22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 26 Temmuz 2017 14:18

Yüzmeyi öğrenin yeni havuzlar geliyor

Yüzmeyi öğrenin yeni havuzlar geliyor

Bu millet bu işin içinden nasıl çıkacak merak içindeyim. Artık hem çalışanın hem de emeklinin yaşamak için hali kalmadı. Yaşam savaşı verenlere resmen artık ölümü hak ettiği söylenmeye başlandı. Şifahen de olmasa artık anlaşılır yanı bu şekilde. Defalarca yazdığım bir konu var. Bu konu ne benden bıktı, ne de ben onsan bıktım. Zorunlu trafik sigortası konusu araç sahiplerini iyice gerdiğini düşünüyorum. Meclisin ileride daha fazla çalışamaz hale geldiği dönemi düşünemiyorum. Ben günümüzden söz edeyim en iyisi.

Günümüzde kabul edilen torba yasalarla her gün bir yenisi ile köşeye sıkışan yine dar gelirli oluyor. Az önce bahsettiğim ZTS zorunlu trafik sigortasında havuz sisteminde bakalım kaç kişi boğulacak göreceğiz. Fazla değil % 30 civarında bir zammın geleceği umutların kararmasına neden olacağının habercisi niteliğini taşıyor.

Zaten bu haliyle el değil bütün vücudu yakan, ödeyeni kangren eden bir bedel var ki, bunun önüne kim geçecek, nasıl bu iş adam edilecek ne bilen var, ne de bu işe çare olacak biri. Osmanlı dönemindeki gibi saray ne derse o olurdu. Hiçbir farkımızın kalmadığını ise günümüzde görmekteyiz.

Bana çok enteresan geliyor. Ülkedeki araç sayısıyla, kaza yapma oranları karşılaştırıldığında, devletin hatta sigorta şirketlerinin kasalarına felaket düzeyde bir para akışı sağlanıyor. Binlerce araç her yıl trafiğe çıkıyor, bunun karşılığında kaza yapma oranı ise araba sayısına göre devede kulak. Bununla beraber her bir araçtan alınan bedel ile ülke yeniden kurulacakken, halk açlık ve eziyetin yanında bir de bu külfeti düşünüyor. Diyecek söz yok.

İşin sonu nereye varacak merak ediyorum. Ben bu vatanın evladı olarak bunca eziyet çekerken, dışarıdan gelerek keyfi sefasında olanlar ise, benim yaşadıklarımın milyonda birini yaşamıyor. Onlar için her şey bedava denilecek kadar iyi ve neredeyse ülkemiz onlar için adeta Londra, Paris gibi iç açıcı.

Bundan sonra olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum. Babadan kalma arsası veya evi olanlar veraset vergisini bile artık ödeyemez hale gelecek ve belki de varını yoğunu terk etmek durumunda kalacaklar. Şimdi bunlar neden oluyor ona göz atmakta yarar var.

 

Bunların olabilmesindeki en önemli faktör, dış kaynaklı çok uluslu ülkelerin yaşam tarzlarıyla alakalı olmalarıdır diye düşünmekteyim. Düşünmeye de gerek duymuyorum. Üzerine basa basa söylüyorum. Amerika kendi çıkarlarını ortaya koymak adına giriştiği, devletlere demokrasi getirmek istemesinin altında yatan bu bahsi geçen konular sayesinde olan bu halka olduğunu cümle alem biliyor. Bizleri rahat bıraksalar aslında bu ülkeye yetecek hem para hem de geçim için gerekli doneler var. Ama nerede?

Salı, 25 Temmuz 2017 14:28

Nerede beleş orada yerleş

Nerede beleş orada yerleş

16 Temmuz günü evden çıkıp şöyle bir dolaşmak istedim. Ataşehir’den otobüse bindim ve hareket ettik. İki durak sonra bir bayan yolcu kaptana seslenerek, güzergahı sordu. Kaptan oradan bu aracın geçmediğini söyledi. Daha sonra bayan yolcu, araç ücretsiz mi bugün diye sordu. Kaptan ücretsiz dediğinde, neyse binelim bari, oradan da başkasına binerim diyerek, gitmek istediği yerin tam tersindeki otobüse bindi. Bizim milletimiz alışmış bir kere beleşe. Nerde beleş orda yerleş.

