23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Perşembe, 13 Temmuz 2017 14:04

Terane hiç değişmeyecek

Terane hiç değişmeyecek

Merak etmemek için bir sebep bulamıyorum. Seçim öncesi ve sonrası ortaya çıkan gelişmeleri incelersek, yıllar öncesinden beri hep aynı terane. Seçime noktayı koyuyoruz. Peşine ertesi gün memleketin en önemli değeri elimizden uçuyor. Bu seferki referandum ise eskiyi aratmayacak düzeyde. Şarkılarda olduğu gibi, yattık kalktık uyandık, bir de baktık ki, bir başka değerimiz elimizden uçup gitmiş. Seçim öncesi aklımda hala. Terör bitecek diye halka sunulan çalışmalar unutulmadı. Terör hız kesmeden devam ediyor.

Hayır merak etmemek elde değil. Bir zamanlar tekstilin en önemli merkezlerinden biri olan Denizli, eski görünümünden çok uzaklaşmıştı. Şimdi ise aldığı sonuçlarla hayır diyerek düşüncesini ortaya koydu. Rize ise bu güne kadar düşüncesinden hiç taviz vermedi. Bir Karadenizli olarak çok iyi bilirim. Çayın taban fiyatından dolayı sıkıntı yaşayan yöre halkı, nedense seçimini hep iktidardan yana kullandı. Bu demokratik hak olsa bile, bir yandan yaşadığı sıkıntısını dile getirirken, bir yandan da desteğini sandıkta sürdürdü. Referandumda ise eskiyi aratmayacak görüntüyü ortaya koyarak, büyük çoğunlukta evet oylarıyla sandıktan başarıyla çıktı. Ertesi gün ise, çayın taban fiyatından daha farklı konuyla uyandı. Şimdi üreticinin yöredeki tek gelir kaynağı olan Çay-Kur satıldı. Hem de umulmadık birine. Aslında onu iyi tanıyan bir ülke konumuna yıllar önce girdik. Katar’ı daha önce verdiğimiz değerlerimizden iyi tanıyoruz.

Bu neden böyle diye hiç düşündünüz mü? Bu işin evet veya hayırla alakası hiç yok. Neden yok diye soranlar olabilir. Bu bir aba altından sopa göstermenin değişik bir yöntemi olsa gerek. Referandum bitti, bundan sonra biz istediğimizi yaparız düşüncesi hakim olaya. Sıra nerede diye düşünmek gerekiyor. Her sabah uyandığımda ürpererek kalkıyorum yataktan. Bu sabah acaba ne oldu diye.

 

Son yıllarda kaybettiğimiz değerleri incelersek, fazlasıyla ürkütücü boyutta olduğunu görüyorum. Şaşkınım ve bu şaşkınlığımı içimde yeşeren korku ile gözlemliyorum. Cumhuriyet döneminin başladığı yıllarda ülkeye getirilen çay üretimi yabancının eline geçiyor günümüzde. Toplumun neredeyse tamamının tükettiği çay artık yabancının elinde. Üstelik de biz çayı Katar’a veriyoruz, yerine dışarıdan ithal ediyoruz. Böyle bir tezat ömrüm boyunca görmedim duymadım. Memleketin madenlerini hiç uğruna zarar ediyor diye elimizden çıkarıyoruz. Hiçbir yenilenme bile söz konusu değil. Buna rağmen eskisinden daha fazla kar elde ediliyor. Bunun adı vatan topraklarının terk edilmesi gibi görülüyor. Bunca emeğimize yazık oluyor.

Çarşamba, 12 Temmuz 2017 10:03

Daha ne günlerimiz var

Daha ne günlerimiz var

Desenize kırmızı acı biberin değeri düştü. Tarımda yaşananlardan sonra, bir tek ayakta kırmızı acı biber kalmıştı. Son günlerde yaşananlar ile acı biberin de bu furyada nasibini aldığını görüyorum. Çocukken hepimize söylenen söz vardı. “Uslu durmazsan, yalan söylersen bak ağzına acı biber sürerim.” Sürsen ne olacak ki. Geçenlerde bir arkadaşım torununa kızarak, bak oğlum sakın ha ağzına acı biber sürerim dediğinde, cevabı bana çok enteresan geldi. “Dedeciğim biber acı değilse sakın sürme.”

Küfür eden vekiller artık para cezası ile cezalandırılacakmış. Arkadaşlar bu çok haklı ve adilane bir yöntem bence. Neden diyeceksiniz. Devletin kasası artık sos veriyor. Bu sos verme işini çözümleyen ve bizlere yeşillikleri sunan Katar zorda. Nereden gelecek yeşillikler. Bir yandan %49 zam vereceksiniz, diğer taraftan bunu kısmak için ne gerekir, bolca küfür gerekir ki, karşılığında biraz da olsa kesintiyle para kasaya girsin.

