22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ  VE PARTİ DİSİPLİNİ…

Siyasal partiler bir demokratik kitle örgütüdür.

Anayasa, siyasi partilerin demokrasinin vazgeçilmez unsurları olduğu hükmünü içeriyor.

Anayasa’da niçin böyle bir hüküm var?

Bu sorunun yanıtı, o ülkede demokrasinin ne ölçüde hayata geçirildiğinin özüdür, esasıdır…

Demokrasi, pratikte kaç okka çekiyorsa, o ülkenin siyasi partileri o ölçüde parti içi demokrasi ile yönetilir.

Parti içi demokrasinin en önemli işlevi ise, partinin mutfağında özgürce düşünce ve proje üretilmesine imkan tanımasıdır.

Parti içi demokrasi, özgürce üretilen düşünceler doğrultusunda çoğulcu yöntemlerle kararlar alınmasını sağlar.

Eğer bu mekanizma bu şekilde işlemiyorsa, o siyasi partide parti içi demokrasi mevcut değil demektir.

Parti içi demokrasisini oluşturamamış bir siyasi partinin ise, ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmesi beklenemez.

Parti içi demokrasi, parti disiplini ilkesi ile çelişkili değildir.

Parti disiplini, parti üyelerinin partinin görüş, düşünce ve ilkelerine uygun davranmalarını gerektirir.

İlk bakışta bu noktada özgürlüğün kısıtlandığı düşünülebilir.

Ancak… Biri siyasi partinin kendisine özgü bir siyaseti ve o siyasetin tabanını oluşturan düşünce ve ilkelerinin bulunması en doğal olgudur.

İlk bakışta çelişki gibi gözüken bu iki ilkenin kesiştiği ve uzlaştığı nokta çoğulculuktur…

Eğer partinin düşünce, proje ve temel ilkeleri, o siyasi partinin düşünce mutfağında özgürce tartışılıyor ve demokratik ilkeler uyarınca sorgulanıyorsa… Ve parti kararları bu özgürce tartışma ve sorgulama ortamı sonrasında demokratik ilkelere uygun olarak alınıyorsa, bu kararlara uymak parti disiplininin [vazgeçilmez nitelikteki] gerekleridir/sonuçlarıdır…

Ama, partinin kararları, tek adam tarafından belirleniyorsa… Bu kararlara uymak, bu kararlar doğrultusunda irade belirtmek parti disiplini içine hapsedilemez.

Böyle bir durumda ortada demokrasi olmadığı gibi, çoğulculuk; yani özgürlük de yoktur.

Dolayısıyla siyasi partinin varlık nedeni ortadan kaldırılmış demektir.

Siyasi partilerin, “demokrasinin vazgeçilmez unsurları” olma niteliği ortadan kaldırılmış demektir.

Ortada gerçek bir demokrasi yok ise, siyasi partilerin mevcudiyetleri de anlamlarını yitirmiş olur.

Siyasi partiler bu koşullarda tek adam yönetiminin üstüne örten bir vitrin öğesi olmaktan öteye geçemezler.

Siyasi parti üyeleri [ya da milletvekilleri] ise, bu görüntünün birer figüranı olmaktan bir adım ileriye gidemezler.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

“KAMUOYU  VE  SAĞDUYU” TUTSAKLIĞINDAN ARINMA

MÜCADELESİ…

Toplumlarda kültürün içeriğini, yapısını ve kurumlarını belirleyen o toplumun hâkim sınıf [ve zümreleri]’dir.

Her toplumun bütününün zihniyeti, o toplumda [ekonomik ve siyasi] gücü elinde tutan [görevlendirilmiş] kadrolar tarafından belirlenir…

Bunun en önemli nedeni, bu gücün [görevlendirerek yetkilendirdiği] kadrolar eli ile eğitim sistemini, okulları, din kurumlarını, basını,  tiyatroyu denetleme gücüne sahip olmaları, böylece topluma kendi görüşlerini benimsetebilmeleridir.

Ayrıca bu güçlü grupların prestiji o kadar fazladır ki, alt sınıflar onların değerlerini benimsemeye ve taklit etmeye kendilerini psikolojik olarak hazırlamışlardır…

Bir hayvana tasma vurursunuz, bir köleyi zincire vurursunuz… Ve istediğiniz yöne çeker götürürsünüz.

İçinde yaşamakta olduğumuz toplumda ise bu tasma ya da zincir kültürün ta kendisidir…

İnsanların zihinlerine vurulan pranga onların özgürlüklerini tutsak eder.

Kültürel öğeler kullanılarak “usta-işi” başarılır bu tutsaklaştırma eylemi… Tutsağın ruhu duymaz.

Bilinci ise, zaten işlevsizleştirilmiştir.