15 Temmuz  2016 tarihinde yaşanan kalkışma sonucunda yanan canımız ve şehitler için yapılan törenlerde, 15 ve 16 Temmuz tarihlerinde toplu taşıma bedava yapıldı. Deniz ulaşımı da olmak üzere tüm yerlere insanlar bedava olarak kart basmadan seyahat ettiler. Bir dakika daha bitmedi. Öyle otobüste seyahat bedava diye hemen binmek yok. Bindiğinde kartını basıyorsun. Ondan sonra bedava. Bu, şu anlama geliyor. Her ne kadar iş bedavaysa da, ücretsiz gözüken ekran sizi bedavadan taşıyor ama, her kart basan kişi sayısı makinede çıkıyor. Bunu belediyeye götüren kaptan veya otobüs sahibi bedelini devletten alıyor. Yani vatandaşa bugün beleş görünen bu uygulama aslında devletin kasasından çıkıyor. Benim akıllı insanım ise beleş diye neredeyse Kartal’dan binip, Avcılar’a kadar seyahat edecek. Bu fırsat kaçar mı? Bu paralar senin, benim her kişinin cebinden çıkıyor. Bizim verdiğimiz vergilerden çıkıyor. Birde işin ilginç yanı var. Bedava diyerek akın akın toplu taşıma araçlarına binenlerin hepsi anma törenine katılsa gam yemem. Bir gün önce yani 15 Temmuz günü de Kadıköy’den Eminönü’ne şehir hatları vapuruyla geçtiğimde gemiler neredeyse nefes alamayacak derecede ağzına kadar doluydu. Görevliye hayrola bu ne hal dediğimde, abi bugün bedava dedi.

Gazetelere yeni geçen bir haberde, bizim bir numaralı dostumuz olan Azerbaycan, bize verdiği petrole büyük ölçüde zam yaptığını duyurmuş. Bunun kılıfı hazır gibi görünüyor. % 3 bile zam yapsanız, İstanbul’daki değil iki gün, bir aylık bedava harcamanın kat kat karşılığını vatandaşın cebinden söküp alırsınız.

 

Gelelim işin başka ciddi konusuna. GSM şirketlerinden biri, ki ismini vererek reklam etmek istemiyorum, anlayan zaten anlamıştır, bu günler için alanlara bedava internet yerleştirdiğini, abonelerine ise bedava internet kullandırdığını duyurdu. Ne kadar güzel. Aslında bu delikanlılığı vatanını seven herkese her zaman yapması gerekirdi. Ben de bir abonesi olarak yediğim kazıkları henüz çıkaramamışken, abonelerini hep yonulacak kaz gibi görmüştü. Sadece bu değil, tüm şirketler aynı görüyor. Avrupa’nın her yerinde telefon kullanmak bedava veya çok cüzi olmasına rağmen, bizde ise insanların cebini değil neredeyse kalbini çıkaracak derecede. Keşke bu güzelliği yaparak abonelerine destek verecekse, benden tavsiye, önümüzde 30 Ağustos, 29 Ekim, 10 Kasım var. Daha sonraları için ben hatırlatırım. Aboneleri bari dostlarını arayarak bayramını kutlar ve dualarını alır bu vesile. Kaldı ki, bu ülkenin dini bütün insanlarına bayramlarında bile bu denli delikanlılık yapmadılar.

Pazartesi, 24 Temmuz 2017 13:53

Her türlü darbenin karşısındayım

Her türlü darbenin karşısındayım

Her yazımda bahsettiğim önemli bir konu var. Her türlü darbeye karşıyım. Bunu ben defalarca yazdım, anlattım ve her sefer yine tekrar ediyorum. Usanmadan bıkmadan da her sefer anlatırım. Kendini bilen, bu vatana saygısı olan, bayrağını seven sayan, en önemlisi ise Atatürkçü düşünen bir kişi asla darbeden yana tavır takınmaz. Bu mümkün değildir.

15 Temmuz günü, bir yıl önce yaşanan Fetö terör örgütünün yapmak isteyip de başaramadığı alçak darbe girişimi anıldı. Bir yıldır halen ben bu işin gerçeğini çözemedim. Genel kurmayımızın en önemli noktalarına sızmayı yıllarca başaran ve bahsi geçen bu gecede darbe girişiminde bulunan örgüt üyeleri dünyada alışılagelmemiş bir acemiliği sergilediler. Bu yaşıma kadar hiç istemesem de bir çok buna benzer girişimi yaşayan biri olarak şaşkınım. Böyle beceriksizliğin olması aslında iyi oldu. Ya becerselerdi ne olurdu diye de düşünüyorum. Aman ha aklımdan geçenleri düşünmek bile hoş olmasa gerek. Yani, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, parlamenter rejimin dünya lideri olan bu ülke kalkıp Amerika’dan sesini çıkaran bir imamın sözleriyle bu işte başarılı olacak. Ben inanamadım. Eğer başarılı olsalardı ne olabilirdi diye de kendimi sorgulamadan edemedim.