Hatta bu işin içinde çapanoğlu bile yatıyor. İktidar kanadı küfürün ne kadar çok söylendiği taktirde kasanın dolacağını hesap edecektir. Bunun için de iktidar milletvekilleri göreve fazlasıyla katılacaklardır. Konu açık ve seçik bana göre. İktidar milletvekili baktı ki, para akışı durdu küfür yok, biri kalkıp Atatürk’e laf atacak. Peşine muhalefet milletvekili basacak küfürü. Al sana para girişi. Ertesi gün biri kalkıp adalet için yürüyenlere vatan haini diyecek peşine bir küfür daha. Al sana para girişi daha. Ertesi gün başka bir konu ile gündem oluşacak. Peşine küfürler gırla gidecek. Bu senaryo sananlara hatırlatmak isterim. Bence düşünülmüş ve önceden hazırlanmış bir çalışmanın eseri bu iş.

Hani bütün vekillere zam yaparsınız ama, burada yapılacak kesintilere kendi parti vekilleri ses çıkarırsa işler sarpa sarabilir. En güzeli bu yöntem. Ver gazı peşine nasıl olsa birileri kalaylayacaktır. Sonra cezayı muhalefet ödediğinden de sadece vatan hainleri olan muhalefet vekilleri sıkıntı yaşayacaktır. Rüyamda görsem inanmazdım. Yaptık ve oldu.

Bereket vere bu mevzuat sadece vekiller için düşünülmüş. Bu ülkenin ne de olsa zenginleri sayılırlar. Ya vatandaşa uygulansa ne olurdu. Maazallah işler intiharlara kadar yol açardı. Adam aracında giderken, otoyolda sınır koyacaksın mesela. Bu yolda elli ile gideceksin diye. Eğer ülkenin yarısı kalaylamazsa şerefsizim. Hatta bazı fanatikler ortaya çıkarak, “sayın hakimim, ben yarın da bi,r şeye kızarak kalaylamak istiyorum. Siz iki günlük kesinti yapınız.”

 

Bence bu uygulamayı statlardan kaldırılmamalıydı. Orada en az kırk bin kişi bir ağızdan kalaylıyor. Kızması için sebebe de gerek yok zaten. Ver mehteri kalay hazır. Ne var yani hakem de kulaklarını tıkarsa bir şey olmaz. Ona da kazançtan ufak bir prim verildi mi hiç problem yok. Bankalara ver yetkiyi arkadaş, ilk olarak kredi versinler. Ondan sonra her gün telefonla arayarak sizin kredi borcunuz var ödemeniz lazım  hemen not alın diyerek arasalar, anında ülkenin yarısından kalay sesleri çıkar. Faiz bile almaya gerek yok. Banka verdiğini geri alır bundan da tamamen kar etmiş olur.Ne diyelim yeni buluşlara doğru. Biz yaptıksa olur.

Salı, 11 Temmuz 2017 13:12

Ülkemize demokrasi fazla geldi

Ülkemize demokrasi fazla geldi

Türkiye Cumhuriyet kurulduğunda meclisteki herkes elini kaldırarak, birlik ve beraberliğimizin simgesi olan ve halkın iktidarı olan Cumhuriyet’i çoğunlukla kabul etmişti. Bu gün ise gelinen durumun nereden nereye geldiğini gözler önüne seriyor. Ülkemizin her karış toprağı neredeyse işgal altındayken, o dönemin adıyla Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın kıskacına bağlanmışken, her taraftan bağımlı hale gelmişken kazanılan bu ülkedeki yeni yönetim şekli olan Cumhuriyet rejimi için tüm meclisin eli olur diyerek havadayken, halkın neredeyse tamamı ise gözyaşlarıyla bu olayı tasvip ediyordu. Tek kazanım Cumhuriyet olduğunu bu halk kabul ediyordu.

Bundan sonra Cumhuriyet vardı. Gelişmiş ülkeler gibi tüm hakların eşit olduğu, çağdaşlığın Avrupa devletleri gibi üst seviyelere taşındığı, adaletin eşit olarak her vatandaşa hitap ettiğini bir yönetim şekli olan bu güzellik, herkesin saygılı, eşit ve çağdaş bir kişi olarak da ülkesi için ayrımcılık yapmadan çalıştı. Ne zamana kadar? 1948’li yıllara kadar. Bundan sonra değişik fikirler ortaya atılarak, ABD ve çok uluslu devletlerin baskılarıyla çağdaşlığımız pençelerinin içine sokularak, halk arasında ayrımcılık had safhalara taşındı. Günümüze baktığımızda tam da emperyalistlerin istediği biçimleri görüyoruz.

Günümüzde şöyle bir etrafa bakıldığında ortaya çıkan fotoğraf beni ürkütüyor. Bu fotoğraf kazanımlarımızın şahsi çıkarlarla bağdaşıp, bizlerin geleceğine yapılan tehditlerin tam ABD’nin istediği gibi geliştiğini görüyoruz. Bir tarafta eşit hak ve özgürlükler için mücadele edenler, diğer tarafta ise ne hikmetse, hiç anlamadığım ve anlamakta zorluk çektiğim farklı fikirlerin aşamasında iki uzak görüş hakim olmuş. Eşitlik istemenin sanki kötü bir şey olduğu imajını halka anlatmaya çalışanlar ile bir gün herkese lazım olabileceği konusunda ikna için kilometrelerce yürüyen başka bir fikir anlayışı.

