21 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

MİLLİ BAYRAM, DİNİ BAYRAM, GÜDÜMLÜ BAYRAM…

Taksim boş.

Taksim’in sembol anıt-heykeli polis çemberine alınmış…

Nedeni 1 Mayıs.

Halkın çalışan kesiminin, yan gelip yatmayanların, “emek ve dayanışma günü…”

Üstelik “resmi” tatil… Yani, bayram!

Gözaltılar, polis copları, biber gazı… Falan!

Bayramlarda köprüler bedava olur, belediye otobüsleri parasız…

Bu bayram farklı:

Ø Metrolar çalışmıyor.

Ø Vapurlar paydos.

Ø Boğazın iki yakasını birbirine bağlayan özel-deniz motorları bile yasak…

Ø Taksim’e çıkan tüm yollar tutulmuş, tel örgülerin- çitlerin üzerlerinde “polis” yazıyor…

Ama bir türlü öğrenememişlerdir ki;

- Taksim’den aşağıya’ Kasımpaşaya…

Öyle bir bayram işte bu; öylesine bir bayram!

Üstelik –özenle- eylemsizlik çukuruna düşürülmüş bir işçi sınıfı yaratılmışken…

Daha daha üstelik, işçi sendikaları neredeyse tümüyle teslim alınmışken…

Bu korku!

Bu telaş!

Bu “anlamı kendinden menkul” öfke, kin ve ötekileştirmenin örgütlenmiş-kurumsallaştırılmış tepkisi, acep nedendir?..

Çok yazdık, yine yazacağız.

Bu ülkede gerçek demokrasi ve hukuk devleti kurulup, kök salıncaya kadar da yazmaya devam edeceğiz.

Emekçiler, 365 günde bir gün bile olsa, meydanlara çıkıp kendi dertlerini özgürce, copsuz-gazsız, kavgasız-gürültüsüz haykırabilmeli, ellerini birbirlerinin omuzlarına bastırıp neşe ile horon çekebilmeli ve şu aşağıdaki gerçeği toplumun zihnine akıtabilmelidir:

“Gerçek demokrasi ancak, açık-legal-ve özgür bir sınıf mücadelesi ortamında gerçekleşebilir…

Çünkü toplumsal gelişmenin, sosyal devlet yapılanmasının ve siyasi gelişim ve değişimin motoru ekonomidir…

Sınıf mücadelesi ise, ekonominin sosyal-siyasete yansımasından ibarettir.

Siyasi demokrasiyi tamamlayan ekonomik özgürlüğün gerçekleştirilmesi mücadelesini şiddetle ya da demokratik görünümlü manipülasyonlarla yok etmeye çalıştığınızda ortada demokrasi kalmaz; özgürlük hiç olmaz…

Geriye, ceza kanunlarınca da yasaklanmış olan, “bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümü” kalır…

Sadece bir sınıfa mensup insanların borularını öttürebildiği yasakçı, anti-demokratik, baskıcı bir topluma varılır.”

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumartesi, 29 Nisan 2017 08:30

BU SORUYU SİZ YANITLAYIN

Yazan Faruk Haksal

BU SORUYU SİZ YANITLAYIN

Halkın adalete olan güven duygusu çöktü mü, o ülkede anarşi, zorbalık, haydutluk ve dalavere kök salar.

İstismar, yolsuzluk ve şiddet tavan yapar.

Adaletin güvenli olabilmesi için ise, onu dağıtan yargıçların bağımsız olması gerekir.

Öyle, böyle, şöyle bir bağımsızlık değildir bu:

- Tam bağımsızlıktır!

Yargıçları tayin ve terfi yetkisi kişilerin elinde değil; hukukun ve hukuk kurallarını adaletli bir biçimde uygulayan “bağımsız kurul”ların egemenliğinde olacaktır.

Olmazsa olmaz bir koşuldur bu.

Yargı kararları “talimatlarla” değil, hukuk kurallarını sadece vicdanları ile baş başa kalabilen yargıçların özgür iradeleri ile oluşacaktır.

Yargı kurumları üzerinde baskı olmayacaktır.

