20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Musa Dinç

Musa Dinç

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 02 Ekim 2017 09:46

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR - VIII

 

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı,  Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR - VIII

· İŞTE İLHAM KAYNAKLARIM: “Bürokratik engeller, bürokrasideki yalamaları, gönderilen yazılardan geri dönüşüm olmaması, gecikmeler, keyfi muameleler, devlet kapısını zulüm kapısına çevirenler, çeşme başlarını tutan zübükler, acımasız müdürler, kraldan çok kralcı kesilen müdür yardımcıları, işgüzarlar, dalkavuklar, yağcılar, narsistlerin tutum ve davranışları; beni sürekli yazma eylemine sevk etmiştir. Her haksızlığa uğradığımda, hümanist kimliğimden ne yazık ki bir kaç puan eksiltmiştir.
***
· " Kalbim ve Kalemim; her zaman güçsüzden ve haklıdan yanadır."
***
· ZULÜM KAZASI, TRAFİK KAZASINI SOLLADI
Zulüm, otoban da saatte 140 km hızla gidiyor; radarı, trafik kuralını taktığı yok.
Zulüm kazasının bilançosu çok büyük. Kazada sağ kalanlar, ya intihar ediyor, ya ceza evine giriyor, ya da üzüntüden kanser olup, ölüyor.

Zulüm kazasının üstüne bir de doğal felaketler de eklenince psikiyatrik vakalarda da büyük artış var.
***
*        Dünya Sağlık Örgütünce kabul edilen Sağlığın tanımına harfiyen bu zamanda, bu şartlarda uyan her vatandaşa 1000 dolar Sağlık teşvik primi WHO tarafından verilecektir (mesela yani)

* SAĞLIK: Normal bir insanın hastalık ve sakatlık hali olmayıp; bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik ve huzur halidir.
***
Şu dünyada iki şey çok tehlikeli arkadaşlar. Bu iki şeyi taşıyanlardan uzak durun.
1- Cimri olan
2- Kibirli olan
Evlat olsa sevilmezler?
Haluk LEVENT
***
· Kızlar, diri diri gömülürken Hz. Muhammed'e peygamberlik geldi. Lut Kavmi 'de anormal cinsel ilişkilerden dolayı telef olmuştu. Kaynak: Kutsal öğretiler
(Şimdi de diri diri insanlar yakılıyor, yine diri diri kafa, kol, bacak kesiliyor) Hak, hukuk çiğneyenleri, hırsızlık yapanları, zulüm yapanları da unutma Allah'ım, beklenti içindeyiz.
***
· Türbanla başı kapatarak Müslüman olunsaydı, o zaman tüm rahibelerin Müslüman olması gerekirdi.
***
· Faşizm; epidemik tablodan pandemiye dönüşüyor.
***
· Hukuksuz geçen her gün, vicdanlara ve günlüklere kara bir not olarak düşüyor. "
Musa Dinç
***
· Bir yerde; "Israrla Nerelisin?" sorusunun altında
" Milliyetçilik mi, Stigma mı, Şöven ruh mu, Faşist zihniyet mi, Bölücülük mü, Ötekileştirme mi, ayrımcılık mı?”
Adına ne derse deyin, yanıtınız ne olursa olsun; sohbetin havası, havai fişeği ateşler.
Musa DİNÇ
***
· Doğal afetlerin tanımsız zorlukları vardır: İnsanlar kendilerini çaresiz ve yalnız görür. Korku, panik, stres tavan yapar. Damdan düşenin halini, damdan düşenler daha iyi anlar. Tabi ki empatik yaklaşım çok önemli burada.
***
· "Huzur içinde geçirebileceğimiz bayramlara hasret kaldık."

 

 

Salı, 26 Eylül 2017 10:43

GARDİYAN / ÖYKÜ

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı

musadinc2109gmail.com

GARDİYAN /  ÖYKÜ

Değerli bir dostum yarım asır önce başından geçmiş bir anısını benimle paylaştı, hoşuma gitti; ben de öyküleştirdim.

 

Kasabamızdaki cezaevi evimize yakındı. İki gardiyanı vardı. İkisi de komşumuz olup, yakından tanırdım. Yalnız ikisinin de kafasında eksiklik var gibiydi. Bazen birbirimize takılmadan edemezdik. Anlayacağınız gibi senli-benliydik Gardiyan Yakup’la. Bazen sayımı, bazen de kapıları kapatmayı unuturdu. Gelir oturur, gece geç saatlere kadar oyun oynar; sonra giderdi. Bazen de beni çağırır çay yapardı; nöbetçi askerlerle oturur, sohbet eder, birlikte çay içerdik.

 

Cezaevimizde yatan mahkûmlar salt adi suçtan ceza yiyenlerden veya cezası az kalanlardan oluşuyordu. Bu yüzden kimse kaçmaya teşebbüs etmiyordu; ayrıca cezaevinde bir dostluk havası esiyordu.  İki ağabeyim de köy arazisi yüzünden cezaevinde yatıyorlardı.

