24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Musa Dinç

Musa Dinç

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 12 Temmuz 2017 15:03

ADALET

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

ADALET

Gerçek adalet anlayışı; Hipokrat’ın andının gereklerini yerine getirmekten hiçbir farkı yoktur. Dil, din, ırk, cins ayırımı gözetmez; herkese eşit mesafededir ve haklının yanındadır.

Adalete bakış açısı; bir öğretmenin kuyumcu titizliğiyle öğrenciye sınavda hak ettiği notu vermektir.

Adalet nalıncı keseri gibi egemenin her şeyi kendisine, yani işine geldiği gibi yontması değildir.

Adalet, hakkı savunmaktır, haklının safında yer almaktır.

Adalet şefkattir, merhamettir, kimsesizlerin dayanağıdır.

Adaletten yoksun bir devlet düşünemiyorum, Adaletin bittiği yerde zulüm, baskı ve keyfilik vardır.

Adaletsiz bir yaşamı tasavvur edemiyorum. Adalet; yaşam için su ve oksijen kadar elzemdir.

Devletin temeli adalettir, toplumsal yaşamın sigortası adalettir.

Adalet olmayan yerde kaos olur; kargaşaya, anarşizme ve terörizme davetiye çıkarır.

Adaletten yoksun topluluklar / unsurlar feodaliteye, ilkel yaşama dönüş yaparlar.

Gerçek adalet; haklının, haksız karşısında savunulması ve korunmasıdır.

Güçsüzün, güçlü karşısında tek korunağı sağlıklı işleyen adalettir.

***

Şimdi gelelim Ana Muhalefet partisi CHP’nin Adalet Yürüyüşüne, gayet başarılı buldum. Demokratik tepkinin bir tezahürüydü.

İstanbul /   Maltepe'deki mitingde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylemleri de iyiydi; ama on maddelik manifesto niteliğindeki maddeleri yetersiz ve cılız buldum.

Kitlelerin buluşmasında ortak amaç: Adalet arayışıydı.  Bu insanları sokağa çıkarmak için doksan bin camiden sela okunmadı, bedava ulaşım da yoktu, mitinge gelsinler, diye rüşvet de dağıtılmadı.
Tehditle, korkuyla, zorlamayla gelen de yoktu. Fotomontaj yok... Bedava döner ayran yok, sucuk ekmek de yoktu.

Tek istedikleri adalet!  Herkes için adalet!

Adaletin olmadığı yerde sistem de sağlıklı çalışmaz.

Uzun maraton CHP için tarihi bir milat, ama yine de önemli olan yansımaları; bekleyip, göreceğiz.

* 10.07.2017 Fox Tv 19.00 / Ana Haber Bülteni’nden bir haber:

“Taşeron işçi, ayak başparmağı konteynere sıkıştı ve parmağı koptu, ambulansla önce özel bir hastaneye, oradan da bir kamu hastanesine gönderildi ve ne yazık ki zamanında gereken müdahaleyi bırakın, pansumanı bile yapılmadı.”

Bundan çıkan sonuç: Kamyon edebiyatında olduğu gibi:

“Canımız Allah’a mı emanet!...”

Siyasi otoriteler, STK ‘lar, kamu kurumlarında etkili ve yetkili bürokratlar, devletin kilit noktalarında çalışan idareciler, memurlar sağduyulu davranmak zorundadırlar. Şiddet, nefret ve ötekileştirme dilini kullanmaktan uzak durmaları gerek. Heterojen bir yapıyı homojen yapıya dönüştürmek tabiata aykırıdır. Kültür çatışmasından çok, kültür alışverişinde bulunmak, ondan yararlanmak daha yararlı olmaz mı?

Demokrasiye özlem vardır, o halde demokrasinin gereklerini de yerine getirmek gerekmez mi? Bakıyorum ve gözlemliyorum. Ülkemiz gerçekleri görmezden geliniyor ve aykırı tutumlar sergileniyor. Kürt ve alevi kelimelerine karşı sürekli birileri tarafından fobi olarak algı oluşturuluyor. Haliyle damgalanma /  stigma ile karşı karşıya kalıyor ve toplum kutuplaşıyor. Kürt ve alevi fobisi pompalandığı sürece, zor demokrasi gelir.

Şunu asla göz ardı etmeyelim.  Demokrasi ve Adalet kavramları iki bileşendir.

Yaşasın Adalet!... Yaşasın Demokrasi!...



 

Pazartesi, 10 Temmuz 2017 11:21

EĞİTİMCİ YAZAR ERHAN TIĞLI İLE RÖPORTAJ

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı - Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

EĞİTİMCİ YAZAR ERHAN TIĞLI İLE RÖPORTAJ

Edebiyat Dünyasının seçkin yazarlarından Erhan Tığlı Ağabey ile çok uzun soluklu bir dostluğumuz var. Ortak paydamız Mizah. Tabii ki kuşak olarak O; Akbaba, Çarşaf ve Oğuz Aral Dönemi Gırgır Dergisi kuşağı.