Düşünebiliyor musunuz? Bu ülkede bazı şeyler değişecek. Amerika’daki kişi başarının ardından ülkeye gelecek. Kısa bir zaman sonra, memleketin içine edecek bir çok detayı hallederek, ülkeyi farklı bir yönetime sokacak ve başına geçecek. Bir Cumhuriyet çocuğu olarak bu konuyu rüyamda bile görmek istemem. Peki ben sormak istiyorum. Memleketimizde siyasi düşünceleri bir kenara bırakalım. Başımıza dışarıdan gelebilecek bir durumda bu ülkenin tüm insanları aynı düşünebiliyor mu? Evet düşünüyor. Bunu daha önce hep beraber yaşadık. Bunu Kıbrıs barış harekatında da yaşadık, başka durumlarda da yaşadık. Böyle buna benzer başka bir konuyla karşılaşırsak yaşar mıyız? Tabi ki yaşarız. Bu vatan sevgisinin verdiği bir önemli reaksiyondur.

 

Yaşananların bu ülkeye zarar verebilmesi için geçmiş yıllarda yapılan kumpaslar herkes tarafından biliniyor. Bunu iktidar da muhalefette, onlara oy veren her seçmen de, onların oy vererek kendisini temsil eden her vekil de bu işin kumpas ile yapılarak, devletin en mahrem yerlerine girildiğini herkes biliyor. Bu nedenledir ki, ülkemizin kendi insanının başına bomba yağdıranlarla, mağdur edilenler aynı kefede asla tutulamazlar. Bu ülke için mücadele eden ve tüm ülkelerden farklı ve disiplinli bir ordumuz varken, neden içlerine kadar girilerek bu hale getirildiğinin umarım herkes farkındadır. Sadece bu değil, bütün önemli noktalara kadar inilerek yaşatılan bu korkunç girişim sadece muhalefeti değil, iktidardakileri de tedirgin etmiş, hatta Cumhurbaşkanlığına da yapılmış olan bir tehdit olarak görülmüştür. Bunun bilinmesine rağmen hala ortada bir şeyler boşa konuşularak farklı söylemlerle insanların farklı düşünmesi sağlanıyorsa, sıkıntının başı buradadır diye düşünüyorum. Sonumuz hayrola.

Cumartesi, 22 Temmuz 2017 09:50

Hopa Çay Kooperatifi destek bekliyor

Hopa Çay Kooperatifi destek bekliyor

Ürünün kalitesi kooperatifleşmeden geçiyor. Neden böyle diyorum çünkü, kesinlikle bencillik olmayacaktır. Ürünün kaliteli ve uygun fiyata tüketiciye yansıması sağlanacaktır. Aslına bakılırsa ülkemizde kooperatifleşme olgusu çok eski tarihlere dayanıyor. Fakat sermaye sahipleri kendi kazanımlarını arttırmak ve tüketim maddelerinin en önemlisi ve fazla tüketimi olan maddeler üzerinde inhisar oluşturmak için bu sisteme pek yanaşmıyorlardı. Ya fazla kazanç elde edeceksin ya da yabancıyı ortak ederek, yabancı sermayenin gölgesine sığınacaksın politikası güdülerek, üretimin yavaşlamasına destek verildi. Bu tür çalışmanın tek sonucu, tüketicinin hem fazla bedel ile malı almasının yolu açılmış oluyor.

Bunların en önemlisini Hopa gerçekleştirmiş. Hopa çay kooperatifi kurularak, hem kendilerine üretimde kalite ve desteği bulmuşlar, hem de mallarını daha iyi ve halka direkt olarak pazarını sağlamışlar. En önemlisi ise, bu güne kadar devletin en önemli kurumu olan Çay-Kur için yapılacak olan yabancı sermayeye devri için yapılan çalışmaları kooperatif sistemiyle aşma girişimidir.

Şimdi herkes düşünebilir. Diyecektir ki, bir kooperatif bu işi nasıl yapacak? Sermayesi bir devlet kurumu kadar yetecek mi? Bu işin uhdesinden nasıl gelinecek? Yönetim kurulu yaptığı çalışmalardan bazı kesitleri paylaşarak kamuoyuna nasıl başarılacağını anlatıyor. Bu başarının sağlanması için, ilk olarak borçların ödenmesi ve işin devamının sağlanması gerekiyor. Bunu başarmak için ise, ulaşabildikleri yere kadar ürünlerini pazarlayabilmek olarak nitelendiriyorlar. Malları karşılığında başka ürünlerle değişime gidilerek destek sağlamayı ilk aşamada görev kabul ediyorlar.