Haziran sonlarıydı. Bir gece ansızın eve geldiler, yanlarında da iki arkadaşları vardı. Babam afalladı, rengi soldu birden:

 

“Hayrola, ne arıyorsunuz; ne işiniz var burada?” dedi. Ağabeylerimin büyüğü :  “Telaşlanma, izinliyiz baba! Köye gittik, arkadaşın buğdayını tırpanlayıp, topladık. Tam üç gün, üç gece sürdü çalışmamız. Çok yorgunuz; biraz ayran veya soğuk su içelim, soluklanalım, sonra sohbet ederiz.” Kalaylanmış bakır tasta ikram edilen ayranı afiyetle içip, ağızlarının kenarlarını bir güzel sildikten sonra: “Sağ olsunlar, gardiyanlarımız fakir fukara babasıdır, gidin yardım edin garibana,” dedi. “Fazla kalmayacağız, yemek yiyip gideceğiz.”

 

“İyi, hoş; sağ olsun ama ya Hükümet duyarsa ne olur? Oğlum böyle sakat iş yapmayın, akıllı olun!” Öğütlerini bir bir sıraladı: “Karnınızı doyurun gidin hemen!” dedi, babam.

Selametle gittiler, arayıp soran olmamıştı. Çok şükür!

 

Ertesi gün mahallemizde düğün vardı. Bizim Gardiyan da sağ olsun keyifçi idi. Keyif çıkarmaya bayılıyordu. Bir gülüşü vardı ki hâlâ kulağımda sesi; iyi de halay çekiyordu. Hay Allah, gözlerime inanamıyorum! İki mahkûmla kendisi halay başı çekiyorlar. Mendili sallanıyor, sağa sola da gülücükler dağıtıyordu. Kurtlarını döküp gittiler. Biz bir güzel seyredip, alkışlayıp uğurladık.

 

Aradan bir hafta filân geçmişti ki, Çermik Hamamı’ndan çıkarken baktım o da orada.

“Ne arıyorsun?” dedim. “Valla mahkûm arkadaşın taksisi var, beşimiz binip geldik, bir güzel yıkanıp, şu kiri üzerimizden atalım, dedik. Yani bir kusur mu işledik?” “Yok, iyi yaptınız; arkadaşlık böyle günler içindir!” “Aferin, sen çok akıllısın, hak verdin bana; akşam misafirimsin,” dedi. “Tamam, gelirim, ama soframız geniş olsun!”dedim.“Tamam” dedi. Akşamüzeri gittim. Bizim cezaevi yeni olduğu için etrafı açık ve ağaçlarla kaplıydı. Kuzeyinde en yakın ev, beş yüz metre filândı.

 

Baktım, bizimki ağacın dibinde oturmuş iki mahkûmla sofrayı kurmuşlardı. Selam verip, hal hatırdan sonra oturdum, hemen. Kafaları demlemeye başladık. Sohbetimiz uçan balon olmuş, göklerde geziyordu. Bir aşağı bir yukarı rüzgârın yönüne doğru sallanıyordu. Bardaklar boşaldıkça hemen ikramla doluyordu. Ben yukarıya doğru bakıyordum. Gelenler dikkatimi çekti ama karanlık olduğu için pek seçilmiyordu. Yaklaştıkça adımlar hızlanıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar başımıza dikildiler. Gelenler Savcı, Başçavuş ve iki askerdi. Hepimiz ayağa kalkıp, toparlandık.

 

“Gardiyan gel hele, sen şöyle geç” dedi, sonra bana döndü: “Sahi, sen kimsin?” dedi.

 

“Savcı Bey, bu arazi bizim, evimiz burada; hemen hemen her akşam buralardayız,” dedim

 

“Tamam” dedi. Diğer iki mahkûmu da arkadaşım sandı. “Siz oturun” dedi. Gardiyanı alıp içeri geçti. Gardiyan kavak ağacı olmuştu. Rüzgâr esiyor misali yeri öpüp doğruluyordu. İçeriye girip çıkması bir oldu. İki mahkûmu da çağırdı. Savcı Bey’in sesi duvarları deliyordu adeta. Bense keyfime keyif katmıştım. Ortalık sakinleşince gittim. Gardiyan birkaç gün ortalıkta görünmedi. Doğrusu merak etmedim değil, sonucu öğrenmek istiyordum. Gardiyan’ın tutuklandığını duydum. Ziyaret ettim onu, meğer esas suçu bu değilmiş. Başka bir suç işlemiş. Savcı onu araştırmaya gelmişken bu sefer zil zurna sarhoş bizimle içki sofrasında yakalamıştı.

 

Bir imam yatıyordu. Adı Hüsnü’ydü. Silah yakalatmıştı. Bu imam bir ay önce bir köye gitmiş beş tabanca almış, satmaya getirmişti. İhbar sonucu dördünü saklamayı becermiş. Birini de yakalatmış. Daha sonra, Yakup Gardiyan’la yarı yarıya anlaşmış, çıkıp getirmeye gitmiş. Jandarmalar takip etmiş; tekrar yakalanmış, suçu çiftleşmişti.

 

Arada bir ziyaretine gider sohbet ederdik.“Çıkacağım, hem de milletvekili olacağım, görürsün; ama senden bir ricam olacak: Biz arkadaşız, kirveyiz, dostuz; bana çalışacaksın!”dedi Güzelce bir süzdüm,”Yakup, sahi mi söylüyorsun?” “He!” dedi. “Pekâlâ, çık, adam ol; ben de duruma bakayım,” dedim.

 

Bizim Gardiyan’ın Ankara’da dayıları vardı. Dört-beş ay sonra çıktı. Seçimler yaklaşmıştı. Bağımsız milletvekili adayı oldu. Seçim döneminde yanında birkaç mızıkçı-yalakacı arkadaşla tur atıyordu. Arkadaşlarından biri bana: “Yarın sürprizimiz var. Sabah saat 10’da kasaba meydanında ol,” dedi. “Tamam” dedim.