Özgür seçim yapma yeteneği ipotek altındadır.

Bu tutsak kişinin iki adım ötesine bir de “çıkar” havucu yerleştirdiniz mi, istediğinizden daha ala yönetirsiniz bu çağdaş-biçare-kişiliği… Operasyon tamamdır!

Ve inançları, düşünceleri ve özet olarak kültürleri ile uydulaştırılmış kişiliklerden oluşan bir toplumu böylece “özgürce” yönetirsiniz…

Önemli ölçüde kısıtlanan sorgulama imkan ve yeteneğinin kişiye kalan kısmı ise, “kamuoyu ve sağduyu” gibi kavramlar tarafından arka plandaki kültürel otoriteye tabidir…

Ve çoğu kez bu otoritenin çizdiği çizgilerin üstünden atlayamaz.

İşte adına “modern” denen toplum içindeki birey olmaya çalışan vatandaşın acıklı ve çaresiz durumu budur…

Çağdaş toplum içinde çağdaş insanı kuşatan bu sınırlar ve kısıtlamalar gerçekte özgürlüğün çağdaş düşmanlarıdır.

Bu düşmanlar nasıl yenilir?

Asıl soru budur.

Ve yanıtlar bellidir:

1. Bireyliğin gelişmesi ile…

2. Özgürlüğün, kültürel tutsaklıklarından arındırılması ile…

3. Topluma egemen olan güçler tarafından belirlenen kültürün özenle oluşturularak topluma dayattığı “kamuoyu ve sağduyu” kavramlarının aydınlanma kültürünün evrensel mirasının eleştirel ortamında –özgürce- yeniden sorgulanması ile…

Çünkü başka türlü aydın bir kişi olunamaz.

Gerçek bireylerden oluşan bir toplum oluşturulamaz.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

İTİŞTİK KAKIŞTIK,… [ŞİMDİLİK] TEK ADAMA ULAŞTIK…

Türkiye’nin yönetim biçimi değişiyor.

Parlamenter çoğulcu demokrasi yerine, tek adam/tek ses/tek irade sistemi yerleştiriliyor.

Vatandaş… Televizyondan izliyor bu “yerleştirme” işlemini.

Ne görüyor?

Ne duyuyor?

Ve hele hele ne öğreniyor?

Vatandaşın televizyon ekranında gördüğü kavgadır!

Duyduğu hakarettir, küfürdür!

Öğrendiği, neyin ne olduğu değil… Aynı kaba, birbirinin fotokopisi kişilik örnekleri ile çöreklenildiğidir!

Televizyon ekranının gerisinde tutulan izleyici-halk, ülkenin bu en temel meselesinde de –sadece- seyircidir.

Hep birlikte sürdürülen çoğulcu demokrasi/hukuk devleti/çağdaşlık mücadelesine ortak edilmemiştir.

Bu nitelikteki bir mücadelenin dar-Meclis koridorlarındaki itişip-kakışmaya sıkıştırılması, mücadelenin daha başlangıçta kaybedilmesi anlamına gelir ve sonuç da zaten böyle olmuştur…

Bir ülkenin demokrasi mücadelesi, milletvekillerinin birbirlerinin boğazına sarılması basitliğine indirgenemez.

Söz konusu halkın özgürlüğüdür.

Demokrasi halk için vardır.

Çağdaş uygarlık düzeyi halkın bilincini ve kültürünü yükseltmeyi amaçlamaktadır.

Ama bu mücadelenin içinde halk yoktur!

Halka dönük, halkı içine alan, kitlelere mal olmuş bir toplumsal muhalefet [ısrarla] yaratılmamıştır.

Aslında günlük Ankara siyasetinin böyle bir gündemi de yoktur; hedefi de yoktur; amacı da yoktur.

TBMM kürsüsünde mikrofonu ele geçirip sağa sola öfke yüklü hakaretler savurarak sürdürülen bir mücadelenin başarısızlıkla sonuçlanması şaşırtıcı değildir.

Oysa makul, inandırıcı, soğukkanlı ve sorumluluk sahibi bir duruş, daha başlangıçta birçok şeyi değiştirebilirdi.

Bıçak sırtında yürütülen bir oy-aritmetiği, belki de bu nitelikte bir tavrın benimsenmesinden etkilenebilirdi.

Nitekim Deniz Baykal’ın konuşması bu yönde ciddi bir etki yaratmıştır. Ama bu etki, daha sonra sürdürülen basit “ekran muhalefeti” sonucunda, kavga provokasyonlarına katılma ve hatta başı çekme eylemleri ile yok edilmiştir.