Bir yerde ekmeğini kazanmak için elini alnına sürüp alın terini silerken yüzüne yapışan karanın görüntüsüyle ekmeğini kazanma çabasında olanlar, diğer tarafta ise ekmeğini yine kazanacak fakat birilerinin omuzuna basarak kazanmayı yeğlemiş farklı insanlar. Bir yerde sade3ce geçim derdine düşmüş, bir avuç yiyecek ve bir somuna muhtaç insanlar, diğer tarafta inancımızın da kabul etmeyeceği tarzda israf ve haksız kazanımdan nemalananlar. Bir tarafta gelecekte bir meslek sahibi olabilmek için dişini tırnağına takarak eğitimi için çaba harcayanlar, diğer tarafta ise memleketi umurunda olmayan, vatanı birilerine peşkeş çekilse de hiç aldırış etmeyen ve ülkemizde bizleri sömüren mültecilerin keyfi yaşam tarzları. Bir tarafta bu ay nasıl çıkar diye ekonomisiyle cambazlık yapanların gelirlerindeki zam beklentileri ve hüsran, diğer tarafta Osmanlı’daki saltanat gibi paralarına para katarak adeta abu hayat misali yaşayanlar. Daha denilecek ne kaldı ki bilmiyorum.

 

Düşüncem, sadece eşit ve herkesin aynı haklara sahip olduğu ve ezilmeden, kardeşçe yaşayacağı bir ülke olmasıdır. Hiçbir siyasi görüş ve siyasi parti olmadan, böyle bir yaşamı herkesin özlediğini sanıyorum. Yeter artık diyerek bu ülkenin hepimizin ve eşit olmasını diliyorum.

Pazartesi, 10 Temmuz 2017 11:22

Mülteci sorunu hemen çözülmelidir

Mülteci sorunu hemen çözülmelidir

Bu millet gerile gerile bir gün kopacak gibi. Suriye’de yaşanan krizin ardından sınırlarımızı açarak ülkemize aldığımız Suriyelilerin bir gün başımıza problemler açacağını her seferinde dile getiriyorum. Mülteci konusunda yanlış bir politika izleme sonucunda bir çok ilde değişik problemleri yaşamaktayız. Yanlış politikalar ortada bence. Bunu devamlı olarak anlattım anlatmaya çalıştım fakat bir türlü anlatamadım. Anlamak istemiyorlar.

Yeniden bu konuya değinmek gerektiği inancındayım. Lakin bu konu çok önemli bir sosyal yara olarak karşımızda duruyor. Son yıllara göz attığımızda, ülkedeki dilenme oranı en yüksek seviyelere ulaşmış. Her köşe başı tutularak yabancı birini görmek artık zor değil. Hırsızlık artmış durumda. Vatandaş evini bırakıp bir yere gitmeye adeta çekinir hale geldi. Sokaklarda ne zaman gasp yaşanacağı belli değil.

Ben farklı bir konuyu daha dile getirmek istiyorum. Gelen Suriyeli veya bir başka mülteci birileri tarafından kandırılarak suça teşvik de edilebilir. İşte yollara dökülen bir çok insanın bu işin adaletini arıyor. Bu işin içinde de adalet olgusu yatmaktadır. Başı derde giren biri hakkını araması için ilk olarak adalete ihtiyacı var.

Diyeceksiniz ki; adaletle Suriye konusunun ne alakası var. Bal gibi de var. Bu güne kadar yaşanan bir çok olayda başı derde girenler suçlu olanlar oldu. Dert açanlar ise, şu anda dışarıda geziyorlar. Bana ne kardeşim ülkemize dışarıdan gelenlerden. Suriye’de işler madem rayına giriyor, gitsinler memleketlerine. Biz bu ülkeyi kurarken yaş sınırı olmadan genci yaşlısı eline geçirdiği silahla vatanını savundu. Bu sayede kimsenin nifak sokarak bile başaramadığı birliğimiz bu günlerde bile kendisini gösteriyor.

Henüz geçen hafta Ankara’da yaşananlar gözler önündedir. Ne veya hangi sebeple olursa olsun, halkımız artık bu ülkede yabancı unsur istemiyor. Belki isteyenler vardır o da tamamen politize edilmiş insanların düşüncesidir. Kendi düşüncesi bile olmayıp, yardaklığın, işgüzarlığın ortaya çıkmasıdır.

İki gün sonra başımıza gelebilecek her türlü olay için yetkililer güvence veremezken, biz hala bu insanları beslemek için elimizden geleni yapıyoruz. Sokakta elleri ceplerinde, ağzında sigarası, derdi kasaveti olmayan, sesli sesli konuşarak insanların sabrını zorlayan bir sürü yabancı mülteci dolaşıyor. Herkesi eşi dostu karısı sokaklarda artık gezemez oldu. Bence gönderin artık nereye gideceklerse. İster memleketlerine ister başka yerlere. Yetti artık bunca eziyet.

 

Sadece bu değil. Bir çok hastalığın arttığını görmemek aptallık olur. Gençlerimizin aklı beş karış havada. Ne zaman başımıza ne geleceğini kestirmek akıl dışı kaldı. Hastanelerde ilaç bulmakta zorlanan hastalar, bir de başlarına bela alırlarsa, hadi bakalım nasıl işin içinden çıkacaksınız göreceğiz.