 

Sabah meydana vardığımda bizim adayımızı deveye bindirip gezdiriyorlardı. Etrafında yüz kişi birikmiş. Onun da ağzı açılmış kanatları havada, gülücükler dağıtıyordu. Arkadaşımız devenin dizine vuruyor: “Iğ… Iğ…” diyor, deve tam eğiliyor o dengesini kaybedip, düşecek gibi oluyor, tekrar doğruluyordu. Oradakileri kahkahaya boğmuştu. Gözlerden yaş, şırıl şırıl akıyordu.

 

Seçimler bitti nihayet. Sonuçlar belli oldu. Bizim Gardiyan arkadaşımız 152 oyla rekor kırdı.

 

Bir iki hafta sonra tekrar kahveye gelip, yanımıza oturdu: “Ben, bu insanlara bir daha güvenmem! Hâlbuki ben şimdi Meclis’te olsaydım, hepsini işe alırdım. Olsun, onlar boş gezsinler, bana da lazım değil! Almanya’ya gidiyorum zaten; varsın düşünsünler!” dedi.

 

Gerçekten de, Gardiyan Yakup bir yolunu bulup, Almanya’ya kapağı attı, şimdi mali durumu çok iyi. Ha, bir de keyfine de çok düşkün, yaz tatillerinde Fethiye/Ölüdeniz’de tatilin tadını çıkartıyor, kumsalda sere serpe güneşlenip, bronzlaşan üstsüz turistleri süzmekten de geri kalmıyor.

 

 

 

 

Pazartesi, 25 Eylül 2017 11:39

AZİM VE KA­RAR­LI­LIK

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı, Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

AZİM VE KARARLILIK

Tutarsız, kaypak, dalkavuk, cimri, onun- bunun uşağı, yağcı, yalaka olanları halk sevmez.

Ben de hiç sevmem!

Aslında hiç kimse sevmez, ama hayır birileri sever.

Egemen çevreler,  iktidarlar;  çarpık sistem bekçileri, patronlar, ağalar, mafya babaları,  kodamanlar sever; hem de pohpohlanmaktan da çok hoşlanırlar.

İşte, halkın içinden gelen,  proleter bir alt yapısı olan, yatılı okullarda okuyup, mütevaziliği elden bırakmayan, gerektiğinde haksızlıklar karşısında hiç kimseye boyun eğmeyen ve siyasi arenadaki partilere  üye olmayan; ayrıca  hiçbir partinin güdümünde hareket  etmeyen,  kim olursa olsun eleştirmekten  de çekinmeyen ,  dobra, özü -sözü bir, verdiği sözün arkasında duran, eğitimi önemseyen , doğruluktan şaşmayan, kalemini sürekli hak ve hukuktan yana kullanan, kaleminin ve yüreğinin hakkını veren;  bilgisiyle, görgüsüyle evrensel değerleri sahiplenen, çağdaş düşünen, yeniliğe açık, laik düzeni savunan, yozlaşmaya asla prim vermeyen;  yazılarıyla  etik değerleri de önemseyen, savruktan ırak, dilbilgisi kurallarını ciddiye alan; kişiler arası ilişkilerde  empati  iletişim tekniklerini kullanan  ve  doğal  içten davranan; emekçi tayfasından kök alan, sağlıkçı mesleğiyle, iletişim uzmanlığıyla, eğitimciliği ve editörlüğüyle, eserleri giydiren terziliğiyle, Anadolu’nun bağrından kopan bir yazarın kitapları okunmaz mı?

Hayranlarımın sesini gür bir şekilde duyuyor gibiyim.

Halkın sevgisini kazanmak,

Okur kitlesi oluşturmak,

Eserlerinin beğeniyle okunması,

Yazara daha büyük sorumluluklar yükler.

Gerçek yazar; şımarmaz, daha da olgunlaşır ve emin adımlarla yoluna devam eder.

***

Şener Şen’in başrol de oynayıp, meşhur olmasına kadar geçen o süreçte;  ne kadar irili ufaklı rollerde figüran olarak oynadığını biliyor musunuz?

Rahmetli Üstat Muzaffer İzgü Baba’nın 1994 yılında katılmış olduğum ilk dinletisinde; şöyle diyordu:

“Üzerimde bilsem kocaman bir değirmen taşı var, o kocaman ağırlığı gerekirse iğne ile kazıya kazıya onu parçalatır, üzerimden atarım. “

Okul hayatım tam üç kez kesintiye uğradı, yılmadım, mücadelemden de geri kalmadım. Hedefime ulaşmak için çırpındım, devinimi elden bırakmadım.

Fırtınalı geçen yaşam yolculuğumda; önüme çıkan zehirli engerek yılanlar, akrepler, çıyanlar hepsini bertaraf ettim. Kimi zaman yaralandığım da oldu, yılgınlık göstermedim, direncimle, bağışık sistemimle karşı koydum, direnişi bir erdemlilik saydım.

Motivasyonuma doping etkisi gösteren birkaç veciz sözden bahsetmeden geçmek istemiyorum.

“Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün hayallerin gerçek olur.”

Che Guevara

***

“Görkemli yollar, zahmetle döşenir.”

Veciz sözün kime ait olduğunu bilmiyorum, ama çok hoşuma giden bir söz.