İleriye dönük vaatler, yasa dışı ödüllendirmeler gündeme düşmeyecek, dedikodu ortamına malzeme oluşturmayacaktır.

“Olmazsa olmaz”ı aşan temel hukuk, insanlık ve uygarlık kurallarıdır bunlar…

Olmuyorlarsa, o ülkede hiçbir şey olmuyor demektir… Olmayacak demektir!..

Ülke bir referandum sürecinden geçti…

Çok önemli bir hukuk kuralı bizzat YSK tarafından açıkça ihlal edildi.

Yasa diyor ki;

- Mühürsüz oy pusulaları geçerli değildir…

Geçerli sayıldı.

Yasa diyor ki;

- YSK’nın düzenleyici nitelikteki kararları bir idari işlemdir.

Danıştay’ın biri hariç dört yargıcı, “hayır” diyor… Yasa öyle demiş bile olsa, fark etmez…

İşte sözün değil, hukukun bittiği yer burasıdır.

Bu kadar açık bir hukuka aykırılık hukuk içinde kalınarak giderilemiyorsa… O ülkede adalete güven kalmaz.

Sorunların hukuk yolu ile çözülmesi yönündeki inanç ve güven duygusu yıpranır, ta-ru-mar olur ve sonuç olarak, yok olur…

Peki geriye ne kalır?..

Bu soruyu siz yanıtlayın.

 

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

SINIF MÜCADELESİ

GERÇEK DEMOKRASİNİN EN TEMEL ÖĞESİDİR

Gerçekte 1 Mayıs, Bahar Bayramı değildir.

Bir toplumsal sınıf etkinliğidir.

1 Mayıs’ı bu niteliğinden sıyırıp, bir iklim bayramı olarak anılması için çabalayanlar, bu anlamlı etkinliğin üstünü örtmeye çalışan “öteki” sınıfın piyadeleridir…

Ayrıca 1 Mayıs, bir İşçi Bayramı da değildir…

Bir dayanışma, safları sıklaştırma ve güç gösterisi etkinliğidir.

Neo-liberal curcunanın merkezinde “biz de varız ve asıl güç biziz” demenin, bu yöndeki müşterek haykırışın eylemidir…

Onun için Taksim Meydanı yasaklanmaktadır.

Onun için bu haykırışın üstü, iklim bayramı perdesi ile örtülmek  istenmektedir.

Oysa, gerçek demokrasi ancak, açık-legal-ve özgür bir sınıf mücadelesi ortamında gerçekleşebilir…

Çünkü toplumsal gelişmenin, sosyal devlet yapılanmasının ve siyasi gelişim ve değişimin motoru ekonomidir…

Sınıf mücadelesi ise, ekonominin sosyal-siyasete yansımasından ibarettir.

Siyasi demokrasiyi tamamlayan ekonomik özgürlüğün gerçekleştirilmesi mücadelesini şiddetle ya da demokratik görünümlü manipülasyonlarla yok etmeye çalıştığınızda ortada demokrasi kalmaz; özgürlük hiç olmaz…

Geriye, ceza kanunlarınca da yasaklanmış olan, “bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümü” kalır…

Sadece bir sınıfa mensup insanların borularını öttürebildiği yasakçı, anti-demokratik, baskıcı bir topluma varılır.

Ancak…

Bu nitelikteki bir toplumdan daha beteri, çok daha kötüsü de vardır…

İşte bir toplumda –eğer- sınıf bilinci erozyona uğratılmış ve egemen sınıfın sistemli ideolojik saldırısı nedeniyle ipotek altına alınmışsa… O ülkede sömürünün ortadan kalkması mümkün değildir.

O ülkenin, yerel egemen sınıflar aracılığı ile global ekonomik sınıfların [yani emperyalist ittifakın] hegemonyasına teslim olması en olağan  gelişmedir.

Peki, ülkemizde durum nedir?