Cumartesi, 08 Temmuz 2017 10:03

Doğamızın çektikleri ve Cerattepe

Doğamızın çektikleri ve Cerattepe

Merak ediyorum. Neden bu inat. Neden bu şekilde hırs ve kazanım tutkusu. Düşündüğünde orada yaşanan yaşamın, doğanın, doğa içindeki tüm canlıların ne şekilde hayatlarının söndürüldüğünü görmemezlikten gelmek, en büyük duyarsızlık örneğidir. Gözümüzün önünde eriyen, hatta verilen raporların bile etki edemediği bu doğa harikalarının en vahim olanı şu anda karşımızda can çekişen Cerattepe’den başkası olamaz.

Cerattepe’yi kaç kişi gördü bilemem ama, dünyanın belki de sayılı doğa harikalarından biridir. Yeşilin bin bir tonuyla  gözlerin en iyisine hitap eder. Ege’de bir sostum bana derdini anlatırken, biz halk olarak neleri yaşadığımızı bile bilmiyoruz. Bizlere yaşatılanları, insan haklarını hiçe sayarak, doğayı katlederek, insanın yaşamıyla resmen oynamaktan başka ne olabilir ki. Yunus’un bir sözü çok hoşuma gidiyor. “Mal da yalan mülk de yalan, gel biraz da sen oyalan.” Bu sözü bence buraları katledenlerin okuması lazım. Nereye kadar sürecek bu hırs ve kazanım olgusu.

O dostum aynen şunları söylüyordu. “Değerli yazarım; Bu sene buranın nemi beni adeta öldürüyor. Bildiğin gibi kalp hastasıyım. Geçen yıla kadar gündüz bile serinlemek için denize indiğim olurdu. Şemsiye altında bile olsam denize girip, dinlenebiliyordum. Bana da çok iyi geliyordu. Bu sene ne olduysa oldu ve sokağa çıkamıyorum. Üstelik de güneş batmak üzereyken bile nemden kurtulamıyorum.” Anlatmakta güçlük hiç çekmedim. Çok basit. Her şey görünüyor. Güzelim memleketin doğası maalesef bitiriliyor. Rant için memleketin ormanları yok edilerek, yerine villalar, mekanlar ve alışveriş merkezleri yapılıyor. Ağacı yok edilen bir ülkede çölleşme yakın ve yaşam sıkıntılıdır. Ağacı yok olan bir yerde nem artacaktır. Yaşam kalitesi geriye gidecektir. Hastalıklar çoğalacak, romatizma ve kalp damar hastalıkları artacaktır.

Cerattepe’yi kimlerin görüp görmediği o kadar önemli değil. Bence bu işi olmadan hemen görmenizi tavsiye edeceğim. Daha sonra katli olduğunda ortada farklı bir tablo göreceksiniz. Biraz daha ceplerin dolduğu, daha çok harcamaların yapıldığı, gözü gönlü doymak bilmeyen hırslıların çoğaldığı bir ortamda, bu güzel yerlerin yaşaması asla söz konusu olmayacaktır. Ormanlarla kaplı ve şırıl şırıl buz gibi sularının aktığı doğa harikası. Yapılan itiraz ve buna karşı verilen çet raporlarına doğanın sesi olunamıyor. Orada rapor hazırlayan çevre derneklerinin ağırlıkta oluşturduğu çevre çalıştayı ve destekçilerinin çabalarına rağmen, çıkar konusu ve olgusu, Yunus’un sözlerini hiçe sayan üslupla olayın bitmeyeceğini söylüyor. Yazık değil mi doğaya.

 

 

Perşembe, 06 Temmuz 2017 13:11

Fiyatlar yarış halinde

Fiyatlar yarış halinde

Bu gün ne hikmetse pazara gittim. Fiyatlar sanki birbiriyle yarış halinde. Bir anda kendimi düşüncelerle baş başa bıraktım. Acaba dolar mı başardı yoksa dolara öfke saçanlar mı diye düşünüp durdum. Gençlik yıllarım geldi aklıma. O dönemlerde cepte taşınması yasak olan doları sanki benim babam piyasada serbest hale getirmişti. Şu an bizleri yönetenlerin bir evvelki üstatları bu işin en başta gelen sorumlularıdır. Şimdi kalkıp dolara kızıyoruz.

Neyse geçelim biz kur hesaplarını. Önümüzde az bir zaman kaldı. Ne olacak şu referandumun hali göreceğiz. Umarım filler ayaktayken ezilen yine çimenler olmaz. Ama çok önemli bir söz aklıma takılıyor birden. Mustafa Kemal Atatürk ne demişti; Mevzubahis Vatan ise gerisi teferruattır. Aynen de öyle.

Biz gelelim yine şu pazarın haline. Henüz kış çıkmadan fiyatlar turfanda olmuş. En ucuz kalanı ıspanak. Karşıdan sırıtıyor. Millet alıştı bir kere inek gibi yeşillik yemeye. Et ne gezer ki yeşillik varken mutfakta. Acaba hangi sistem başarılı çıkarsa sandıktan, halk neyi fazla yiyebilecek? Et mi, ot mu? Hani bu iş az önce bahsettiğim filin yorumuyla eş değer görünüyor.