Celal Bayar Üniversitesi Sağlık İletişim Yüksek Lisans /  Bilimsel Etik ve Araştırma Yöntemleri Hocamız Yrd. Doç. Dr. Aynur Çetinkaya’dan duydum ve aklımın bir köşesine de, not etmeyi ihmal etmedim.

***

Cumhuriyetimizin kurucusu, Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı hep mücadele içinde geçmiştir. Kıtlık yokluk, imkânsızlıklar ve eğitim seviyesinin çok düşük olduğu bir zeminde, devrimler gerçekleştirip, kalkınma hamlesi başlatmıştır.

İşte ilham kaynaklarım  / yol gösterimcilerinden birkaç veciz söz:

*  “ Özgürlük ve Bağımsızlık benim karakterimdir.”

Mustafa Kemal Atatürk.

*  “Yurtta sulh, cihanda sulh.”

Mustafa Kemal Atatürk.

* “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”

 

Mustafa Kemal Atatürk.

Perşembe, 21 Eylül 2017 10:11

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR - VII

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı, Yazar

musa – Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR - VII

 

*Doğmuşuz; künyemize doğduğumuz yer ve dinimiz yazılmış.

*Dilimiz, annemizden, soyumuz; dedemiz ve babamızdan, sonra din yetmemiş bu sefer mezheplere dörde bölünmüş; A,B,C,D kategorileri gibi; Hanifi, Şafiî, Malikî, Hambelî; yetmemiş; Alevi, Şiî, Nüsraî;

*Hristiyanlar' da da farklı bir durum yok; Protestan, Katolik, Ortodoks;

*Yahudilere bakıyorsun; onlar dinlerini ırkçı bir tutumla üst seviyelere taşımışlar.

*İnsan oğlu kendi seçimini yapabilse!... Hiç bir durum irademizle olmuyor ki (!)

*Dünya tersinden dönüyor. Din ve iman; hak, hukuk ve adaleti emrediyor; ama bakıyorsun icraatlar da en fazla hak hukuk çiğneyen kesim bunlar, haram yiyen yine bunlar. (Gerçek inanç sahipleri / müminleri ayırıyorum.)

*Kocaman bir dünya, küçücük bir mideye sahip insanlar, on metrekarede yaşam bulabilecek, gözü doymayan egemen insanlara, bu dünya yetmiyor.

*İnsan Hakları Evrensel İlkelerine uymayan, timsah gözyaşı döken tüm Kink kong canavarlarına yazıklar olsun!

* İki onurlu emekçiye yapılan zulüm, içimizi yakıyor! Bu onurlu öğretmen ve akademisyenin tek suçu, dalkavuk olmamaları, iktidardan yana olmamaları, sistemi eleştiren bir sendikaya üye olmaları, yani muhalif olmaları... Bu uğurda işlerinden oldular, özlük hakları ellerinden alındı, bu iki onurlu emekçi kim bilir ne zor şartlarda okudular, gece sabahlara kadar ders çalıştılar ki mesleklerini elde etmek için ve bir Hükümet iş başına gelecek; onların düşüncelerini

beğenmeyecek; gıcık kapacak ve işlerini ellerinden alacak, yetmeyecek hakkını arayan bu onurlu emekçiler demokratik zeminde hakkını arayacak, kamunun dikkatlerini üzerlerinde toplamak için açlık grevine girecek; derken kitleler kayıtsız kalmayacak. Var olan cılız Muhalefet ’in pasifliğiyle, koltuk sahibi egemenler, onları zindana atacak.

* Hem aç, hem özgürlüğünden yoksun, ‘tek suçları / haklarını aramak’ olan bu iki onurlu insan için, tüm Türkiye'nin kayıtsız kalmaması gerekirdi.

*Hz. İbrahim'in oğlu İsmail için gökten koç iner, kurban edilmemesi için; ama bakıyorum ki, bu iki talihsiz eğitimci, göz göre kurban ediliyor.

*Ne zaman dünya, raydan çıkmışsa; 'Peygamberler,' elçi olarak gönderilmiştir. Din öğretileri bize bunu söylüyor.

 

* Gördüğümüz vahşet manzaralarının izahı yoktur. Yeni bir 'Peygamberin,' elçi ‘olarak gönderilmesi gibi ne bir şansımız, ne de bir umudumuz kalmıştır. Yine İslam Dinimize göre; son Peygamber, bizim Peygamberdir.

 

*Tüm canlılar doğar, yaşar ve ölür. Hayvanlar da canlı olduğuna göre onlar da doğar, yaşar ve ölür. İnsanın var olması / yaşamını sürdürebilmesi için bitki ve hayvana / hayvan ürünlerine gereksinimi vardır elbette. Kurban bayramlarında; hayvanların sistematik bir şekilde ve gelişi güzel, merhamet sınırlarını aşan görüntülerle ve henüz olgunlaşmamış hayvan kesimine karşıyım.

*Hayvanlar ihtiyaç oranında kesilir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Bir yerde açlıktan ölen insan olacak, bir yerde de bolluk olacak. İşte bu çarpık tabloya ve sömürü düzenine karşıyım

*Bu inanç veya mezhep, şu ırk veya millettenim; buralıyım, oralıyım, bu takımı veya şu takımı tutuyorum, bu rengi veya şu rengi seviyorum, bu burç veya öteki burç tanım. Bunların hepsinin temelinde damgalanma / stigma yatar.