Sloganları ise kendi ürünlerine kendi lezzetlerini katmış olmaları. Kısacası kooperatif üyelerinin kendi tarlalarındaki çayı toplayarak, kendi kurdukları fabrika da kendilerinin üreterek halka sunmaları kadar güzel bir şey olabilir mi? Aslında bunun önemi, hükümetin aldığı karar doğrultusunda Çay-Kur’un satışı sonucunda yaşanacak maddi ve manevi sıkıntılardan sonra kıymeti bilineceği görülüyor. Amaç ülkemizin her tarafına ürünlerini pazarlamak. Bu etapta başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, İzmir gibi illerimiz ve ardından da ülkenin tamamına ürünü göndererek Hopa çayı halka sunmaktır. 1950’li yılların başında başlayan bu kooperatif, maddi imkansızlıklar sonucunda borçlanarak işini göremez hale gelmiştir. Şimdi ise yapılacak çalışmaların ardından ilk olarak bu borçların yeniden nüksetmemesi için pazarın halk tarafından desteklenmesi gerektiği vurgulanıyor.

 

Kooperatif çalışanlarının tüketicilere güzel bir mesajı var. Ürettikleri çay için sosyal medyada bulunan adreslerine ulaşıldığında, istedikleri çayı adreslerine hemen göndereceklerini söylüyorlar. Adres internette var. Reklamı benden olmasın. Hopa çayı denemek isteyenlerin bir kere olsun denemelerini bekliyorlar. Sistem güzel bir sistem. Deneyip göreceğiz.

Perşembe, 20 Temmuz 2017 12:14

Ne zaman akıllanacağız bekliyorum

Ne zaman akıllanacağız bekliyorum

Bu ülkede kandıran kandırana. Hatta kandırılan ile kandıran arasındaki fark pek o kadar açık ara değil. Memleketin yarısı kandırmaya meyilliyken, diğer yarısı ise kandırılmaya meyilli gözüküyor. Ne istatistik yahu. Her şey sinsile yoluyla birbirini izlemekte. Sanki babadan oğula geçer gibi. Baba rahat etsin diye oğul kandırıyor. Eline geçirdiği doneleri bir kat daha yükselterek şirin görünmeye çalışıyor. Yoksa her şeyin bu kadar karanlık görünmesi imkansız.

Ülkemizde yaşanan ekonomik hareketlerin şişirilerek kamuoyuna sunulduğunu görmemek mümkün değil. Bu ülkenin ekonomisinden sorumlular, en üst idareciye bilgisini verirken işi daha yüksek boyutlarda anlatarak, biz ekonomide büyüdük imajı veriyorlar. Bu sözlerle piyasa bir anda hareketlenerek enflasyonun artmasını anında hissediyoruz. Bir ülkenin işsizliği yoğun seviyede ise, bunun büyüme ile bağdaşır yanının olmaması gerekiyor. Büyümenin getirisi varsa bu zaten milli gelire yansıması lazım. Verilen doneler zaten arttığından yana. Böyle olmakla birlikte vatandaşa yansıyan miktar ile büyüme hızının birbirinden zıt olduğunu görüyoruz.

Kısacası herkes koltuk savaşında. Aman ha koltuğum giderse ekonomim zarar görür düşüncesinde hareket ederek, kötümser tabloyu iyimser tabloya çeviriyor. Bu durumdan kurtulmamız için yapılması gereken en önemli iş, üretici toplum ekonomisi uygulamamız gerekiyor. Bu nasıl olacak? Bu işin net bir şekilde bizlere yansımasının en etkili yolunun, her alanda üretimin yapılmasından geçmektedir. Tüketici toplum zihniyetinin acilen terk edilmesi gerekmektedir. G20 zirvesinde Cumhurbaşkanının yaptığı konuşmayı herkes dinlemiştir. Enerjimizin derhal eskiye döndürülmesi gerektiğinin altı çizilmiştir.

Doğrusu zaten bu. Bizler ne yaptık ortada. Yıllarca bu ülkeyi kendi enerjisini üretmesi için verilen mücadelelerde, tamamen üretimi durdurarak dışarıdan alıma gittik. Kömür rezervlerimiz üst seviyede iken, bir anda Rusya ve diğer ülkelerden kömür ithal etmeye başladık. Maden sahalarımızı satarak özelleştirdik. Özelleştirmek bile yetmeyerek, yabancılara devrettik. Şimdi ne yapacağız? Eskiye döneceğiz. Onun hazırlığını yapıyoruz.

Memleketin her alanını alt üst ettik  ve sonunda kendi kaynaklarımızın gelişimde iyi sonuç doğuracağını söylemeye başladık. Bu iş aynen doların 15 Temmuz’un ardından ülkedeki spekülatif yorumları gibidir. Doların satışı için kıyametler koparanlar, vatandaşa sattırdığı doların yarısı kadar kendileri satmadılar. İşin içinde başta söylediğim o kandırmaca ile sözlerin içinde saklıdır. Biz yaptığımız tüm ithalat ve ihracatımızı dolar ile yapmaktayız. Bunun dışında bir hareket varsa insanları kandırmaktır. Biz üretmedikçe bu ülke asla iflah olmaz. Bizim tarlalarımız köylümüze açılmadıkça, köylümüze mazot desteği, Pazar desteği sağlanmadıkça bu ülkede hiçbir ürün ucuz hale gelmez. İşsizlikle mukayese edildiğinde ise, hep zararla kapanan bir ekonomi karşımıza çıkacaktır.