Sağduyu ve inandırıcılık ortadan kalkmış, geriye içine gönüllü bir şekilde yuvarlanılan tuzaklar kalmıştır. Bu talihsiz tavır, iktidar partisi ve onun koltuk değneği olan diğer partinin milletvekillerini birbirine yapıştırmış; şöyle bir sallansa dökülecek olan olgunlaşmış “ürün”ler birbirlerine kenetlenmiş, yerlerinde kalmıştır…

Başbakan’ın CHP kulisinde genel başkan ve kurmayları ile çay sohbeti yaptığı mini toplantıda CHP’nin cumhurbaşkanı adayı MHP milletvekili [Mısır emiri] Ekmeleddin efendinin, Bin Ali Yıldırım’a hitaben, “Osmanlı hanedanına maaş bağlanması” yönünde kulis yapması [yapabilmesi…] bize çok şeyi anlatmaktadır.

İlişkiler bu düzeydedir… Mantaliteler bu sularda yüzmektedir… Ülke, Ekmeleddin efendinin talep ettiği tarafa doğru sürüklenmektedir…

Ve olup bitenler CHP kulislerinde cereyan etmekte [edebilmekte…] ve bu noktadan Meclis kürsüsüne yürünmektedir.

Halk ise… Televizyon ekranından bu hazin görüntüleri izlemekte ve fırtınalı bir deniz ortasında kaptansız bir geminin içinde sağ sola koşuşturmaktadır.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çarşamba, 11 Ocak 2017 18:41

İKİ İNSAN, İKİ DÜŞÜNCE…

Yazan Faruk Haksal

İKİ İNSAN, İKİ DÜŞÜNCE…

Yalnızlık çeşit çeşit…

Fiziksel yalnızlık, somut ve nesnel olarak tek başına olmak demek…

Manevi yalnızlık ise, [bireyin bilinci ve ruhsal derinliğine göre] toplumsal değerlere, simgelere, belirli [siyasal ve toplumsal] kalıplara bağlılıktan yoksunluk anlamına geliyor.

Fiziksel [maddi yalnızlık] içinde manevi yalnızlığı da taşıyorsa dayanılmaz bir hal alabilir.

İnsanların önemli bir kısmı, bir “yere” ait olmazlarsa, hayatlarının bir anlamı olmazsa, kendilerini bir toz zerreciği gibi hissedip kişiliklerini toplum içinde önemsiz ve değersizmiş gibi hissederler. Ve bir birey olarak, önemsizlik duygusunun altında ezilir kalırlar…

Bu açıdan bir insanla konuşurken, onun bağlı olduğu değerlere [bu değerlerin içinde en diri olanı inançtır] yan gözle bakılmamalıdır.

Kişinin kendisini anlamlı kılan bağlılıklara sataşılmamalıdır.

Aidiyeti tartışma konusu yapılmamalıdır.

Bu değer ve inançlara düşüncelerle de olsa dokunulması o kişinin “kendi”sini koruma mekanizmalarını harekete geçirir.

O kişi bu dokunuşu, kendi sosyal ve manevi bütünlüğüne karşı yapılmış bir saldırı olarak algılar ve ileri sürdüğünüz düşüncenin öz ve içeriğinden çok, dikkatini bu saldırının def edilmesine yöneltir.

Çünkü saldırı olarak algıladığı bu “yeni düşünce” onun, toplumla ve kendisi ile uyum haline getirdiği statik-düzeni yıkıp, değiştirebilir…

Dolayısıyla temel hedef bu tehdidi bertaraf etmektir.

Kişimiz, böylece giderek sertleşir…

Adrenalin salgısı artar.

Kendini koruma içgüdüsü tüm sisteme egemen olur.

Tartışma büyür… Hatta kavgaya bile dönüşebilir.

Çünkü korunan, ele aldığımız insanın fiziksel varlığından ziyade, onun fiziksel varoluşunun komuta merkezinde oturan psikolojik-manevi-ruhsal merkezdir.

Tabii… Sözünü ettiğimiz “kompleks”leri aşan, kendisini o ölçüde geliştirmiş, derinlemesine bireyliğini [acı da olsa] yaşayabilen yetkin insanlarımız bu genellemelerin dışındadır.

Bu tür kişiler, kendilerine ait olsun ya da olmasın, düşüncelerle kişiliklerini bir birinden ayırmasını bilmektedirler.

Düşüncelerinde bir yanlışlık ya da eksikliğin kişiliklerini ilgilendirmediğinin bilincindedirler.

Siyasal–toplumsal–grupsal-hizipsel-takımsal bağlılık ve bağımlılıkların gölgesinde yaşamayacak kadar kendilerini, düşüncelerini ve dünyalarını özgürleştirmişlerdir.

Peki… Betimlemeye çalıştığımız birinci kişilikten, bu ikinci insan tipine nasıl geçilir?