 

*Hâlbuki insanım, dünyalıyım, bu ülkenin vatandaşıyım, hangi takım iyi oynuyorsa, o kazansın; herkesin zevki ve bakış açısına hoşgörülü olmak lazım.

İşte; 'evrensellik' budur.

 

*Dünya'da bu kadar zalimlik, kalleşlik, kin, hasımlık, iğrençlik, cellatlık, vampirlik, yamyamlık, hırsızlık, sapıklık, kötülük üstüne daha kötü terim bulamıyorum; Tüm bunları düşündüğümde çıkan sonuç: " Tüm dinler iflas etmiştir."

 

*Peygamberlerin elçi olarak gönderildiği dönemlerde bile bu kadar zulüm yaşandığına inanmıyorum.

*Medyada kan donduran görüntüler, insanlık bu mudur (?) sorusunu sormadan edemiyorum.

*Zulme karşı sessiz kalan toplumlar, bir gün mutlaka, o zulmün onların da kapısını çalacağını unutmamalıdırlar.

*Zulümlere karşı olmak, insanlık gereğidir.

Musa DİNÇ / Sağ­lık İle­ti­şim Uz­ma­nı, Yazar

mu­sa-din­c@​hot­ma­il.​com

 

Eği­tim­ci Şair Murat BOZ­KURT

‘ HİÇ ‘ ŞİİR KİTABI ve ‘AĞ­LAR­SAN’ CD’

Sayın Murat BOZ­KURT ‘la Söke’de ta­nış­tık. Şair ve Ya­zar­lar Söke bu­luş­ma­sın­da or­ga­ni­za­tör­lük ya­pa­rak ev sa­hip­li­ği yap­mış­tı. Yazar ve Şair dost­la­rı­nı mi­sa­fir­per­ver­lik ör­ne­ğiy­le ağır­la­yan bu güzel yü­rek­li kar­de­şi­me kanım kay­na­mış­tı, belki de kan çek­miş­ti.

Eği­tim­ci Şair Murat Boz­kurt, Bat­man / Sason do­ğum­lu.

Ha­ya­tın acı­ma­sız çem­be­rin­den geç­miş, büyük mü­ca­de­le­ler ver­miş. Bat­man’da li­se­yi, Aydın’da üni­ver­si­te­yi bi­tir­miş­tir. Siirt, Di­yar­ba­kır, Bat­man ve Tor­ba­lı’da öğ­ret­men­lik hiz­met­le­rin­de bu­lun­muş­tur.

Öğ­ret­men­lik mes­le­ği­ni Sel­çuk Tu­rizm ve Otel­ci­lik Mes­lek Li­se­sin­de sür­dür­mek­te­dir halen.

‘HİÇ ‘ adını ta­şı­yan şiir ki­ta­bı­nın Şa­ir­le­ri Murat Boz­kurt ve Bü­lent Ka­ra­yel / Her ikisi de pır­lan­ta yü­rek­li Ede­bi­yat Öğ­ret­me­ni­dir.

Didim Al­tın­kum Ya­zar­lar Fes­ti­va­lin­de be­ra­ber imza gün­le­ri­miz oldu. Kar­şı­lık­lı kitap im­za­la­yıp; pas­laş­tık, jest yap­tık ve dost­luk anısı ola­rak ki­tap­la­rı­mı­zın ilk say­fa­la­rı­na bir­bi­ri­miz için, yü­rek­le­ri­miz­den ve ka­lem­le­ri­miz­den di­ze­ler da­mıt­tık.

“Bir esin­tiy­di yü­re­ği­miz sev­giy­le kalın üs­ta­dım” ya­zı­yor­du benim için.

Sayın Bü­lent Ka­ra­yel’de ken­di­si­ne ait bö­lü­mü im­za­lar­ken:

“ De­ğer­li Dos­tum, güzel insan Musa DİNÇ, bir ömür boyu düş­le­ri­niz­le sı­nır­sız ve azgın mü­ca­de­le­ler­le yüz­men di­le­ğiy­le, hoşça kalın, sev­giy­le kalın…” diye dost­luk te­mel­li­ni atı­yor­du.

Güzel Ar­ka­daş­lık ör­ne­ği­ni ser­gi­le­yen Murat Boz­kurt ve Bü­lent Ka­ra­yel, aynı za­man­da halk­la­rın kar­deş­li­ği için de birer sim­gey­di. Biri Bat­man­lı, di­ğe­ri Ay­dın­lı. Ül­ke­mi­zin yiğit ev­lat­la­rı siz­le­ri sev­giy­le se­lam­lı­yo­rum.

Bü­lent Ka­ra­yel’in şi­ir­le­rin­de de akıcı, yalın, arı bir dil bul­dum.

Çarşamba, 13 Eylül 2017 07:56

PROF.​DR. YUSUF NERGİZ VE DİDİM SEVGİSİ

Musa DİNÇ / Sağ­lık İle­ti­şim Uz­ma­nı, YAZAR

mu­sa-din­c@​hot­ma­il.​com

 

Cumartesi, 09 Eylül 2017 07:21

YÜREĞİMDEN DA­MI­TI­LAN­LAR -VI

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı, Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

YÜREĞİMDEN DA­MI­TI­LAN­LAR -VI

*Ha­ber­ler­den yola çı­ka­rak bir kaç yorum: Es­ki­den ida­re­nin hu­kuk­suz­lu­ğu­na karşı me­mur­lar + öğ­ret­men­ler + öğ­ren­ci­ler Da­nış­tay'a baş­vu­rur­lar­dı. Şimdi mağ­dur­lar sta­tü­süy­le CHP 'nin Genel Mer­ke­zi'ne doğru mekik do­ku­yor­lar.