 

 

Çarşamba, 19 Temmuz 2017 14:35

Yurtta sulh cihanda sulh

Yurtta sulh cihanda sulh

Tam tamına 43 yıl geride kalan bir onur mücadelesinin yıl dönümüdür bu gün. Kıbrıs, bizler için vazgeçilmez bir yerdir. Adanın garantörlüğü yapılan antlaşmalar sonucunda Türkiye ve İngiltere’ye verilmişti. Ege ve Akdeniz gerek Türkiye gerekse Yunanistan için önem taşımaktadır. Stratejik bir alan olan bu bölgeye hakim olmak düşüncesi yıllar öncesine dayanmaktadır. Türkiye’de yaşanan tüm kitle hareketlerinin ve bu güne kadar yapılan her türlü darbe ve benzeri girişimlerin öncülüğünü yapan emperyalizm ve onun mimarı olan Amerika, mevcut olan yarayı dışarıdan kaşıtarak Yunanistan’ın Kıbrıs Rum kesimini harekete geçirmesiyle bölgede sıkıntılar baş göstermiştir. Kıbrıs’ta yaşayan Türk halkı büyük sıkıntılar yaşamaya başlamıştır. Yunan hükümetinin desteği ile, Kıbrıs Rum kesiminin lideri olan Makarios,u deviren Kıbrıslı Rumlar yerine Enosisi başa geçirerek, Kıbrıs’ın Yunanistan’a geçmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bunun üzerine dönemin Başbakanı olan Sayın Ecevit, İngiltere’de yaptığı görüşmelerden sonuç alamayınca, Türk ordusu Kıbrıs’a barış müdahalesi yapmıştır ve bu iki aşamalı müdahale sonucunda adanın bir kısmı Kıbrıs Türklerinin olmuştur.

Dünya dengelerini sağlayacağım diyerek binlerce kilometre uzaktan Orta doğu ve bir çok Afrika ülkesine müdahale eden Amerika ve yardımcıları, günümüzde bu kararlarını halen uygulayarak, bu8 şartlarda görüldüğü gibi Atatürk’ün Yurtta Sulh, Cihanda sulh sözünün tam tersi buraları karıştırmayı başarmıştır.

Siyasi yaşamın son haline baktığımızda, içler acısı bir konuyu yine Ege de görmemiz mümkün olmaktadır. Yunanistan 1995 yılında Birleşmiş Milletlerin nezdinde görüşmelerde, deniz hukuku sözleşmesini onaylayarak, karasularının 12 mile çıkardığını ve istediği zaman istediği şekilde kullanacağını açıklamıştır. 1985 yılında da aynı tarzda yapılan görüşte, yine konu gündeme gelmişse de, Türkiye’nin tavrı sonucunda sessiz kalınmıştır.

Ege adaları diye adlandırılan 12 ada, Lozan Barış Antlaşması gereğince İtalya’ya bırakılmıştı. Bu antlaşmalara rağmen Yunanistan Egedeki bu tür hareket tarzını devamlı sürdürmektedir. Buna rağmen Yunanistan, ege de bulunan bu adaların işgalini yaparak, oralara asker göndermiştir.  Zaman içinde kayalıklara ve adalara şov yaparak halen buralarda işgalin süreceği anlatılmıştır.

Yaşanan bu olaylar, bir gün farklı konumda ortaya çıkması endişe vericidir. Çok uluslu devletlerin, dünyada bir çok harita değişecek sözleriyle yola çıkılan ve yıllarca savaşların eksik olmadığı bölgelerde sürekli sıcak gelişmelerin yaşanması, beni endişelendiriyor. İleride devletler hukuku anlayışına göre başka farklılıkların çıkmaması konusunda uluslar arası saygınlığa bence çok ihtiyaç var.

 

İşte 1974 yılı da, bu gibi uluslar arası arenada oluşan bazı fikirlerin gündeme gelmesinin gereğidir. Yapılan müdahale yerinde ve hakkımız olarak yapılmıştır. 43 yıldır da bu bölgede yaşayan Türk halkı yapılan haklı müdahaleye bağlı olarak şimdi devlet konumunda yaşamaktadır. Anılması gereken işte bu haklı onurumuzdur.