BİR: Bu yönde var-olan isteği tutku düzeyine yükseltip yaşam biçimi haline getirerek.

İKİ: Çok okuyarak.

ÜÇ: Bilinçli, aydınlık kafalı, evrensel kültür mirasının bir üyesi olma azmi ile çalışarak, didinerek ve savaşarak…

Çünkü, emek olmadan hiçbir yere varılmaz.

Yani, en yüce değer emektir!

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

MİLLETİN VEKİLİ OLDUĞUNUZU HATIRLAYIN!..

Çoğulcu parlamenter sistemi terk edip, tek adam yönetimine doğru ilerliyoruz.

Ülkenin temel yönetim biçimi değiştiriliyor.

Sistem değişiyor.

Rejim değişiyor.

Bu değişikliğin ilk adımında, AKP milletvekillerinden, değişikliğin özü ve esası saklanarak boş kâğıda “evet” imzası ithal edilmiştir.

Kamuoyu da bilmiyor Anayasa değişikliğinin içeriğini; başına hangi çorapların örülmekte olduğunu…

Teklif, Meclis Komisyonu’ndan hop/şaralop, kavga/kıyamet jet hızıyla geçirildi.

TBMM’deki görüşmelerin TRT’nin Meclis kanalından yayınlanması yasaklandı.

Amaç ve hedef apaçık ortadadır.

İçeriği sır gibi saklanan bu son derece önemli temel değişiklik; bilinmeden, tartışılmadan, yangından mal kaçırır gibi… Geçirilecektir!

Gelişinde ve geçirilişindeki üslup ve yöntem, Anayasa değişikliğinin özgürlükleri artıracağının değil, yok edeceğinin en somut delilidir.

TBMM kendi kendisini by-pass etmekte, yetkilerinin en önemlilerini tek adama devretmektedir.

Çoğulcu parlamenter demokratik sistem, çoğunluk oyları ile yok edilmek istenmektedir.

Başbakan, kendi koltuğunu eskiciye taşımak için var gücü ile çalışmaktadır.

MHP başkanı, sıfır noktasına doğru taşıdığı halk desteğini tümü ile yitirme telaşı ile bu tehlikeli gidişe omuz vererek, gelecek içinde kendine bir yer aramaktadır.

Bizzat iktidar partisi yetkilileri, bu değişiklikle 600 yıllık geleneğimize geri döndüğümüzü itiraf etmektedirler.

Nedir bu 600 yıllık gelenek?

- Padişahlık!

Bugünün demokratik uygar dünyasında tek adam egemenliğinin yeri var mıdır? Kültürü kalmış mıdır?

Yeni yeni Devlet olabilmiş en ilkel kavim-toplumlar bile demokrasiye doğru kendi kültürleri çapında ilerlemeye çalışırken, Mustafa Kemal’in uygar-laik-aydınlık Türkiye’sini geri-vitesine takmanın anlamı nedir?

Ancak…

Bir nehrin kaynağına doğru –sürekli olarak- yüzemezsiniz?

Yorulur ve bir kenarda soluksuz kalırsınız.

Bu gidiş bigânedir; sapılan sokak çıkmazdır… Fark edin!

Fark edin… Ve bu güzelim ülkeyi daha riskli, daha viran, daha acılı noktalara sürüklemeyin.

Halen TBMM’nin iradesi geçerlidir. Ve sizler o iradeyi kullanma yetkilerini –hala- taşıyorsunuz.

Milletin vekili olduğunuzu hatırlayın; ümmetin alelade bir üyesi ya da unsuru değil.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

Pazartesi, 09 Ocak 2017 14:59

DİKTATÖRLERİ BİZ YARATIYORUZ

Yazan Faruk Haksal

DİKTATÖRLERİ BİZ YARATIYORUZ

Diktatör, bir kişilik biçimidir, kabul.

Narsist nitelikleri tavan yapan bir şahsiyet bozukluğudur, bu tanımlama da doğru.

Diktatörün borusunu öttürüp, yumruğunu masaya vurabilmesi için bazı nesnel koşulların varlığı gerekir, bu da tamam…

Ama bizce diktatörü diktatör yapan esas unsur, boyun eğmeyi ve her kelamı kabule hazır, “ha deyicinin hık deyicisi” bir köle-kitlenin varlığıdır.

Bu unsur toplumsal-psikolojinin en temel konusudur.

Hitler, kişiliğindeki hastalıklı yapı yüzünden değil, nesnel şartların uygunluğundan da değil, bütün bu nedenlerin çok daha fazlası olarak, gelişen tarihi ve sosyal süreç içinde Alman halkı boyun eğme tutsaklığına ulaştığı için diktatörlüğünü ilan edebildi ve milyonlarca kişiyi katledebildi.