 

CHP’liler ise; Fetö ça­mu­ru­nun, on­la­ra bu­laş­ma­dı­ğı­nın is­pa­tı pe­şin­de­dir­ler.. ***

 

*Her­ke­sin mut­la­ka bir kır­mı­zı­çiz­gi­si var­dır. Benim de kır­mı­zı­çiz­gim: Dü­rüst­lük­tür. Bir yerde ya­muk­luk gö­rür­sem, ister is­te­mez so­ğu­rum ora­dan veya on­lar­dan.

 

***

 

*Öğ­ren­ci­lik yıl­la­rım­da mü­na­za­ra ya­pı­lan her eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da, hangi grup­tay­sa m ve hangi tezi sa­vu­nu­yor­sam, o taraf ka­za­nır­dı. Öğ­ret­men­li­ğim de de mü­na­za­ra­yı ge­le­nek­sel hale ge­tir­dim; öğ­ren­ci­le­re ko­nuş­ma ce­sa­re­ti ver­dim, he­ye­can­la­rı­nı gi­der­me­si­ne yar­dım­cı oldum. Bu ko­nu­da benim gibi dü­şü­nen mes­lek­taş­la­rım­la iş­bir­li­ği­ne git­tim ve hep ba­şa­rı­lı olduk.

 

***

 

*Proje; İzmir Büyük şehir Be­le­di­ye­si­ne ait. Gel gör ki Be­le­di­ye Baş­ka­nı Sayın Aziz Ko­ca­oğ­lu'nu, iti­bar­sız­laş­tır­mak adına; mafya ami­go­la­rı sah­ne­de fi­gü­ran­lı­ğa so­yu­nu­yor. De­mok­ra­si yo­luy­la elde edi­le­me­yen ka­le­le­ri de kay­yum ata­ya­rak veya iti­bar­sız­laş­tı­ra­cak bir ey­lem­de bu­lu­na­rak ya da bir kulp takıp, suç­la­ya­rak; amaç­la­rı­na ula­şıl­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Hal­kın gö­zün­den hiç­bir şey kaç­maz.

 

***

 

*Yasal bir sen­di­ka olan KESK / Eği­tim SEN, Sağ­lık Sen, BES ve diğer sen­di­ka­la­rın yö­ne­ti­ci ve üye­le­ri­ne göz göre göre / açık­tan zulüm; ihraç, açığa alın­ma ve sür­gün do­lu­diz­gin. Di­renç me­ka­niz­ma­sı ya is­ti­fa, ya da in­ti­har, di­ra­yet­li olan­lar pes et­me­den hak­sız­lı­ğa, hu­kuk­suz­lu­ğa karşı mü­ca­de­le­le­ri­ni sür­dür­me­ye devam edi­yor­lar.

 

***

 

*Va­tan­da­şın içi kan ağ­lı­yor, Va­tan­daş ağ­lı­yor, va­tan­daş mah­vol­muş.

 

***

 

*YA­ŞAN­TI­SAL DRAM / KURGU MO­NO­LOG

 

Ban­ka­ma­tik önün­de maaş kuy­ru­ğu­na giren beli bü­kül­müş bir emek­li­ye ya­naş­tım:

"Ba­ba­lık bir soru so­ra­bi­lir miyim, ga­ze­te­ci­yim."

Melül melül ve ma­na­lı göz­le­ri­min içine ba­ka­rak:

"Ko­nu­şa­mam!" "

"Neden?

"Kor­ku­yo­rum, da ondan!"

"Neden kor­ku­yor­sun?

"Yan­daş ga­ze­te­ci ol­ma­dı­ğı­na yemin eder­sen ko­nu­şu­rum."

" Ba­ba­lık rahat ol! Yemin bil­la­hi yan­daş ga­ze­te­ci de­ği­lim!"

"Mah­vol­mu­şuz, pe­ri­şa­nız, ölmek için Allah'a dua edi­yo­rum."

"Neden Ba­ba­lık?" "Ne ya­pa­yım, gücüm on­la­ra yet­mi­yor­sa, ken­di­me de mi yet­mi­yor?" Daha sonra: "Allah vekil, emek­li maaşı yet­mi­yor, iki oğlum, bir kızım var; Bi­ri­ni zar zor okut­tum, öğ­ret­men oldu, şimdi onu da işten at­tı­lar; şimdi bu­na­lım­da. Di­ğe­ri de bir lo­kan­ta da bu­la­şık­çı­lık ya­pı­yor, karın tok­lu­ğu­na ça­lı­şı­yor. Kızım da ko­ca­sı ta­ra­fın­dan şid­de­te uğ­ra­dı, o da evini terk etti, şimdi bana sı­ğın­dı. Torun der­sen o da bon­zai / hapçı olmuş.

Eşim şeker ve tan­si­yon has­ta­sı, val­la­hi doğru dü­rüst te­da­vi de ola­mı­yo­ruz. Rah­met­li Tur­gut Özal za­ma­nın­da ba­şı­mı­zı ko­ya­cak bir ev satın al­mı­şız, Allah'tan kira ver­mi­yo­ruz."

"Son me­sa­jı­nız?"