Salı, 18 Temmuz 2017 10:32

Greve meydanı Fransa’nın simgesidir

Greve meydanı Fransa’nın simgesidir

Grev konusunun ne anlama geldiğini çoğu kişi bilmiyordur. Hatta bir çok kişi ise, grevi hükümete başkaldırma diye biliyor. Neredeyse grev yaptı diye işçi kitleleri topyekûn olarak hükümete başkaldırıdan terör suçlusu ilan edilecek. Aslına bakılırsa bu anayasal bir haktır. 1963 yılında anayasada yer alan kararlar sonucunda, işçi sendikalarının aldığı karar sonucunda işçileri greve davet edebiliyor.

Grevin ilk menşei ise, Paris’te bulunan Greve denilen bir alandan gelmektedir. Bu alanda toplanan işçiler, 1789 tarihindeki Fransız devrimi sonucunda elde ettikleri hakların kullanılmasının sonucunda dünyada bir çok ülkeye yayılan bir haktır. Grevin temel hak ve özgürlükler arasında sayılan ve demokratik toplumların, her türlü mesleğin korunması için uygulattığı ve anayasasına koyduğu bir sistemdir. Bizim anayasamızda da 1963 yılında alınan bu madde ile, işçilerin işveren ile çıkacak olan sosyal ve çalışma haklarının dengesi niteliği taşımaktadır.

İşin garip tarafı ise, ülkemizde anayasaya giriş tarihi elli yıl gibi bir zamana ulaşmakta olsa da, 1800’lü yıllarda Osmanlı dönemine dayanan bazı işçi haklarının süre geldiğini görmek mümkündür. Yani Osmanlı diyeceksiniz, fakat yaptıkları işleri benimsemeyeceksiniz. Bunda bile tezat oluşmuş.

İşçilerin grev hakkı olmadan, sosyal hakların kazanımı hiçbir işe yaramaz. Ayrıca da, grev hakkı olmayan bir ülkenin sendika hakları da yok anlamını taşır. İşçiler haklarını almak isteyecek. Fakat hakları yoksun kalacak. Bu hakları almak için kanunda yeri olan grev hakkını kullanacak. Sonuç ne, izin hakkı yok.

 

Konuyu sendikada görevli bir dostum ile konuşarak detaylı anlamaya çalıştım. Eleştiri odağının en önemli konusunu işçi liderlerinin bahsettiğini söylüyorlar. Bu yazıyı okurken önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Burada işçi sıfatında olan ve grev isteyen toplulukları siyasi görüş ile asla nitelendirmiyorum. Burada hak ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda, her düşüncede işçi olacaktır. İşçileri asla ayırmak mümkün olamaz. Dindarı, dinsizi, her türlü fikir benimsemiş kişi, ülkemizde bu haklara sahip olan siyasi düşünceli herkes, evlisi, bekarı, aklınıza ne geliyorsa hepsini kapsıyor. Başı kapalısından, başı açık olanına kadar her işçiyi kapsıyor. Bunlardan bahseden sendikacı dostum, olağan üstü hal uygulaması sonucunda, işçi haklarının bu haktan mahrum edilmek istendiğini söylüyor. OHAL bu, ne olacağı belli mi olur. Hak istemek için gidersiniz, evdeki bulgurdan olursunuz. Kısacası hak arama işi, medeni toplumların işidir demek daha doğru olacaktır.

Pazartesi, 17 Temmuz 2017 10:52

Bayrağın bir asaleti var

Bayrağın bir asaleti var

Suçu işleyen mi yoksa düşünen mi suçludur? Ben hukukçu değilim ama, suçun fiiliyata dökülmesi suçluyu ortaya çıkaran faaliyettir. Benim fikrim ve düşüncem benim suç işlediğimi kanıtlamaz. Bir insan olarak da, bunun mümkün olamayacağı sadece kendi kanunlarımızda değil, evrensel hukukta da belirtilmiştir. Buna göre Anayasamız belirlendiği 1921 yılından beri değişmeyen ilk dört maddesine göz attığımızda, üçüncü maddesi aynen şöyle demektedir. “Şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.”

Bu alıntımı her hangi bir yerden almadım. Zaten bilmekte olduğum bu maddeyi, T.C Cumhurbaşkanlığı internet sayfasından aldım. Tanım orada da böyle. Kısacası, Anayasamızın üçüncü maddesinde belirtildiği gibi, bayrağımızın şekli ve şemaili burada yazmaktadır. Efendim şimdi bunları yazıyor diye, kendini bilmez bazı densizler söze girip beni suçlu çıkaracaklardır. Sanki kanunu ben çıkardım. Türk Bayrağı Kanunu; kanun numarası 2893, kanun tarihi 22.09.1983, yayınlandığı resmi gazete, 24.09.1983 sayı 18171, yayımlandığı düstur tertip 5 cilt 22 sayfa 599, amaç; bu kanunun amacı madde 1.Türk Bayrağının şekli, yapımı ve korunması ile ilgili esas ve usulleri belirlemektir. Madde 2. Türk Bayrağı bu kanuna ekli cetvelde gösterilen şekil ve oranlarda olmak kaydıyla beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Bunlar kanunlar nezdinde kabul edilmiş olsa da, yapılan gözlemlerin her kafasına esen kişi ve kurumun farklı kullanma isteğidir. Biri aracının kaputuna takar ve elinde bira şişesi ile camdan nağra atarak keyif sürer. Bazısı ise aracının üzeri beyazken kırmızı ay ve yıldız nakşederek bayrak var gibi dolaşır. Bunlar tamamen cehaletin eseridir. Bayrağa olan saygı öyle cehaletle giderilmez. Bayrak şeklinde olduğu gibidir. Aracında Türk Bayrağı taşıyor, camdan iki metre sarkmış, yoldan geçen bayana laf atıyor. Buna eşek demek daha doğrudur fakat eşeğe karşı hakaret olur.