Gerçek demokrasinin yaşama geçebilmesi için temel koşul, kişiliğindeki boyun eğme eğilimlerini ayıklayabilen, sorgulama yeteneğine sahip özgür düşünceli bireylerin varlığıdır.

Eğer bu yoksa… İsterseniz dünyanın en demokratik anayasasını tercüme edip, yürürlüğe koyun, sonuç değişmez.

Siyasi partilerin, gerçek birer demokratik kitle örgütü vasfına ulaşabilmesi için parti-içi demokrasinin şeklen değil, esasta/gerçekte/sahici olarak gerçekleştirilmesi gerekir.

Eğer milletvekillerini lider belirliyorsa, partinin görüşü ve siyaseti bu zat-ı şerif tarafından tek başına tespit edilip, uygulanıyorsa o siyasi partide demokrasi mevcut değildir. Böyle bir siyasi parti tarafından ülkeye demokrasi getirilmesi de asla mümkün değildir.

Parti üyeleri kendi kişisel düşüncelerini lidere ipotek edemezler. Gerçek bir demokratik ortamda böyle bir gelişme söz konusu olamaz.

Parti üyelerinin sorgulama yeteneğine sahip olmaları, parti disiplinine de aykırı düşmez. Tam aksine, partinin düşünce mutfağını zenginleştirir, geliştirir.

Parti üyeleri [ve geniş anlamda vatandaşlar], düşüncelerini özgürleştirmek yerine, lidere tutsak bir platforma terk ve teslim ederlerse, o lider –süreç içinde- diktatör olur…

Sözün kısası, lideri diktatör olmaya iten esas neden, bu başı öne eğiş ve teslim oluş karakteridir…

Parti disiplini ile askeri disiplini de birbirine karıştırmamak gerekir.

Askeri disiplin serttir, büyük ölçüde demokrasiye yer vermez. Ama böyle olması yapılan işin ve mesleğin niteliğinden doğar.

Ama bir siyasi parti, düşünce geliştirecektir ve hatta yaratacaktır…

Yaratılan bu düşüncelerden projeler, çareler ve çözümler üretilecektir.

Düşünceler ne ölçüde ayrıntı, bilgi, tecrübe, yaratıcı güç ve derinlik içerirse; üretilecek çözüm, proje ve çareler de o ölçüde toplumun yararına olacaktır.

Aydınlanma devriminin bizlere armağan ettiği o sihirli yönteme sahip çıkalım…

- Sorgulayalım, düşünelim… Sonra bir başka “açı”ya yaklaşıp, o açıdan sorguladığımız meseleye bakalım; yeniden düşünelim ve yeniden sorgulayalım.

Ve böylece “sevgili” liderlerimizi diktatör olmaya –kendi ellerimizle- iteklememiş olalım.

Diktatörün var olabilmesindeki payımızı ve sorumluluğumuzu yeniden gözden geçirelim.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

Millet deliye hasret, Biz akıllıya hasret

 

Celal Kılıçdaroğlu’nu kullananların kurguladıkları tiyatrolar bitmek bilmiyor.

“Söke’den Didim’e yürüyeceğiz”

“Eski adliyenin önünden, belediyeye yürüyeceğiz”

“Ölüm orucu tutacağız”

“Çadır kuracağız”

“Denize gireceğiz”

“Tramp’ı (ABD başkanı) tebrik etmek için  aradım cevap vermedi”

Hepsi fiyasko ile sonuçlanan bir sürü yalan, dolan.

Niye?

Celal Kılıçdaroğlu’nun. Didim Belediyesinden istediği çay bahçesini alamadı diye yapılacak iş değil herhalde.

 

Bütün bu işleri  kendilerine sorsanız. Sebebini  FE-TÖ’cu Erkan Karaaslan’ın Didim Belediyesi ile olan ilişkisi. Halbuki Erkan Karaaslan ile telefonla bire bir kanki kanki konuşan, büyükşehir belediye başkanından randevu talep edebilecek kadar yakın olan kendileri.

İşin aslını Didim’de bilmeyen kalmadı.

Birinin intikam, nefret ve siyasi hesapları.

Öbürünün. İkiz kulelerden dolayı usulsüz işleri.

Diğerler asalaklarında, sınırsız istekleri sonucu, tüm Türkiye ye rezil kepaze olduk.

Beyaz Tv’de ve Yaygın basında Didim’i karalamaktan başka bir şey yapmayan usulsüzlükler topluluğu. Bu kişiler hakkında açılmadık dava kalmadı. Hakaret den yedikleri ceza kalmadı.

En sonun da Celal Kılıçdaroğlu’nun çocukları Didim’e gelip babalarına veraset altına alınması için davası açtılar.