"Öl­mü­şüz, mezar ka­za­nı­mız yok!"

 

***

*Toplumsal sorunları hicveden Levent Kırca ve Ekibini saygıyla anıyorum.

*Nefret konusunda zirve yapan MC Hükümetlerinin baş mimarı o dönemin Başbakanı ve bir dönem Cumhurbaşkanlığı yapan Sayın Süleyman Demirel bile, bugünkü düzlemde; laiklik ve türban konusunda ki söylemleriyle, daha demokrat görünüyor ve mevcut sistemden çok daha ileride olduğunu gösteriyor.

***

* Muhteşem Yüzyıl dizisini izleyenler anımsasın. Kanuni'nin icraatlarına baktığımızda, sürekli Vezir değiştirirdi.

Kanuni, bazı vezirlerin posasını çıkardıktan sonra, gözden çıkarırdı; mührü alır, bir başkasına verirdi. Ta ki ondan bıkıncaya kadar, sonrası malum.

 

Salı, 05 Eylül 2017 07:46

DİDİM’DE BARIŞ BAY­RA­MI

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı, Yazar Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

DİDİM’DE BARIŞ BAY­RA­MI

Kur­ban Bay­ra­mı sem­ti­mi­ze uğ­ra­ma­dan, gelip geçti.

Ya­ban­cı uy­ruk­lu İngi­liz, Nor­veç, İsveç, Fran­sız, Alman va­tan­daş­la­rı­nın yo­ğun­luk­lu ola­rak ya­şa­dı­ğı sem­ti­miz­de ve si­te­miz­de; ya­ban­cı uy­ruk­lu ol­ma­yan­la­rın da bir kıs­mı­nın eş­le­ri ya­ban­cı uy­ruk­lu, ge­ri­ye ka­lan­la­rın ise yaz­lık­çı.

Benim gibi yaz –kış sü­rek­li ya­şa­yan­la­rın sabit ge­lir­li ol­ma­sı veya emek­li zar zor ay­ba­şı­nı ge­ti­re­bi­li­yor ol­ma­sı; varın - yokun ge­ri­si­ni siz dü­şü­nün, kimin kur­ban ke­se­ce­ği malum!

Kur­ban kesme şan­sım ve im­kâ­nım ol­ma­dı­ğı­na göre, kim­se­ye de: “ Kur­ban bay­ra­mı­nız kutlu olsun di­ye­me­dim, de­nil­me­si­ni de is­te­me­dim.

Var­sıl­la­rın bir kısmı; kur­ban kesti hayır ni­ye­ti­ne, bir kısmı da derin don­du­ru­cu ni­ye­ti­ne…

Yok­sul­la­ra göre çok de­ği­şen bir şey yoktu. İhti­mal­le bir iki gün mi­de­si bay­ram etse de bur­nun­dan gelir. Ete alış­ma­yan bir mi­de­yi ter­bi­ye etmek çok zor­dur dost­lar.

Her bay­ram­da alı­şık ol­du­ğu­muz man­za­ra­lar, acemi ka­sap­lar has­ta­ne­le­rin acil ser­vis­le­ri­ni dol­dur­du. Ke­sil­me­ler, ya­ra­lan­ma­lar, trav­ma­lar…

Acı­ma­sız­ca, mer­ha­met ve vic­dan­dan yok­sun, hiç de in­san­lı­ğa ya­kış­ma­yan man­za­ra­lar; hay­van­la­ra bal­yoz­lar­la ka­fa­la­rı­na vura vura ko­ma­ya sokup, ondan sonra kes­tik­le­ri­ne tanık olduk. Bu man­za­ra­la­rı kök­ten ret edi­yo­ruz, böyle ke­sim­ler ola­ca­ğı­na kur­ban bay­ram­la­rı olmaz olsun!

Kur­ban ke­sim­le­rin­de de ih­ti­yaç sa­hip­le­ri fakir fu­ka­ra­ya da­ğı­tıl­ma­sı lazım, öyle kur­ba­nı kesip, et­le­ri­ni altı ay derin don­du­ru­cu da is­tif­le­yip, sonra pik­nik­te man­gal yapma ha­ya­li ya­şa­yan adam­la­rın kur­ban kesme ha­yır­la­rı Allah ka­tın­da kabul olmaz zaten.

1 Eylül Dünya Barış Günü ve kur­ban Bay­ra­mı­nın aynı güne denk gel­me­si, tam da bir­bi­ri­ne zıt ve te­zat­lık oluş­tu­ru­yor.

Didim’de 1 Eylül Barış Günü do­la­yı­sıy­la Didim Be­le­di­ye­si’nin or­ga­ni­ze et­ti­ği et­kin­lik­te Cum­hu­ri­yet Mey­da­nı’nda Ku­ze­yin Oğlu Sa­nat­çı Vol­kan Konak rüz­gâ­rı esti. Sevgi seli vardı. İnsan­la­rın ba­rı­şa, hu­zu­ra öz­le­mi vardı. Ba­rı­şa su­sa­mış halk mey­da­nı

tıka basa dol­dur­du ve coştu. Sa­yı­sı­nı tah­min etmek zor, az veya çok mey­dan da yer yoktu; ka­la­ba­lık cad­de­le­re taş­mış­tı.

