor. İster istemez bu sosyalliğin artması sonucunda yıkımın fazlalığı işin ciddiyetini etkilemektedir. Aslında her işin bir mantıksal yönü vardır. Doktora gerek olmadan yapılacak çok güzel ve etkili kürler var hayatta. Ayak parmağınız mı ilcildi, çok basit. Öyle doktorla falan uğraşarak para dökmeye gerek yok. Bir dostum var işi yarım saat gibi seansta hallediyormuş. İki okuma, bir üfleme ve ardından parmağını boşlukta sallayarak dua etme işi çözüyormuş. Ben onun yalancısıyım.

 

Nüfusunun % 86’sı Müslüman olan bir ülkede, Müslümanlığı öğretmek kadar abes bir şey olamaz. İnsan bildiğini bile sırf bu hurafelere kızarak yapmamaya başlar. Şimdi insan merak ediyor. Bunu kalkıp da gazete köşelerindeki bilirkişilere sorarak kendimizi rezil edecek değiliz ya. Ne yapacağız? Bu işi gizli ve özel olarak yapacağız. Türk medeni kanununa göre, evlilik akitlerinin çağdaş toplumlarda olduğu gibi ele almayıp, imamlara verdiğimizde işin cılkını çıkarmamız işten bile değil. Peki biz bu durumlarda yaşayacağımız sorunları yine imamlara mı soracağız? Hoca efendi, benim bir sorunum var. Ben eve geç geliyorum, fakat eşim….. yok be kardeşim olmaz böyle iş. Hoca bırakın işini yapsın. Gerçi işi fazla olmayan din görevlileri olunca, aldıklarını hak etmeleri için yapılan bir uygulama diye düşünmüş olabilirler. Günde beş vakit ezan oku. İki ölüye pamuk tık. Onu mezarında herkes gittikten sonra telkin et. Başka? Topu topu üç saat. Gerisi görev yerinin bahçesinde sohbet ederek siyaset yap. Al sana din ile devlet işlerinin durumu.  Bilir kişi işte burada önem kazanıyor.