Yolumuz Gırgır Mizah Dergisi’nde kesişti. Mizah kulvarını benimsediğim için haliyle nerede bir mizah öyküsü görsem, hiç kaçırmazdım, mutlaka okurdum. Karşılıklı kitap göndermeler, mektuplaşmalar ve dahası yıllar önce İstanbul’da Gırgır Dergisi kafede buluştuk ve yüz yüze tanışma şansını da yakalamış olduk. Aradan bunca zaman geçtiği halde diyaloğumuz / dostluğumuz devam etti.

“Aşk / Deneme, kitabını bana imzalarken “ Aşkla, şevkle yazan gönüldeş Musa Dinç’e sevgilerimle 27.04.2003 Erhan Tığlı “

“ Öküzü Bayram Yerinde/  Çocuk öyküleri, Musa Dinç’e sevgilerle olsun önünde tüm yokuşlar düz, ömür boyu mutluluk denizinde yüz.”

“ Dilek / Çocuk romanı, Sevgili Musa Dinç’e dileklerinin gerçekleşmesi, umut rüzgârının hep esmesi dileğiyle. Erhan Tığlı “

“ Büyü / Şiir, sevgili Yazar Dostum Musa’ya mutluluk güneşinin hiç batmaması dileğiyle 13.06.2017 Erhan Tığlı

“Efendiler Köyü” kitabımın içinde yer alan “Çıldırtan sayrılık” öyküsünü çok beğendiğine dair, övgü dolu bir mektup kendisinden almıştım. Arşivimde saklıyorum halen. Zamanı geldiğinde mutlaka bir kitabımın arka kapağında yer vermeyi düşünüyorum.

Sosyal medya ağıyla iletişime geçtik ve geçen hafta onu yazlığında ailece ziyaret ettik. Buluşmamızdan her ikimizde çok büyük haz aldık.  Kültür, sanat ve edebiyat dergilerinden söz ettik. Kitaplar ve yazarlık muhabbeti yaptık, karşılıklı kitaplar imzalayıp, birbirimize hediye ettik. Mavi Didim Gazetesi köşemde Röportaj yapma önerime, sağ olsun sıcak baktı.

Sayın Erhan Tığlı, Edebiyat dünyamızın bir güneşidir; onun eserlerini büyük zevkle okudum / okuyorum ve takip etmeye devam ediyorum.

Eğitimci Yazar Erhan Tığlı’nın kısaca otobiyografisine göz atalım.

1941 yılında Nazilli’de doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Maçka Teknik Lisesinden emekli oldu. 
Yazı, öykü ve şiirleri Akbaba, Gırgır, Türk Dili, Varlık, Ilgaz, Yelken, Sanat Çevresi, Güzel Yazılar, Edebiyat Gündemi gibi çeşitli dergilerde, gazetelerde çıktı. Adına, özgeçmişine, eserlerine şair yazar sözlüklerinde, edebiyat ansiklopedilerinde, antolojilerde yer verildi. Türk Hava Kurumu’nun, Gözlem, Güneysu, Yaba, Damar dergilerinin ve Akşehir, Çankaya, Diyarbakır Belediyelerinin, Milli Eğitim Vakfı’nın, Kültür Bakanlığı’nın, Özgür Eğitim Yayınevi’nin yarışmalarında çeşitli dereceler aldı. Ödüller kazandı.

Eserleri: Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır. Varım (şiirler) , Sonsuz Olmaktır Sevmek(öyküler) , Bir Numaralı Adam(kısa oyunlar) , Halkımız-Gülen Ayvamız, Ağlayan Narımız(mizahi halk edebiyatı incelemesi) , İkramiyeli Dünya (mizah öyküleri) , Türküleşsin Dünya (deneme ve değinmeler) , Şeytan Rivayetleri (şeytanlı yazı ve öyküler) Ayrıca ikisi ödül alan on iki çocuk öyküleri kitabı vardır. Şiirleri radyoda okunmuştur.

Salı, 04 Temmuz 2017 09:47

İŞLER KESAT / PAT! KÜT!

Musa DİNÇ / Sağlık İletişim Uzmanı,

Sağlık Eğitimcisi - Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

İŞLER KESAT /  PAT! KÜT!