Avukatları Erhan Kılıç ile birlikte, Didim Adliyesine gelerek, Atilla ve Fatih Kılıçdaroğlu Medeni kanunun 405 ve 406 maddeleri uyarında babalarına vasi tayin edilmesini istediler.

Sebebi “Sosyal medyadan ve televizyonlardaki davranışlarının normal olmadığın belirten çocukları, babamızı tanıyamıyoruz, telefonlarımız cevap vermiyor görüşme isteklerimizi geri çeviriyor, kaygılıyız, geçmişten beri alkole olan düşkünlüğü de aile içinde bir sıkıntılı durumda zaten şimdi kötü niyetli kişilerle birlikte başka yollara tevessül edebilir”  dediler.

 

Celal Kılıçdaroğlu’nun çocukları Atilla ve Fatih Kılıçdaroğlu biz “Kötü niyetli kişi-lerle birlikte başka yollara tevessül edebilir, endişe ediyoruz” derken, kimleri kastediyorlar.

Süryanileri mi?

Yoranlı Kamacı’yı mı?

Ekrem Batır’ı mı?

Arif Çolak’ı mı?

Ali Sakaroğlu’nu mu kastediyorlar.

Bunların olması mümkün değil.

Bunlar Didim’in en  saygın siyasetçisi ve iş adamları var!

 

Hatta bunlardan biri, dede’den, baba’dan, kırk yıllık CHP’li olduğunu ve Selanik’den çıkan ikinci kahraman olduğunu iddia eden bile var.

Celal Kılıçdaroğlu’nun çocukları kesinlikle bu kişileri kastetmediklerine eminim.

 

Avukat Ertan Kılıç, Sulh hukuk mahkemesine verdikleri dilekçede “Celal Kılıçdaroğlu’nun akıl sağlığının yerinde olmadığını kendisinin yaşamsal faaliyetleri yerine getirebilme melekelerini kaybettiğine inandıklarını, basında ve sosyal medyada akıllı birisine yakışmayacak davranışlarda....” Bulunduğunu söylüyor.

Sizce, Celal Kılıçdaroğlu’nun yanındakilerin, akıl sağlığı ve melekeleri yerinde mi?

 

Celal Kılıçdaroğlu’nun çocukları gibi, diğerlerinin çocuklarının da, duyarlı olması Didimli’lerin tek dileği ile.

Cuma, 06 Ocak 2017 16:55

Kitlesiz, başkan adayı?

Yazan Ergun Korkmaz

Kitlesiz,  başkan adayı?

Kamacı Restaurant da yemeklerini yiyip, rakısını içen soytarılar. çakır keyif olduktan, birazda sahipleri tarafından motive de olduktan sonra. İlk işleri iki gün evvel “Yoranlı Kamacı, Yeniden adaymış!” yazdığım face’de tarafıma saldırılarına başladı.

Nedense ben ne zaman Yoranlı Kamacı için yazı yazsam, birileri Face’de saldırıya geçiyor. Kendini gazeteci yerine koyan kişilerde Face bu yazıları yaymaya çalışıyor.

Yoranlı Kamacı’ya “”Ya bu yazılanlara sen niye cevap vermiyorsun” diye sorma cesaretinden yoksun zavallılar topluluğuna acımamak elde değil.

Etrafına menfaatçileri toplayıp, Ona buna saldıtarak siyaset yapılmaz.

Lider Cesaretli olur. Kendi hakkında yazılanlara kendi cevap verir. Taşeron ve maşa kullanmaz.

Geri de durup, korkarak siyaset yapmaz. Önde durur, önder olur.

Başkan adayıyım derken,  Adam gibi “Ben ... partisinden adayım” der.

Zübük’lüğün  alemi yok.

Size bir anımı anlatayım. Didim’de 2004 Belediye seçimlerinden 3-4 ay önce elime bir buroşür geçti. Büroşür deki kişinin ismini vermeyeceğim. Buroşürde aynen şöyle yazıyordu “Belediye Başkan Adayı .... ..... ” Partisi yok.

Aradan 4-5 gün geçti bu kişi gazeteye geldi.

“Adaylığınız hayırlı olsun” dedim.

Teşekkür etti.

“Abi sen bağımsız adaymısın” dedim.

“Hayır” dedi.

“Ee buroşür parti ismini göremedim”

“Ya partimi yok, buluruz bi tane” dedi.

Gülüştük, Çayımızı içtik, muhabbetimizi yaptık gitti.

Sonra seçimlerde bir partiden aday adayı oldu. Son gün, son saatte kadar bekledi olmadı. Sabah baktık ki, başka bir partiden aday olduğunu gördük.