Memleketimin mis gibi muzu kendini aşmış durumda. Fiyatı en ucuzu 5.5 lira. Hatta 8 lira olanı da var. Bildiğimiz şu yemeklik kabak 3.5 lira. Biraz ucuzu var ama hayvanın önüne atsan yemez cinsten. Bibere sakın yanaşma. En ucuzu 6 lira. Mevsimin sebzesi olan o beğenmediğimiz bakla 3-4 lira. Bunların hangisi ucuzlayacak evet denildiğinde. Sınırlarımızdaki terör olayları bitecek deniliyor. Ya mutfaktaki ne olacak? Orasını söyleyen hiç çıkmadı.

Bundan yaklaşık on veya on iki yıl öncesini hatırlar gibiyim. Bilmem siz de hatırlıyor musunuz? O dönemlerde köylü, tarlasında yetiştirdiği ürününü pazarda satabiliyordu. Daha sonra meşhur o Avrupa Birliği normları geldiği için, bizim aklı selim siyasiler köylüye aynen şunu dediler. Bundan böyle pazarda mal satabilmen için kurallara uyacaksın. Uymadığın taktirde malını satamazsın. Satman için seni devletin yeni kuralları denetleyecek. Ondan sonra ürününe geçiş izni çıkarsa satacaksın. Ürün ne oldu ondan sonra biliyor musunuz? Köylü ürettiğini aracıya devretti. Aracı başkalarına sattı. Başkaları haldeki kabzımala. Kabzımal haldeki esnafa, oradan da tüketiciye ulaştı. Ne oldu olanlar? Olanların tamamı hem köylünün hem tüketicinin cebinde yaşayan akrebe yaradı. Siyasiler, peşine meydanlara çıkarak  “Ne bu rezillik. Aracıları kaldırmak lazım. Bu piyasanın hali ne böyle dediler. Neden derseniz birkaç oy için.

 

Pazar yerine gidip bir baksanız göreceksiniz. Ellerin ceplerin cüzdanların yandığını. Bütün tüketim malları iki kat artmış. Emekli ve çalışanın eline üç kuruş geçmiş fakat çıkanı ondan fazla. Hiç kimse geçim derdinin dışında bir şey düşünemiyor. Gerisi teferruat diyor. Yoksa bu vatanı feriştahı yıkamaz. Nerede o üç beş makarnaya bir oy karşılığı. Ortada Vatan var Vatan.

Çarşamba, 05 Temmuz 2017 10:50

Fiyatlar yarış halinde

Fiyatlar yarış halinde

Bu gün ne hikmetse pazara gittim. Fiyatlar sanki birbiriyle yarış halinde. Bir anda kendimi düşüncelerle baş başa bıraktım. Acaba dolar mı başardı yoksa dolara öfke saçanlar mı diye düşünüp durdum. Gençlik yıllarım geldi aklıma. O dönemlerde cepte taşınması yasak olan doları sanki benim babam piyasada serbest hale getirmişti. Şu an bizleri yönetenlerin bir evvelki üstatları bu işin en başta gelen sorumlularıdır. Şimdi kalkıp dolara kızıyoruz.

Neyse geçelim biz kur hesaplarını. Önümüzde az bir zaman kaldı. Ne olacak şu referandumun hali göreceğiz. Umarım filler ayaktayken ezilen yine çimenler olmaz. Ama çok önemli bir söz aklıma takılıyor birden. Mustafa Kemal Atatürk ne demişti; Mevzubahis Vatan ise gerisi teferruattır. Aynen de öyle.

Biz gelelim yine şu pazarın haline. Henüz kış çıkmadan fiyatlar turfanda olmuş. En ucuz kalanı ıspanak. Karşıdan sırıtıyor. Millet alıştı bir kere inek gibi yeşillik yemeye. Et ne gezer ki yeşillik varken mutfakta. Acaba hangi sistem başarılı çıkarsa sandıktan, halk neyi fazla yiyebilecek? Et mi, ot mu? Hani bu iş az önce bahsettiğim filin yorumuyla eş değer görünüyor.

Memleketimin mis gibi muzu kendini aşmış durumda. Fiyatı en ucuzu 5.5 lira. Hatta 8 lira olanı da var. Bildiğimiz şu yemeklik kabak 3.5 lira. Biraz ucuzu var ama hayvanın önüne atsan yemez cinsten. Bibere sakın yanaşma. En ucuzu 6 lira. Mevsimin sebzesi olan o beğenmediğimiz bakla 3-4 lira. Bunların hangisi ucuzlayacak evet denildiğinde. Sınırlarımızdaki terör olayları bitecek deniliyor. Ya mutfaktaki ne olacak? Orasını söyleyen hiç çıkmadı.