Bu ülkede yaşayan hiçbir kimse terörü desteklemez. Teröre hiçbir şekilde geçit vermez. Çocuğunun, eşinin, anasının, babasının kör bir kurşunla veya bombayla patlatılarak ölmesini istemez. Bu dinci de olsa dinsizde olsa aynıdır. 15 Temmuz 2016 tarihinde, ulusumuzu8n üzerine kara bulutları çöktüren terör örgütü, 249 vatandaşımızı öyle veya böyle şehit etmiştir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Bu anma törenlerinde konu siyasileştirilirse iş farklı duruma getirilir. Hiçbir gerekçeye dayanmayan ve resmi kurumlarca halka görsel olarak sunulan bayrak sevgisi böyle olmaz. Bayrak kanunlarda olduğu gibidir.

 

 

Cumartesi, 15 Temmuz 2017 10:10

Adalet yürüyüşü ve mitingin ardından

Adalet yürüyüşü ve mitingin ardından

Kimse bu kadar kalabalığın bir araya gelebileceğini tahmin etmiyordu. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan başlattığı adalet yürüyüşü adeta çığ gibi büyüyerek, İstanbul’a gelindiğinde elli bin gibi insan yoğunluğunun desteği görünüyordu. Buna neden gerek duyulduğunu anlatmama sanırım gerek yok. Parti gözetmeksizin başlayan bu tepki yürüyüşünde amaç, sadece ve sadece adalet eşitliği ve herkese gerekliliği anlatılmaya çalışıldı. Her türlü siyasi görüşe sahip, her türlü sosyal yaşama inananların bir araya geldiği ve desteklediği adalet isteğinin herkese bir gün lazım olabileceğinin vurgulandığı dünyaya iletildi. Bu duruma gelinmesindeki önemli unsurlardan biri, herkesin özlediği eşit hak ve adaletin olması istemidir. Biri kalkıp sokakta yürüyen birine sen bunu neden giydin diye darp edecek, biri kendi hukukunu kendisi belirleyecek, birileri kalkıp bu ulusun önemli değerlerine saygısızlık edecek ve karşılığında ceza almadan dışarı çıkacak, birileri ise ortada henüz delil yokken hapislerde tutulacak. Bunların tamamı bu yürüyüş ve ardından da mitingi getirmiştir.

Benim izlenimlerime gelince. Bu şekilde bir kalabalığı bu yaşımda ilk defa gördüğümü söylemek isterim. Böyle bir coşku ve istekli olan halk daha bu tür bir toplanmaya katılmamıştır. Benim katılımım Kadıköy’de başladı. Araç bulmakta fazlasıyla zorluk çektiğim sırada nihayet bir minibüse binme şansı yakaladım. Tanıdık dostlarımdan biri üç durak sonra inmemizi söyleyerek, metroya geçtik. Maltepe durağında indiğimizde, herkesin bir yöne yoğun bir şekilde akın akın gittiğini gördük. Hatta bir ara tereddüt ederek yürümekte olan bir gence sordum. “Pardon, bu insanlar kalabalık nereye gidiyor?” cevap beni rahatlattı. “Miting alanına abi. Bu gün adalet arayacağız.”

 