Bu abimizin, seçim çalışmaları çok renkli geçti. Seçim çalışmaları esnasında elinde megafon,  arabanın üzerinde, Cumhuriyet Caddesinden geçerken. Ali Metin Pasajının önünde, AK Parti lokma dağıtıyordu “ size ancak lokma dağıtır, kendileri hamuduyla götürür” diye bağırdığında. AK Partililer bile gülüyordu.

Bu gün dediklerinin ne kadar doğru olduğu ortada.

Birileri Hazine arazilerini talan eder.

Birileri Askeri alanı talan eder.

Parti büyükleri devletin kredilerinden yararlanır.

Bu abimizin, akşam bir partide, sabah öbür partide oluşunu yadırgaya bilirsiniz ama. Nere de başlayıp, nerede bitireceğini bildi.

Seçilemedi ama. Seçilemedim diye seviyesizlik yapmadı. Ona buna saldırmadı, terbiyesizlik ve şerefsizlik hiç yapmadı.

Önceden seçimlerde bir seviye vardı, insanlarda kalite var. Şimdilerde ise bırak seçimi, seçimden yıllar sonra bile birilerinin kin, nefret, intikam bitmiyor gördüğünüz gibi.

Yoranlı Kamacı’ya gelince.

Yaptığı ihaneti unutup. CHP’nin kendisine ihanet ettiğini iddia ediyor.

CHP’nin içinde, sen bir damlasın. Bu damlanın da buharlaşıp yok olduğunun farkında olan Yoranlı Kamacı. Hırsından, sinirinden, kininden ne yapacağını şaşırmış durumda.

Bir kasede, BAYKAL’ın Genel Başkanlığı gitmiş. Senin Belediye Başkanlığını kim takar.  Kendini ne sanıyorsun?

Hakkında kaset dedikodusu çıkınca. Ne yaptığını çok iyi bildiğinden, Anında savcılığa koşup, yayın yasağı koydurdu.

Ondan sonra bana tuzak kurdular. Komploya uğradım. İhanete uğradım, falan filan, hepsi yalan.

Üç beş soytarıyı besleyince. Kendini Kral mı sanıyorsun?

Partisiz aday Yoralı Kamacı için, alehinde yazı yazanlara. Restaurant soytarıları, Face’den  insanlara seviyesizce ve aile değerlerine saygısızca saldırıyorlar.

Bu soytarılar, O. çocuğu olduklarından, aile değerlerinden haberleri yok.

Böyle O. çocukları için, Can Yücel ne güzel söylemiş.

''Bana şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz..

Lan bu kadar o. çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?''

Didim’deki siyasi ve rantçı soytarıları tarif eden çok güzel bir yazı.

 

Yattığın yer cennet olsun CAN YÜCEL.

Cuma, 06 Ocak 2017 10:54

HA… ŞUNU BİR BİLEBİLSEK!

Yazan Faruk Haksal

HA…  ŞUNU BİR BİLEBİLSEK!


Türkiye öncelikle PKK ve IŞİD’in yoğun terör saldırıları altında.

Sadeleştirelim.

PKK[PYD]’ye kim silah, para ve iaşe yardımı yapıyor?

- ABD.

IŞİD’i kim kurdu, kim geliştirdi?

- ABD.

Bizim stratejik ortağımız kim?

- ABD.

Güney sınırlarımız boyunca bir Kürt koridoru kurma plan/programı kimin tekelinde?

- ABD’nin.

AKP kimin desteği ile iktidara geldi?

- ABD’nin.

Dön-dolaş aynı yerdeyiz…

Eski deyimiyle derin bir fasit-daire içindeyiz.

Yeni yetme kuşaklar buna kısır-döngü diyorlar; her neyse…

Bu denklemden nasıl çıkarız, günümüzün gündeminde bu sorun; bu olmalıdır.

Vatan savunmasının Suriye’den, Irak’tan başladığını söyleyenlere soruyoruz:

- Peki… Vatan, savunulacak duruma nasıl düşürülmüştür; dört bir yerden üstüne kurşun sıkılan, bomba atılan bir çukura niçin iteklenmiştir?

Yanıtlanması gereken esas soru budur.

Siz, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş-başkanı olarak terör bataklığında görev üstleneceksiniz… Ve sonra, aynayı-konyayı anlamış gözükerek ve [yine] siyasetlerinize kandırılmış süsü vererek, üst-akıl nutukları atacaksınız… Sonunda zorunlu olarak gelinecek yer burasıdır!

Ortadoğu’nun kanla sulanmakta olan bataklığında çıkar ummak başka siyasettir.

Ortadoğu uluslarının bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne öncelik vermek bambaşka bir siyasettir.