Bundan yaklaşık on veya on iki yıl öncesini hatırlar gibiyim. Bilmem siz de hatırlıyor musunuz? O dönemlerde köylü, tarlasında yetiştirdiği ürününü pazarda satabiliyordu. Daha sonra meşhur o Avrupa Birliği normları geldiği için, bizim aklı selim siyasiler köylüye aynen şunu dediler. Bundan böyle pazarda mal satabilmen için kurallara uyacaksın. Uymadığın taktirde malını satamazsın. Satman için seni devletin yeni kuralları denetleyecek. Ondan sonra ürününe geçiş izni çıkarsa satacaksın. Ürün ne oldu ondan sonra biliyor musunuz? Köylü ürettiğini aracıya devretti. Aracı başkalarına sattı. Başkaları haldeki kabzımala. Kabzımal haldeki esnafa, oradan da tüketiciye ulaştı. Ne oldu olanlar? Olanların tamamı hem köylünün hem tüketicinin cebinde yaşayan akrebe yaradı. Siyasiler, peşine meydanlara çıkarak  “Ne bu rezillik. Aracıları kaldırmak lazım. Bu piyasanın hali ne böyle dediler. Neden derseniz birkaç oy için.

 

Pazar yerine gidip bir baksanız göreceksiniz. Ellerin ceplerin cüzdanların yandığını. Bütün tüketim malları iki kat artmış. Emekli ve çalışanın eline üç kuruş geçmiş fakat çıkanı ondan fazla. Hiç kimse geçim derdinin dışında bir şey düşünemiyor. Gerisi teferruat diyor. Yoksa bu vatanı feriştahı yıkamaz. Nerede o üç beş makarnaya bir oy karşılığı. Ortada Vatan var Vatan.

Salı, 04 Temmuz 2017 09:48

Et kıtlıktan çıktı

Et kıtlıktan çıktı

Bizim bu anlamayan, bilmeyen, okumayan vatandaşımıza anlatmak lazım. Nasıl anlayacağı konusunda ise benim de bilgim henüz yok. Bir gün eğer anlama kabiliyetine düşerse, o zaman söylenenlerin ne kadar doğru olduğuna inanacak. Ben yine de anlatmaya çalışayım.

Herkes tek bir amaç için yaşar ve mücadele eder. Hayatta kalmak ve çocuklarına torunlarına iyi bir gelecek hazırlamak için. Buna itirazın hemen geleceğini biliyorum. Şimdi yazımı okuyanlardan bir kaçı homurdanmaya çoktan başlamıştır. Kardeşim öteki dünya için diyordur. Tabi size katılıyorum. Öteki dünya için de inançlı insanlar çalışır çabalar. Bu zaten kitabımızda da var. Öteki dünyada gerekli diye hiçbir kul, akşama kadar yatıp kalkıp ibadet eder ve hiçbir işte çalışmazsa, onun bu dünyada yaptığı hiçbir işi olmamıştır. Allah akıl ve kuvvet verdiyse dünyada yapman gerekli olan işleri yap diye sana verdi. Oturup birilerine yardakçılık yap, birilerinin kızına karısına göz dik, kadınlara darp et, onları insan yerine koyma, çocuklara tacizde bulun, tecavüz et diye hiçbir kitap ne yazıyor ne de gerçek din alimleri böyle bir şey söylüyor.

Şimdi kalkıp kim ne kadar et alıp çocuklarına yediriyor desem, sayının çok az olduğunu göreceksiniz. Alamıyor efendim para yetmiyor. İşin kötü tarafı ise, hem alamıyor, hem açlıktan kursağı birbirine yapışmış, hem de bu neden böyle diye sorgulamıyor. Her şey sanki güllük gülistanlık.

Memleketin her türlü girdi ve çıktısı dövize bağlı olduğunu bir türlü anlayamadı bu insanlar.  Çok uluslu yabancı devletler aklına geldiğinde parasının oynamasını isteyerek, devalüasyona giderek, paramızı adeta boşa çıkarıyorlar. Aslında sizin sandığınız gibi değil hiçbir şey. Memlekette ne olacaksa, ne zaman darbe gerçekleşecekse, ne zaman politik farklılıklar doğacaksa bunun sebebi, şimdi ABD düşmanı gibi sözlerle hitap edip, aslında onların sözünden çıkmayanların ülkeye açtığı yaradan başka ne olabilir. Bunu artık öğren ve şu satırları hiç olmazsa okumaya çalış.

Allah korusun, senin çocuğuna yakınına biri saldırıp tecavüzde bulunursa, cevabın ne olacak. Hakkını aramayacak mısın? Elbette ki arayacaksın. Bu senin doğal beklentin. Suç işleyen cezasını çekmeli. Peki Ankara’dan kalkıp, İstanbul’a yürüyen onca insan babasının hayrına mı yürüyor elinde pankartlarla. Bu işin beklentisi, orada yürüyenler ve senin için de bir gün lazım olabilecek adalet içindir. Bunu nasıl kendine çevireceksin diye düşünmene aslında gerek yok. Her şeyi adaletli olarak yapmalısın. Hukuk ne gerektiriyorsa yapmak zorundasın. Vatandaşlık görevini uygulamak durumundasın. Bunları yapmazsan öteki dünyada geride bıraktıkların yakana yapışır ve hesabını orada Allaha karşı verirsin. Çocuklarına yedirmek isteyip de yediremediğin o etlerin ülkende yetiştirilmesi gerekir. Bu olduğu zaman et fiyatları düşecektir. Ne kadar fazla hayvan besiciliği artarsa et o kadar çoğalır ve sen çocuklarına et yedirirsin. Ama birileri para kazansın diye, Avrupalı dostlar köşe olsun diye eti dışarıdan alırsan, üstelik de ithal edilen etin vergisini indirirsen, senin üreticin üretemez ve sen gelen eti yine pahalıya ve ne olduğunu bilmediğin eti yersin. Birileri de senin sayende köşe olur, sen de bakarsın. Haydi hayırlısı.