Zamanın birinde yaz tatiline çıkmadan önce arabamı bakıma sokmak için Diyarbakır Seyrantepe Sanayi Sitesi’nde servise bırakmıştım. Yazın kavurucu sıcağında orada beklemektense kıraathanenin bahçe tarafına uğradım; yoksa öyle kahve, oyun falan alışkanlığım yok. Baktım millet üşüşmüş, hararetli bir oyun var, herkes pür dikkat seyre dalmış; sanki diyeceksiniz ki Galatasaray ile Barselona futbol maçı var. İster istemez ben de merak ettim ve izlemeye başladım. Oyundan anladığım yok, ama oyuncuların diyalogu bir hayli cazibeli.

Salı, 27 Haziran 2017 13:03

PIŞT!….PIŞT!...

Musa Dinç  /   Sağlık Eğitimcisi -Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

PIŞT!….PIŞT!...

Muz meyvesinin çok kıymetli ve pahalı olduğu 1980 li yıllardı. Öyle bugünkü gibi işporta tezgâhında ucuz sıradanlaşan bir konuma düşmemişti. Düşünün daha kivi meyvesiyle Türkiye halkı daha tanışmamıştı henüz. Akşamüstü mesai çıkışı eve dönüş yolunda manavın tezgâhında ithal çıkıta muzu gördüm, albenisine dayanamayıp bir kilogram satın aldım. Sayı itibarıyla altı adet muz.

Ne de olsa kıymetli muzları; eşim, oğlum ve ben kendi aramızda bölüştük. Kişi başına ikişer muz düştü. Yemekten iki saat sonra, televizyon başında muzlarımızı soyup, yemeye başladık. Ben ve oğlum birer muzumuzu yedik. Eşim ise, kendi payına düşen iki muzu da cumburlop midesine indirdi.

Ertesi gün, sabah kahvaltımızı yaptık, kahvaltı sonrası benle, oğlum; kalan muzlarımızı keyifle soyup, yiyeceğimiz sırasında, eşim söz aldı:

“Muzunu verir misin bana?”

“Niçin?”

“Eşin değil miyim?”

“Eşimsin.”

“O halde!..”

“Ne yani; muzuma göz mü koydun?”

“Muzları paylaştırmadık mı, akşam?”

“Paylaştık.

“O halde, neden istiyorsun? Tamam, bir güzellik yapayım,  yarısını vereyim sana, ” deyip bıçakla ikiye bölüp, yarısını tabağına bıraktım. Bir anda  farkında olmadan “Pışt!..Pışt!..deyip, dalmışım.

“N’oldu baba?”

“Hiiç , çocukluğum aklıma geldi  de!...”

“Hele anlat, ne oldu?”

“Merak mı ediyorsunuz?”

Eşim ve oğlum her ikisi birden: “Tabii ya!”

“O halde can kulağıyla dinleyin beni:1968’de köyden şehre göç ettik. Haliyle köy ilkokulundan kaydımı alıp, şehirdeki Cumhuriyet İlkokuluna aldırdık. Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na kayıt yaptırmamızın nedeni dayımın çocukları burada okuyordu; ayrıca dayımın bacanağı müstahdemdi burada.

Yarım gün okula gider, diğer yarım gün de dayımın çocuklarından etkilenerek mahallemizde pamuklu şeker satmaya başladım. Mahallemizdeki haylaz, bir grup şehir kırığı kafamın üstündeki tepsiden pamuklu şeker kaçırdılar. Onları daracık dolambaç sokaklarda kovalamaya çalıştım, ama ne fayda, gücüm onlara yetmedi; ancak kedi muamelesi yaparak “Pışt Pışt…”  diyebildim.

İkinci gün, annem karpuz çekirdeği kavurdu, tepsiyi ağzına kadar doldurdum, içine de bir bardak yerleştirdim.

“Eğlence var, eğlence var abiler, bardağı 25 Kuruş, çıtır çıtır.” Öncelikle garajları,  kıraathaneleri dolaştım. O gün tüm çekirdeklerimi tüketip kâr ettim. Canım baklava istedi. Pastanenin vitrinindeki fıstıklı, cevizli baklava, burma, kaymaklı kadayıf, şöbiyet ve çeşit çeşit tatlıları seyrettim. Ağzım sulandıkça sulandı. Canım çekiyor ama fiyatı soğutuyordu beni. O gün seyretmekle yetindim sadece; ama ikinci gün dayanamadım ’nasıl olsa tatlı tatlıdır’ deyip, mahalle bakkalından 250 gr. helva, fırından da sıcacık lavaş ekmek aldım, içine yerleştirip dürüm yaptım. İstasyona yakın bir ağacın gölgesinde oturup, tam yiyeceğim sırada izbandut gibi bir delinin yanımda peydahlandığını gördüm. Korkumdan yarısını deliye uzattım. Deli, kendisine sunduğum ganimeti birkaç lokmada tüketti,  benim ekmeğime de göz koydu. Vay vicdansız! Baktım bana zarar verecek, elimdekini de verip, “Pışt Pışt…”  diyerek uzaklaştım.