Bu iki karpuz aynı koltuğa sığmaz…

Sığdıramazsınız… Ve sığdıramadığınızda “kandırıldık” [U] dönüşü yaparak kendinize güvenilir yeni mevziler bulamazsınız.

Çünkü öncelikle inandırıcılığınızı kaybetmiş olursunuz.

Dünya sizin nerelerden nerelere sürüklendiğinizi ve nerelere varmak istediğinizi, uzaktan ama ilgi ile izliyor: Yemezler!

Adamın savaş uçağını düşürüp, paraşütle atlayan pilotunu havada kuş gibi avlarken tekbir getiren “güçler” sizin savaşçılarınız değil miydi? Bütün bu siyaset karmaşasının günahını FETÖ’ye ciro ederek temizlenip, arınmak pek mümkün değildir.

Dünya kamuoyunun gözü kör değil… Bu adamlar emperyalisttir, şöyledir ya da böyledir ama, yandaş basınınızın kurguları doğrultusunda kandırılacak divaneler değildir…

Adamlar dünyaya akılla, bilgi ile üst-düzey strateji oluşturma yetenekleriyle ile bakıyor…

Aval aval değil; Oğuz Aral’ın Avanak Hamdi’si gibi değil!

Ha şunu bir bilebilsek…

Komplekslerimizden arınıp bu yalın gerçekleri soğukkanlı bir sağduyu ile görüp… Bir anlayabilsek…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

VATAN SAVUNMASI, CEPHE SİYASETİ VE “SOL”…

Eleştiri ne içindir?

Eğer yıpratmak, saldırmak ve kara çalmak amacıyla yapılmıyorsa; bir yanlışı düzelterek doğrunun gerçekleşmesine omuz vermek için…

Ülke yanıyor…

Doğu’da yanıyor; Güneydoğu’da yanıyor; içeride terör belasıyla, dışarıda her geçen gün yenilenen şehit acılarına karışarak yanıyor…

Ve bu ortamda en keskin biçimi ile –bıkmadan, usanmadan- birbirini yeme/yutma dalaşı sürüp gidiyor…

Kavga bu kez “sol” çizgi üzerindedir… Evet, sol tırnak içine alınmıştır.

Yadırgamayınız. Ve eğer solun tırnak içine alınmasından rahatsızlık duyuyorsanız, gelin onu dışarı çıkartmak için önce düşüncelerimizi sorgulayalım. Eğer yaşamakta olduğumuz bu ortamda ve bu koşullarda bunu bile beceremiyorsak, yerin dibine batsın böyle sol…

Son olarak gece kulübü saldırısı ertesinde gündeme yükseltilen bir eleştiri salvosu var, deniyor ki;

- Laiklik elden gidiyor… Terör eylemleri yaşam tarzına saldırıdır,” yönündeki haykırışlar…

Evet, sıkı durun!

Bu haykırışlar, terör saldırılarının bir parçası olmaya götürür insanları. Bu haykırışların sahipleri “büyük oyunun” gün yüzüne çıkmasını engellemekte ve terörün arkasındaki emperyalizmin üstünü örtmektedirler.

Böyle buyuruyor “solcu büyük teorisyen”… Ve o da saldırıyor.

Kime saldırıyor?

Şu anda omuz omuza olması gereken, birlik-beraberlik nutuklarının objesi durumundaki bu ülkenin aydınlık insanlarına saldırıyor. Sol teorideki “cephe” siyasetinin en kıymetli unsurlarına saldırıyor.

Onlara saldırarak kendisinin ne müthiş bir devrimci olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Kime karşıdır bu kanıtlama çabası?

Gerçekte, kendisine ve çevresindeki dar-grupçuluk ortamına…

Ülkeye ne yararı var tutumun?

Hiçbir yararı yok. Tam aksine zararı var; hem de çok büyük zararı…

Hele dillerden düşürülmeyen “vatan savunması”na herhangi bir katkısı var mıdır?.. Ne yazar!

Tam aksine ciddi bir köstektir bu tutum!

Siyasal İslam laikliği hedef almamış mıdır?

Ülkeye musallat edilen karşı devrimci irtica yaşam tarzını hedef almamakta mıdır?

Bütün bu gelişmelerin temelinde yer alan emperyalizmin varlığı bu gerçeklerden söz edilmemesini mi gerektirir?

Hayır, asla!

Bir ülkenin aydınlık güçlerinin birbirine düşürülmesi ve kendi yıldızını parlatma bencilliği ile bu safları parçalama divaneliğinin vatan savunması ile olan ilgi ve ilintisini bir kez daha düşünmemiz ve sorgulamamız gerek…

Hem de ciddi olarak, kendimizi grupçuluk sığlığından kurtararak ve –asla- sözünü ettiğimiz o bencilliğin içine düşmeden…

Asla!

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com