 

 

Pazartesi, 03 Temmuz 2017 14:50

Mazot düştü de bizde uçuşta

Mazot düştü de bizde uçuşta

Bu sıralarda motorin ve benzine laf geçmiyor. Sanki bizlerle oyun oynar gibi. Bizim aklımızı sınıyor. Bakalım nasıl bir tepki gelecek diye bir gün başka diğer gün başka iniyor, çıkıyor. Bence kafayı yemiş. Hani esnaf dükkanının camına ucuz malı için yazar ya, “patron çıldırdı” diye. Hakikaten bu akaryakıt çıldırdı. Gerçi henüz daha yeni yaşanan çalışmalar sayesinde petrol ürünlerinde indirim sağlandı fakat bizde nerede diye sormak lazım. Petrol bir gün bedava dağıtılıyor deseler, bizde zamlanır. Bundan adım gibi eminim. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra dolarları satmaları için halka öneri verenler şimdi petrolün düşmesi ile doların artışına neden seviniyorlar anlamak güç. Bir yerden değil ikisinden de, halk kaybediyor, sermaye kazanıyor. İşin hayırlısı bu olsa gerek.

Bir türlü günü gününe uymuyor. Sabah kalkıyor, süslü gümüş varaklarla bardakta çayını içip kahvaltısını yapıyor, peşine aklından geçeni vatandaşa sunuyor. Bu gün mazot 10 kuruş arttı. Haydi buyurun buradan yakın. Akşam oluyor, herkes içini duvarlara dönerek güzelce boşaltıyor, her şeyi unutmak için kendini alkole veren mi ararsın, yoksa ellerini açıp yakarışta bulunan mı ararsın hepsi var. Geleceğini anayasadan arındırıp artık yakarışlarla yaşam tarzını geliştirecek diye düşünenlerin sayısı fazlasıyla artıyor. Gece yatıyor sabah kalkıyor, işler yine değişmiş. Bu gün mazot ve benzine 7 kuruş zam geldi.

Bir günden bir güne şöyle aklımızdan çıkıp rahat etsek ama ne yazık ki bu olacak bir şey değil. Gece biz uyurken yola çıkarak ya Afrika’ya, ya Amerika’ya giderek kafasını dinlendiren akaryakıt, ülkeye gelir gelmez hemen kolları sıvıyor ve zammı yapıştırıyor. Kendi cebinden çıkacak değil ya. Vur abalının sırtına.

Hep böyle olmadığının farkındayım ama şaşkınlığımı da gizleyemiyorum. Başka bir sabah saatlerinde ise hemen açıklıyor o günkü macerasını. Mazot 10 kuruş ucuzladı. Haydi buyurun buradan yakın. Oyun oynuyor sanki insanlarla. Başka günün sabahı çıkıyor yine. Peşine çıkıyor. Ertesi gün iniyor. İniyor çıkıyor, bunu hep yapıyor.

İş mazotla bitmiyor. Mesela Alman turistler ileri bir güne kaldığı haberi çıkıyor. Beklemedeler. Yani siz bizi üsten çıkarırsanız, biz de düşünürüz anlamı taşıyor. Biraz olsun siyasiler birbirinin yüzüne sevimli bakıp, ellerini kameralar karşısında sıcak sıktıklarında, sıcak sahillerimizde şezlonga yatıp akşamında ise köpüklerle eğlenen Alman gençlerine kapı aralanacağa benziyor. Yani işimiz yine siyasilere kalmış.

Domates mi? Ona söz söylemeye kimsenin hakkı yok. Rusya biraz sesini yükseltince domates korkusundan düşüşe geçiyor. Sonuçta bu düşme konusunda zararı üreticiyle tüketici yaşıyor. Aradakiler bir şekilde cukkayı cebe indiriyorlar. Yani kısacası her halinle her şeyinle güzelsin, hata bende kusur bende suç bende şarkısında olduğu gibi, olan domates oburlara oluyor.

 

Mesela geçen bir haber gözüme ilişti. Memleketin başındaki Cumhuriyet öncesi belaların atlatıldığı yıllarda, onca fakir bir ülke olmamıza rağmen bu ülkenin demir çeliğini elinde tutan üç büyük demir çelik fabrikasını kurarak, memleketin ihtiyacını karşılamıştık. Ne yazık ki, bu ihtiyaçlar bu memlekete fazla denilerek birilerine satıldı, hatta yabancıya peşkeş çekildi. Günümüzde ise, ihtiyacımız olan ve gariban müteahhitlerimiz para kazansın diye inşaat sektörüne yabancı demir ve çeliğin ithali sonucunda işimiz oldukça kolaylaşmış. İthal edilen demir için ayar olur da, Türk demiri için olmaz mı? Elbette olur. İthal demiri getiren yani ithal edenler, bu güvenceyi aldıklarından getiriyorlar demirleri. Sen ona ayar çekersen ve rakibi olan Türk Malı herkes bunu kullanmalı dediğimiz demire ayar olmaz mı? Olmazsa zaten dışarıdaki dostlarımıza ayıp ederiz. Onlar yaşasın ki, bizler bu hayatta eh diyebilelim.