Bir hafta sonu, annem bu sefer kavun çekirdeklerini kavurdu. O gün sabahtan akşama kadar, terim tabanlarımdan çıkarcasına köşe bucak çekirdek sattım. Akşama doğru iki bardak çekirdeği 25 Kuruşa sattım. Hasılatım gayet iyi. Canım kuşbaşı kebap çekti. Lokantanın birine girdim. Bir porsiyon kuşbaşının fiyatını sordum; ama da kazık geldi bana, ensemi kaşıyıp, yutkunarak çıktım oradan. Kavaflar Çarşısı’nda seyyar bir ciğerci gördüm. Öyle güzel ciğer kokusu etrafı sarmıştı ki hiç sormayın, o nefis koku var ya ‘şimdi bana bir tuhaf geliyor’ resmen “Gel ye beni ”diyor. Dayanamadım “Abi bir şiş ciğer ne kadar?”

“İki buçuk Lira”

“Ekmek dâhil mi?”

“Dâhil”

“Peki, ekmek hariç olursa”

“O zaman fiyat değişir

“Ne kadar?”

“İki Lira”

“Tamam, abi birazdan geliyorum, ”dedim. Eve gittim, evde annemin mahalle fırınından kendi yaptığı ekmekten yarım ekmek alıp, doğru ciğerci de soluğu aldım. Abi,  bana iki şiş ciğer kebap verir misin?  Ekmek hariç olsun.”

Perşembe, 22 Haziran 2017 10:13

TRAVMATİK TERTİP

Musa DİNÇ / Sağlık Eğitimcisi – Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

TRAVMATİK TERTİP

İstanbul / İstiklal Caddesi’nde mahşeri kalabalık da dolaşırken tesadüfen 199. Dönem’ den Etimesgut Zırhlı Birlikler Tümeni’nden arkadaşım Tank Asteğmen Metinle karşılaştım.

“Vay vay, kimi görüyorum!”

“Tertip sen buralar?”

“Eh nasılsın, iyi misin?”

Dile kolay aradan 15 yıl geçmiş.

“Ne arıyorsun İstanbul’da, hayırdır?”

“Hiç sorma be tertip! Bir bilsen başımıza gelenleri!…”

“Ne oldu ki?”

“Ayaküzeri anlatılacak denli değil,”

“Pekâlâ, biz de bir kafede oturur, birer kahve içer, dertleşiriz o halde.”

Bir kafe de oturduk, kahvelerimiz geldi, ben kahvemi sıcak sıcak içtim, benim Tertip Metin başladı derdini dökmeye:

“İki yıl önce İstanbul’a yerleştik. Biliyorsun ya, yengen İstanbulluydu. Kayınpeder vefat edince Kaynanam yalnız kaldı. Çok istememize rağmen yanımıza gelmedi; tek başına yaşamını sürdürmeye başladı. Bir gün sabahın beşinde soluk soluğa beni uyandırdı eşim.”

“Kalk, anneme gideceğiz!” diye tutturdu.

“Ne oldu, acelen ne hanım? Günler torbaya mı girdi?” dedim.

“Çok kötü bir rüya gördüm. Rüyamda annemin kaşı gözü, kan revan içindeydi,” dedi.

“Senin annene kolay kolay bir şey olmaz, Şeytan’a pabucu ters giydirir!” dedimse de pek inandırıcı olamadım; sonunda pes ettim.

“Pekâlâ, hazırlan gidelim, ”dedim ve sabah daha güneş doğmadan yola çıktık. Avrupa yakası / Avcılar’dan Kartal’a emektar arabamla gidiyoruz. Bereket versin sabahın erken saatleri olduğu için trafik tenhaydı. Zorlanmadan Kaynanamın evine ulaştık. Dış kapının üstündeki zil düğmesine bastık. Kısık öten bülbül sesine yanıt veren yok.

“Hay Allah amma da uykusu ağırmış annenin!”

Benim afacan, zil sesinden umudunu kesmiş olacak ki, ayaklarıyla kapıyı tekmelemeye başladı.

“Metin en iyisi cep telefonuyla evi bir arasak, ”dedi. Telefonla arıyorum ahizeden arama sinyalini alıyorum, ama yanıt yok. Bende merak etmeye başladım. Kaynanamın cep telefonu da yok ki, onu oradan arayabileyim. Çaresiz bir şekilde kapıda kalakaldık.

10-15 dk. Sonra komşu daireler gürültü patırtılarımızla uyanmış olmalılar ki, Kaynana’mın evinin önü ana baba günü gibi kalabalıklaştı.

Her ağızdan bir ses:

“Ne olmuş Behiye Teyze’ye?”

“Behiye Teyze’nin evine hırsız girmiş galiba!”

“Behiye Teyze kayıp!”