Didim Be­le­di­ye Baş­ka­nı Sayın A. Deniz Ata­bay ve Yu­na­nis­tan Leros Be­le­di­ye Baş­ka­nı Misc­ha­lis Ko­li­as’da ka­la­ba­lı­ğa hi­ta­ben birer ko­nuş­ma yap­tı­lar. Halk­la­rın kar­deş­li­ği­ne vurgu yap­tı­lar. Ata­türk’ün en önem­li, veciz sö­zü­nü bir kez daha hay­kır­dı­lar:

“Yurt­ta Sulh Ci­han­da sulh.”

Gün­düz eta­bın­da, Didim 22. Barış Şen­li­ği yü­rü­yü­şü dü­zen­len­di, Barış Hey­ke­li'nin açı­lı­şı ya­pıl­dı.

Didim Be­le­di­ye­si ta­ra­fın­dan dü­zen­le­nen şen­lik, Yu­na­nis­tan Leros Be­le­di­ye Baş­ka­nı Misc­ha­lis Ko­li­as'ın da ka­tıl­dı­ğı yü­rü­yüş ile baş­la­dı.

Yalı Cad­de­si'ndeki yü­rü­yü­şe bazı va­tan­daş­lar, Türk ve Yunan yö­re­sel kı­ya­fet­le­ri ile ka­tıl­dı.

Şen­lik­te Ay­te­pe mev­ki­in­de Didim Be­le­di­ye­sin­ce yap­tı­rı­lan Barış Hey­ke­li'nin de açı­lı­şı ger­çek­leş­ti­ril­di.

Açı­lış­ta Didim Be­le­di­ye Baş­ka­nı A. Deniz Ata­bay ve Misc­ha­lis Ko­li­as, bir­lik­te me­şa­le yaktı, barış gü­ver­cin­le­ri uçur­du.

Ege’de, Ak­de­niz’de ve hatta ül­ke­mi­zin hemen her ye­ri­ni gez­dim, do­laş­tım; en coş­ku­lu ve en içten büyük pun­to­lar­la: “YURT­TA SULH CİHANDA SULH“ Ya­zı­sı­nın ya­zıl­dı­ğı tek yer DİDİM’DİR. Onun için Didim’i çok se­vi­yo­rum; mık­na­tıs gibi çek­miş beni ve yer­leş­me­me ve­si­le ol­muş­tur.

 

GÜL­ME­CE YA­ZA­RI, ÜSTAT MU­ZAF­FER İZGÜ & BABA İLE VE­DA­LAŞ­MA

Cuma, 25 Ağustos 2017 15:27

GARİP HALLERİMİZ

GARİP HALLERİMİZ

Eskiden her şeyin tadı tuzu vardı.

Ah, nerde o eski dostluklar? Ah, nerde o eski misafirperverlikler?

Ah, nerde o eski candan dostluklar? Ah, nerde o lezzetli yemekler?

Ah, nerde o güzelim sebze ve meyveler? Ah, nerde kaldı o fedakâr akrabalıklar?

Ah nerde kaldı o güzelim komşuluklar? Ah nerde kaldı o güzelim Yeşilçam Klasikleri? Ah nerde kaldı sevecen Hulusi Kentmen karakterindeki babacan hâkimler?

Ah nerde kaldı o eski ÖSYM heyecanı? Ah nerde kaldı umut bağladığımız seçim sandık sonucu? Ah nerde kaldı ailece izlediğimiz o eski diziler? Ah nerde kaldı o eski bayram sevinci ve şenlikleri? Ah nerde kaldı demokratik zeminde slogan attığımız günler? Ah nerde kaldı o eski hamam sefaları?

Ah nerde kaldı o güzelim dereler, çaylar? Ah nerede kaldı o güzelim tarihi mekânlar? Ah nerede kaldı o güzelim ormanlarımız, sit alanlarımız? Her gün içimiz yanarak yangın haberleriyle sarsılıyoruz.

Ah nerede kaldı ülkemizin Kurucu Önder’ine karşı sevgi ve saygı? Ah nerede kaldı ‘Düşünce ve Vicdan hürriyeti? Ah nerede kaldı laiklik ilkesi?

Ah nerede kaldı huzur, barış ve demokratik yaşam? Ah nerde kaldı hayattan, yaşamdan haz aldığımız günler?

Ne yazık ki hepsi mazide kaldı!

Uzadıkça uzuyor. Her şeyden fazlasıyla nasibimizi aldık. Dejenerasyon tüm hızıyla tesirini hissettiriyor. Kazık yedikçe, daha da kazık yemek istiyor canımız. Kazık yemeye alışmışız, yedikçe de kudurasımız geliyor; eh alıştık artık!

Her gün zam haberiyle sarsılıyoruz. Her gün yeni vergiler icat ediliyor: Konut zorunlu deprem sigortası, yangın sigortası, sel baskını sigortası, hırsızlık sigortası.

Ne kaldı, onu merek ediyorum? Rüzgâr Sigortası. Tabii kendi aralarında sınıflandırılabilir. Poyraz, yıldız, karayel vs. Sigortası. UFO’lar zarar verebilir / Ufo sigortası.

Yahu insaf! Yeter artık, sizde hiç mi vicdan, merhamet yok? Yanıtları duyuyor gibiyim:

“Vicdan ne gezer, varsa, yoksa kabarık cüzdan.

Yat, kat, mevduat ve kutu kutu dolarlar! Dolduruyoruz ha bire Euro-Dolar/İşimiz hortumlamak / Rantı paylaşmak.”

Valla ne diyeyim, hâklisiniz egemen sultanlarımız!