Cumartesi, 01 Temmuz 2017 07:44

Düzce ve Düzceliler

Düzce ve Düzceliler

İlaç sektöründe çalıştığım yıllarda Düzce’ye haftada bir giderdim. Çok iyi dostlarımın ve Cumhuriyet’e inanan, Atatürkçü bir çok insanın yaşadığı kent olarak tanırım. Gittiğim zamanlarda, iyi veya kötü anıları muhakkak yaşamışımdır. Hastanede, benim hastama neden bakmıyorsun diye doktoru darp edeni de gördüm. Neden bana yol vermedin muhabbeti yapanlar arasında çıkan kavgada ağzı burnu kan içinde kalan insanlar gördüm.

Bir ramazan günü daha farklı bir olaya şahit oldum. Çalışmakta olduğum eczanede eczacı ile çay içiyordum. Hemen karşımda bulunan bir lokantanın camlarının döküldüğünü, masa ve sandalyelerinin parçalandığını gördüm. İçeride yemek yiyen birkaç müşteri darp edilerek hastanelik oldu. Polis geldiğinde hepsini toplayıp araca bindirirken, darp edenin yani saldırganın oruç tutmadığını öğrendim. Neden tutmadığın oruç için ramazan günü oruç tutmayıp yemek yiyor diye polis sorduğunda, burası Düzce, ramazanda burada yemek yenmez kardeşim dediğini unutmadım.

Kimse kimsenin hürriyetine karışamaz. Biri namazını kılar diğeri kılmaz. Bu iş vicdan özgürlüğüdür. Hatta eşitlik ve adalettir bu yazdıklarımın tamamı. Zaten geçtiğimiz günlerde yapılan Adalet yürüyüşünde, konvoyun konaklama yerine gübre döktürenler veya dökenler, işte bu zihniyetin açığa çıkmış halidir. Yoksa kimse kimsenin işine karışmaya hakkı yoktur. Aslında o gübreyi kendi kapısına dökülse bakın tepkiye siz. Kim bilir neler olurdu diye düşünüyorum. Ama işin ucunda birilerine yaranma duygusu hasıl olunca iş tamamen şahsi çıkara dönüşüyor. İşin pis tarafı bu zaten.

Gelelim Düzcelilere, ben bir çok insanı tanıdım. İçerisinde gübreyi nereye dökeceğini bilmeyenler olduğu kadar, misafirperver insanların bol olduğu bir yerdir. Cebinde ne varsa ikram etmeyi, yedirip içirmeyi seven bir sevecen yapıda insan sayısına sahip Anadolu şehridir. Zaten yapılan yakıştırmalar bu insanlara değil, işin pisliğini gözler önüne serenlere söyleniyor.

Bu söylemlerin dışında aslında çok söylenecek söz var. Düzce, il olduktan sonra, depremin ardından teşvik kapsamına alınarak, sanayide gelişimi sağlanmış illerdendir. Üniversitesi olduktan sonra daha fazla gelişim sağlamıştır. Bunca öğrenci kapasitesiyle, öğretim günlerinin tatile girmesi durumunda esnafın ah çektiğini görmemek enayilik olur. En ufak ekonomik değişimde en fazla nasibini alan iller arasındadır. Çiftçisi her yörede olduğu gibi burada da sıkıntıları yaşamakta, ürettiği sebzesini zorlukla paraya çevirmektedir. Düzce’de yaşayan işçilerin büyük bölümü, bu ülkenin diğer yerlerindekiler gibi az paraya hizmet modelinden yararlanmakta ve adeta diğer yerler gibi köle olarak çalışmaktadır. Düzce’de yaşayan emekliler de diğer illerde olduğu her zamda %4 zam dışında geliri olmamaktadır. Aynı eziyeti onlarda çekmektedir. Adalet sadece oradan geçen ve herkes için beklenti haline gelmiş insanların tamamı için yapılandır. Bir gün öyle bir an gelir ki, bu tezek dökülen kişilere adalet daha fazla gerekebilir. Bu olanlar neden böyle diye soranlara şunu söylemek lazım. Düzce’de kötü niyetli insanlar olduğu kadar, çok iyi ve çağdaş insanların da çoğunlukta olduğunu söylemek gerekiyor. Bir farklı yön ise şu; yaşayan halkın büyük bölümü yakın çevrede olan ilçelerden günlük giriş çıkış yapmalarıdır. Birkaç kişinin yaptığı bu terbiyesiz düşünce sonucunda, tüm şehir maalesef lekeleniyor. Bu kadar da sözün hak edilmiş olduğunu vurgulayarak, çağdaş dostlar için ise düşüncelerin böyle olmadığını söylemek gerektiğine inanıyorum.