“……………..!!!”

“Vah vah!”

“Yahu durun, Behiye’nin kızıyım. Annemi merak ediyorum,” dedi, Eşim.

“ En son gören kim?” dedim.

Kapıcı söze girdi: “Behiye Teyze’ye yarım saat önce kendi ellerimle sabah ekmeğini verdim,” dedi.

O halde Kaynanama ne oldu? Gulyabani gibi sevmediğim Kaynanama acıyıp, kaygılanmaya başlamıştım. Başka çıkar yol yok; “Ya Allah, ya sabır!” deyip üç omuz darbesiyle ahşap kapıyı kırıp, hep beraber içeri daldık. Odaları bir bir aradık, taradık, salonda televizyon açık; ama Kaynanam yok!

“Hay Allah, nereye gitti bu kadın, uçmadı ya?” derken, tuvaletten bir inilti sesi duyduk. Tuvaletin kapısı bir türlü açılmıyor, sert bir omuz darbesiyle bu kapıyı da kırdım. Kaynanam, kapı kolunun azizliğine uğrayıp, tuvalette mahsur kalmış meğer.

Kaynanamı kurtardık kurtarmasına, ama bense bir aydır hastanede tedavi görüyorum, meğerse köprücük kemiğimde bir çatlak oluşmuş. Bugün taburcu oldum olmasına, bu defa kapıların masrafı ne olacak? Kara kara düşündürtüyor beni.

“Geçmiş olsun tertip! Bu arada kahven de soğudu.”

“ Boş ver, ben de soğuk içerim. Tatbikatlar da az mı soğuk çay içtik! Sahi, senin ne işin var İstanbul’da?”

“  Tüyap Kitap Fuarı Edebiyatçılar Derneği Standında imza günlerim var, biliyorsun bir mesleğim de yazarlık.

Tertip Metin’i imza günüme davet etmeyi düşünüyordum, acıklı halini görünce ona yazığım geldi, davet etmekten vazgeçtim. Çantamı karıştırdım, elime ilk yapıtım olan  ‘Şöhretli Eşek Arıları’ geldi.

“Tertip, mizah öykülerimi okursan, stresten arınmış olursun,” deyip kitabımı ona imzalayıp hediye ettim.

Çok sevindi, yüzüne gülücükler geldi:  “Tertip, şu Kaynanamın yüzünden başımıza gelenleri de yazsana!”

“Neden olmasın.”

Tertip Metin, kaynana travmasına uğramış; onun derdi başından aşkın, onu nasıl imza günüme davet edeyim.

 

Cumartesi, 17 Haziran 2017 09:36

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR IV

Musa DİNÇ / Sağlık Eğitimcisi – Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

YÜREĞİMDEN DAMITILANLAR IV

*DUYARLILIK

*Mahallede / sokakta / apartmanda / evde bir yangın çıktığı zaman; yanan ev, benim ev değildir, denilmemeli; çünkü o yangın zamanla sizin eve de sıçrayabileceği hesap edilerek, yangın büyümeden el birliğiyle söndürülmelidir.

*SİLAH  / KALEM

*İpsizin, sapsızın, berduşun, ayak takımı mafyanın elinde her türlü silah var; garip vatandaşların elinde bir çakı yok ki salatalık soya bilsin; hele biz yazarların elinde ise, kalem var; o kalemi bile çok gören münasebetsizler var.

Pazartesi, 12 Haziran 2017 10:38

FAZLA KİLOLARI VERME POTPURİSİ

Musa DİNÇ / Sağlık Eğitimcisi – Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

FAZLA KİLOLARI VERME POTPURİSİ

*Bol bol yürüyün. Gerekirse haksızlıklar karşı boyun eğme yürüyüşlere katılın. Kovalamacalar; biber gazı yememek,  tazyikli sudan ve coptan nasibini almamak için eminim ki bol çaba sarf etmek gerek.

*Yüz, nerede bir su birikintisi görseniz yüzünüz. Göl, dere, çay, ırmak, nehir; hiç fark etmez; siz yeter ki yüzünüz. Denizde yüzecekseniz, dalgalarla dans edeceksiniz, havuzda yüzerseniz kurbağa gibi yüzeceksiniz..

*Ekmek yok; bol su içiniz. Yemi azaltacaksınız, şekere paydos; yapay yiyecek yok. Soda içiniz. Limon yiyiniz, içeceğiniz çaya şeker yerine kök tarçın kullanınız. Tatlı ihtiyacınızı keçiboynuzundan, kaysı, elma ve karpuzdan ve üzümden karşılayınız.

*Enerjinizi cevizden, yumurta sarısından, üzüm pekmezi, keçiboynuzu pekmezi, kuşburnu marmeladından ve baldan alınız.