Alana ulaştığımızda coşkulu ve istekli halkın halaylar çektiğini, davul ve zurna ile coştuğunu gözlemledim. Sanki bir bayram havası esiyordu. Biz alana gelene kadar duracak yer kalmadığı gibi, çevre yolların tamamı hıncahınç doluydu. Ağır adımlarla ilerleyenlerin arkasından giderken bir ara sıkıntıya düştüğümü hissettim. Oflarken, başında adalet kasketi olan ve kafede ancak yer bulmuş bir genç kız bana elini uzatarak, “amcacığım yoruldunuzsa gelin ben yer veririm” diye söylediğinde gözlerimin dolduğunu hissettim. Alanın dışında sokakların, caddelerin, Maltepe sahilinin tamamen dolduğunu söylemekte yarar görüyorum. Yanlış görmüyorsam benim kendi gözlemimdir. Birilerinin sosyal medyada sayfalarını ele geçirerek, burada kalabalık yoktu, insanlar boş yere gelmişler gibi söylemlerin yanlış olduğunu, birilerinin bunu bilerek karalamak için yaptığını bile kanıtladık. Kısacası orada toplanan insan sayısı sadece alandaki coşkulu ve iki bin beş yüz gibi rakamlarla söylenen miktar olmayıp, sahilde bulunanlar ve çevresindeki kafe , bar, park, cami avlusu, çocuk parkı, dükkanlar, restoranlar gibi yerlerde oturarak, hatta caddelerde bekleyip Kılıçdaroğlu’nu restoran ve kafelerin televizyonlarından izleyenlerin tamamının büyük bir çoğunlukta olduğunu hatta bu çoğunluk dört milyonu aştığını görür gibiydim. Önemli olan buraya gelen değil, gönlünü hak ve eşitlikten yana olup, adaleti isteyenlerin günüydü. Grup dağıldıktan sonra Maltepe caddelerinin trafiğinin uzun bir süre tıkalı oluşu da zaten benim gözlemlerimi doğrular niteliktedir. Eşit adaletli bir yaşam diliyorum.

Perşembe, 13 Temmuz 2017 14:04

Terane hiç değişmeyecek

Terane hiç değişmeyecek

Merak etmemek için bir sebep bulamıyorum. Seçim öncesi ve sonrası ortaya çıkan gelişmeleri incelersek, yıllar öncesinden beri hep aynı terane. Seçime noktayı koyuyoruz. Peşine ertesi gün memleketin en önemli değeri elimizden uçuyor. Bu seferki referandum ise eskiyi aratmayacak düzeyde. Şarkılarda olduğu gibi, yattık kalktık uyandık, bir de baktık ki, bir başka değerimiz elimizden uçup gitmiş. Seçim öncesi aklımda hala. Terör bitecek diye halka sunulan çalışmalar unutulmadı. Terör hız kesmeden devam ediyor.

Hayır merak etmemek elde değil. Bir zamanlar tekstilin en önemli merkezlerinden biri olan Denizli, eski görünümünden çok uzaklaşmıştı. Şimdi ise aldığı sonuçlarla hayır diyerek düşüncesini ortaya koydu. Rize ise bu güne kadar düşüncesinden hiç taviz vermedi. Bir Karadenizli olarak çok iyi bilirim. Çayın taban fiyatından dolayı sıkıntı yaşayan yöre halkı, nedense seçimini hep iktidardan yana kullandı. Bu demokratik hak olsa bile, bir yandan yaşadığı sıkıntısını dile getirirken, bir yandan da desteğini sandıkta sürdürdü. Referandumda ise eskiyi aratmayacak görüntüyü ortaya koyarak, büyük çoğunlukta evet oylarıyla sandıktan başarıyla çıktı. Ertesi gün ise, çayın taban fiyatından daha farklı konuyla uyandı. Şimdi üreticinin yöredeki tek gelir kaynağı olan Çay-Kur satıldı. Hem de umulmadık birine. Aslında onu iyi tanıyan bir ülke konumuna yıllar önce girdik. Katar’ı daha önce verdiğimiz değerlerimizden iyi tanıyoruz.

Bu neden böyle diye hiç düşündünüz mü? Bu işin evet veya hayırla alakası hiç yok. Neden yok diye soranlar olabilir. Bu bir aba altından sopa göstermenin değişik bir yöntemi olsa gerek. Referandum bitti, bundan sonra biz istediğimizi yaparız düşüncesi hakim olaya. Sıra nerede diye düşünmek gerekiyor. Her sabah uyandığımda ürpererek kalkıyorum yataktan. Bu sabah acaba ne oldu diye.

 

Son yıllarda kaybettiğimiz değerleri incelersek, fazlasıyla ürkütücü boyutta olduğunu görüyorum. Şaşkınım ve bu şaşkınlığımı içimde yeşeren korku ile gözlemliyorum. Cumhuriyet döneminin başladığı yıllarda ülkeye getirilen çay üretimi yabancının eline geçiyor günümüzde. Toplumun neredeyse tamamının tükettiği çay artık yabancının elinde. Üstelik de biz çayı Katar’a veriyoruz, yerine dışarıdan ithal ediyoruz. Böyle bir tezat ömrüm boyunca görmedim duymadım. Memleketin madenlerini hiç uğruna zarar ediyor diye elimizden çıkarıyoruz. Hiçbir yenilenme bile söz konusu değil. Buna rağmen eskisinden daha fazla kar elde ediliyor. Bunun adı vatan topraklarının terk edilmesi gibi görülüyor. Bunca emeğimize yazık oluyor.