*Vitamininizi bol çoban salatasında nalınız;  marul çok tüketiniz. Yeşil soğana ışık yakınız,; unutma maydanoza ve sarımsağa kıyak geçiniz.

*Gece geç saatlerde yemek asla yok! Yasak kardeşim.

*Ev yoğurdunu çok seviniz. Sütün peşini bırakmayınız. Peynire tebessüm ediniz. O nedenle süt veren inek, koyun keçi, bu hayvanlara saygılı olunuz.

*Zeytine iltimas geçiniz;  zeytine ayrı bir önem veriniz. Doğanın en büyük nimeti ve armağanıdır. Yaz kış yaprakları yeşildir; istediğin kadar tüketiniz, yağını da tercih ediniz..

*Sağlıklı doğal su baş tacınızdır. Vücudun dörtte üçü su, dünyanın dörtte üçü de su. Su hayattır. Günde en az altı litre su içiniz.

*Bisküviye küsünüz,  onu Devlet’e bırakınız. Yapay yiyeceklerin hepsinde palm yağı vardır. Onlardan uzak durunuz. Cips türü yiyecekleri, jeep’i olanlar yesin.

*Çikolataya kız; alerji yapar gözüyle bakınız.

*Fırın mırın kırın yok, pastaneye asla. Hamur tatlılarının ruhuna el Fatiha okuyunuz.

Cuma, 09 Haziran 2017 10:16

DOSTLUK

Musa DİNÇ / Eğitimci Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

DOSTLUK

Dost acı söyler.

Dost ağlatır, düşmanı güldürtür.

Dost başa bakar, düşman ayağa.

Dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur.

Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.

Dost, dost için çiğ tavuk yer.

Dost, dostun ayıbını yüzüne söyler.

Dost gibi görünür, düşman gibi bulunur.

Dost hak ama doğru minare.

Dost ile ye iç, Pazar eyleme.

Dost kara günde belli olur.

Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı, / dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.

Dost yoluna post olmalı.

Dost yüzünden, düşman gözünden bellidir.

Dosta çok varan ekşi yüz görür.

Dostlar alış verişte görsün.

Dostluğu buz üstüne yazı yazmak gibidir.

Dostluk kantarla, alışveriş miskalle.

Dosttan zarar gelmez.

Dostun attığı gül umulmaz yara açar.

Dostum beni ansın da bir elma ile olsun.

Dostun attığı taş, baş yarmaz.

Dostun ekmeğini düşman gibi ye.

Dostuna borçlu olma.

Dostuna dost, düşmanına düşman.

Dostundan zarar gelmez.

Dost üzerine yazılmış anonimlerden bir derleme yaptım.

Cumartesi, 03 Haziran 2017 12:58

AFERİN OĞLUM

Musa DİNÇ / Eğitimci Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

AFERİN OĞLUM

On altı yıllık sınıf öğretmeniydi. Kıt kanaat geçinip, zar zor aybaşını getirebiliyordu.  Evliydi; ama evi yoktu. Şehrin kenar mahallesinde iki odalı bir gece kondu da kiracıydı. Ağır ekonomik koşulları, haliyle onu aile planlaması ilkelerine uydurmuştu

On bir yaşlarında, tek bir oğlu vardı. Onu okutup adam etmeyi tasarlıyordu.

Boğazına kadar borç balçığına saplanan öğretmenin canı çok sıkkındı. Halatla çektiği aybaşı gelip çattı nihayet. Maaş günü cumartesiye denk geliyordu. Arkadaş olaraktan oğluyla çarşıya çıkmayı kafasına koydu. Eşi, oğlunu giydirip, babasının önüne kattı.

Baba oğul, el ele verip, çarşıya vardılar. Bankamatiğin kuyruğuna girip, maaşını çeken babasının cebi geçici olaraktan ısınmış, cüzdanı kabarmıştı.

Önce ev kirasını ödemekle yola koyuldular. Çamaşır makinesinin taksiti,  hazır giyim, bakkal- çakkal, manav, kasap derken; maaşın üçte ikisi suyunu çekmişti.

Çarşıdaki vitrinler albeniliydi, mıknatıs gibi çekiyordu adeta. Babanın sebatı ağır basıyordu; ama gel gelelim oğlunda ise sebatın sınırları çoktan ihlal edilmişti.

Bunu, şunu, onu alalım fikrini sürekli kafasında stoklayan oğul, artık isim vererekten:

“Babacığım, çikolata alır mısın?”

“Yok, yavrum alamam; alerji yapar!”

“Dondurma alsana?”

“Farenjit yapar!”

“Muza ne dersin?”

“Kabızlık yapar!”

“Baba, kivi al; n’olur!...”

“Olmaz yavrum; Kivi, kivi pillerini anımsatıyor bana.”

Her defasında direnen baba, kendince bir yanıt bularak, oğlunu almama konusunda oyalama taktiği uygulayarak almaktan caydırabiliyordu.

“Babacığım, top al bana?..”

“Alamam yavrum!”

“Niçin?”

“Çünkü top alan, topal olur da ondan.”

“Anlayamadım.”

“Anlaşılmayacak bir şey yok.”

“Nasıl?”

“Yavrum, ben çocukken Deden de top almıştı bana. Top alınır da oynanmaz mı?  Arkadaşlarla futbol oynadık. Her şey çok güzel başlamıştı;

sonra futbol evrim geçirerek tekvandoya, karateye dönüştü. Rakip oyuncunun top yerine dizime vurması sonucu travmaya maruz kalarak yere yığıldım.

Sonra n’oldu bana? Sonuç: Menüsküs; ben futbola, futbol da bana küs!”

“Peki babacığım, boş ver topu!”

“Aferin oğlum!”

Belli bir zaman yürüyüp gezinirler çarşıda. Oğlunun gözlerine bisiklet ilişir. Babanın yüreği hop hop eder.

“Babacığım bisiklet al bana?”

“Aman yavrum, dilin ne söylüyor? İşte bu hiç olmaz!”

“Bunda ne var baba?”

“Oğlum bisiklet ehliyetin yok, sonra memleket trafik şampiyonu; yolları dersen garantisi yok. Açık kanal ve çukurlara düşersin bir yerlerini kırarsın; sonra hastane, röntgen ışınlarına maruz kalırsın, mümkünatı yok! Sahi sen atlet de değilsin ki, Olimpiyatlara hazırlayalım seni. Vazgeç bu sevdadan.”

Çocuk, bisiklet istemekten bin pişman olur.

“Babacığım, aklıma bir fikir geldi. Hiç de tehlikesi yok.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Balon alır mısın bana?”

“A aaa,bu da olmaz!...”

“Bunda ne var baba?”

“Balonla oynayanlar, kendilerini pembe dünyadaymış gibi hissederler. Her şeyi güllük gülistanlık görür. Kendilerini pamuk bulutlar üstünde uçan kuşlara benzetir. Balon alamam asla! Sana bile bile kötülük edemem. Ütopyacı olarak yetişmene göz yumamam!”

“Baba, pes vallahi! Nereden çıkarıyorsun bunları?”

“O zaman, topaç al.”

“Oğlum, bunun da modası geçti. Topaçta ne var? Kendi etrafında döner durur. Bir arpa boyu yol almaz. Yaşam dediğin devingen olmalıdır. Nerde hareket var orda bereket.”

“Babacığım, o zaman çağa ayak uyduralım. Demodeyi bırakalım. Örneğin; bilgisayara ne dersin?”

“ İnternet hastalığı almış başını gidiyor, ayrıca alamam, kâfi derecede paramız yok!”

“ O zaman cep telefonu alalım.”

“Yok, yavrum onun da cazibesi kalmadı. Herkeste var cep telefonu.”

“Babacığım atari alsana.”

“Zamanı öldürür. Vakit nakittir oğlum. Boşa geçecek zamanımız yok.”

“ Babacığım n’olursun; bari sakız al çiğneyelim!”

“ Oğlum çenemizi yorar, sonra bizi acıktırır. Hadi neyse, bari dediğin için.”

“Hey sakızcı, versene iki sakız.”

Sakız çiğneye çiğneye, arada bir şişirip patlata patlata dolaşan baba oğul, lunaparkın kapısına kadar gelirler.

“Babacığım, lunaparka girelim mi?”

“Hadi girelim.”

Çocuk atlıkarıncayı, dönen dolapları görür.

“Babacığım, binelim mi?”

“ Olmaz, başımız döner!”

Çarpışan otolara gözleri ilişen çocuk:

“Baba binelim mi?”

“Olmaz! İlk bakışta stres atmak gibi görülebilirse de, aslında kin ve öfke boşalmasıdır.  Kazaların kaynağı çarpışan otolardır, zaten.”

Halkayı geçir, sigara kazan reyonuna gelirler. Daha çocuk bir şey istemeden;

“Bu da ahlakımızı bozar. Kumara davetiye, sigaraya özendirme. Etik dışı. Al sana pompalı tüfekler: Bunlarda bizi katil ruhlu yapar.”

“Babacığım, lunapark canımı sıktı, çıkalım buradan.”

“Aferin oğlum.”

“Babacığım acıktım.”

“Demedim mi sana; bak sakızın marifetine! Valla oğlum, ne yalan söyleyeyim, ben de acıktım.

Baba oğul,  Sur dibindeki ciğercide soluğu alırlar. Ciğer kebabını doyasıya yerler. Üstüne de bir güzel ayran içtikten sonra canları tatlı ister. Kadayıfçıya uğrarlar. Fıstıklı burma kadayıf ziyafetinden sonra yol üstündeki kitapçıya giderler. Samed  Behrengi’nin masallar  dizisini satın alıp, oğluna hediye eden baba, evdeki eşini de unutmaz. Eşinin çok sevdiği sarı elmadan iki kilo alır, çiçekçiden bir deste karanfil alarak eve dönerler.

Bir ara eşi: “Bey bey; su, elektrik, telefon parasını ödedin mi?”

“Hay Allah, nasıl unuttuk!”

Cüzdanını kontrol eden baba, bir anda keyfi kaçar. Cüzdanı boşalmıştır maalesef.  Cüzdanın umutları, kara vicdanlıların(!) % 3’ lük temmuz zammına kalır.( Eminim ki enflasyon karşısında bu zamcık fos çıkar.)

Çarşıdan yorgun argın dönen baba, oğul kanepeye uzanır, biraz şekerleme kestirirler. Yaklaşık bir saat uyuyan çocuk, uyanır uyanmaz babasını da alelacele uyandırır.

“Babacığım çok güzel bir rüya gördüm.”

“Neymiş?”

“Boşalan cüzdanlar, bundan sonra akü gibi şarj edilip doldurulabilecekmiş.”

“ İcat tarihi kaçmış?”

“ 2027”

“Aferin oğluma, o zamana kadar sağ kalırsak tabi”

“Akşam yemeği hazırlığında olan hanımın sesi işitilir, mutfaktan:

“Hoptrinam, hoptrinom!... Ölme eşeğim ölme!...”

Çarşamba, 31 Mayıs 2017 09:34

YAZ’IN YAZILIR

Musa DİNÇ / Eğitimci Yazar

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


YAZ’IN YAZILIR

Her çağdaş gibi ben de yaz aylarında deniz kenarında bir aylık tatilin düşünü kurdum. İmbat, martı, fosforlu kum, plaj bikinilileri, bronzlaşmak, deniz turları, şortla caka satmak ve daha neler neler…

Ama olmadı. İmgeden öteye geçemedik. Yaz aylarında emir kipi olan “yaz” eylemine geçtim.

Hep yazdım. Önceleri ne yazayım? Diye düşündüm, aslında fazla düşünmeye gerek yoktu; sorunlar o kadar yığınladır ki, acaba hangisini yazsam?

Derken, yazım sırasında acıktığımı fark ettim. Mutfağıma girdim, aperatif bir şeyler hazırlayıp atıştıracağım sırada; o da neyin nesi?

Benim gibi acıkan karıncaların benden önce atak davrandıklarını gördüm. Ekmek kırıntılarını azimle yuvalarına taşıyan karıncalara doğrusu imrendim. Onlara tatil matil yoktu. İşleri güçleri çalışmaktı. Çalışmaları bile karınlarının doymasıyla orantılı değildi.

Evet, karıncaları yazmalıyım. Karınca emekçilerin içerisinde bulundukları yaşama mücadelesi çok duygulandırıp üzmüştü beni. Sıkıntıdan gözlerim doldu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Karıncalarla özdeşleştiğimiz için kara bulutlar üstümüzde kümeleniyordu. İşte, üzüntümün kaynağı belli olmuştu!

Karıncalar, demokratik bir tavırla sosyal haklar peşine düşer; ama hak yerine cop yer.

Konuşmaya kalksa 657’ye çarpmamak için ani bir fren tutmak zorunda kalır.

Eskiden disiplin cezaları işlerdi; uyarı, kınama maaştan 1/30, 1/8 oranında maaştan kesinti, kademe durdurma ve en kötüsü sürgün olurdu. Şimdi ne gezer, bir kulp takarlar hop dedik!... Özlük hakkı sıfırlanır;  hak-hukuk lafta kalır. Açığa alma, meslekten çıkarma, ihraç.

Patinaj,

Sürgün,

Yılma, ha gayret;

Biraz daha efor!

Karıncaların gideri, gelirinden fazla.

Nasıl olur da aybaşını getirebiliyorlar?

İnanılmayacak bir performans gösteriyorlar

Doğrusu hayret!

Bizim karıncalara ermiş gözüyle bakılabilir.

İnanmayan varsa, serçe parmağını dişlesin!

Gider, gelirden fazla, bütçe her ay açık verir;

Delik büyüdükçe büyür!

Bir de utanmadan, ”çalışan kazanır” diyorlar.

“Nah kazanırlar!”

Yahu, karıncadan fazla çalışan var mı?

Allah aşkına!

“Çalış, çabala

Sonu nereye vara

Elde var boş karavana!

Elin adamı bir aylığıyla krallar gibi tatil yapıyor.

Vay be ve vay halimize!...”