Kültür emperyalizminin borazanları yıllardan beri gerçek demokrasinin olmazsa olmazı olan “sınıf mücadelesi”ni, bir tehlike olarak topluma enjekte etmekte ve karalamaktadırlar…

Oysa sınıf mücadelesi; [sadece] eşitliğin, hakça bölüşmenin ve adaletli bir toplum düzeninin düşmanlarınca bir tehlikedir…

Ama ne yazık ki günümüzde bu gerçek, bizzat işçi örgütlerince tam olarak kavranamamakta ve belki de bu nedenle, “bazı” ulusalcı oluşumlar ve [tam zıttında yer alan] ırkçı ayrılıkçılığın yol-haritasında ısrarla sürdürülmekte ve ne yazık ki, sürmektedir…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

KA­SET­LER… AYAK­KA­BI KU­TU­LA­RI… VE YÖ­NET­MEN­LER.

Namus ne­re­de saklı?

Ahlak, hangi mın­tı­ka­mı­zı mes­ken tut­muş?

Far­kın­da mıyız?

“Hal­kın ora­sı­na… koyan” si­ya­set­çi el üs­tün­de ta­şı­nı­yor, iki fark­lı cin­sin ara­sın­da olu­şan mu­hab­be­tin öy­kü­sü ka­set­ler dol­du­ru­yor…

Ve o ka­set­ler ül­ke­mi­zin si­ya­se­ti­ni be­lir­li­yor, şe­kil­den şekle so­ku­yor.

Ana mu­ha­le­fet par­ti­sin­de ka­lı­cı bir dep­rem ya­ra­tı­yor; ik­ti­dar de­ğiş­ti­ri­yor.

Yavru mu­ha­le­fet par­ti­sin­de teh­dit oluş­tur­du­ğu de­di­ko­du­la­rı ay­yu­ka çı­kı­yor, sonra… Yağ­mur ya­ğı­yor, böyle olu­yor…

Peki, bu ka­set­le­rin yö­net­men­le­ri kim?

Se­na­rist­le­ri­nin amaç­la­rı ne?

Yanıt açık­tır:

-Si­ya­si mü­ca­de­le­yi si­ya­set dışı me­tot­lar­la sür­dür­me­yi yön­tem bel­le­miş ka­ran­lık odak­la­rın ka­ran­lık ki­şi­le­ri…

Bir top­lu­mun de­ğer­le­ri; “ne ya­pa­lım… Ça­lı­yor ama, ça­lı­şı­yor”… şek­lin­de oluş­tu­rul­muş­sa!

Bir hal­kın ah­la­kı, belin aşağı ta­ra­fın­dan yu­ka­rı­la­ra doğru yük­se­le­mi­yor­sa…

Do­ğal­dır: O ül­ke­nin si­ya­se­ti­ni ka­set­ler be­lir­ler, ayak­ka­bı ku­tu­la­rı değil…

17-25 Ara­lık me­se­le­si “darbe gi­ri­şi­mi” dü­ze­yin­de ilgi görür; ama, iki kişi ara­sın­da­ki “özel” mü­na­se­bet si­ya­se­tin ek­se­ni­ne otu­rur…

Kö­kü­ne kib­rit suyu dök­mek için büyük uğraş ve­ri­len 27 Mayıs dev­ri­mi­nin Ana­ya­sa­sı şöyle ya­zı­yor­du:

 

II. TEMEL HAK­LA­RIN ÖZÜ:

MADDE 11.- …

Kanun, kamu ya­ra­rı, genel ahlâk, kamu dü­ze­ni, sos­yal ada­let ve millî gü­ven­lik gibi se­bep­ler­le de olsa BİR HAK­KIN VE HÜRRİYETİN ÖZÜNE DO­KU­NA­MAZ.

Her in­sa­nın “ki­şi­sel öz­gür­lük alanı” var­dır…

Özel ha­ya­tın giz­li­li­ği var­dır…

Bu “var­dır”lar, “yok­tur” ha­li­ne ge­ti­ri­li­yor­sa, bı­ra­kı­nız öz­gür­lü­ğü, hu­ku­ku, fa­la­nı ve fi­la­nı… O top­lum­da uy­gar­lık yok­tur.

Tra­jik olan, kaset yö­net­men­le­ri­nin var­lı­ğı de­ğil­dir…

Rey­tin­gi­dir!

Bu tür se­nar­yo­la­rın müş­te­ri bul­ma­sı­dır.

İçinde de­be­len­di­ği­miz “ser­best pi­ya­sa” dü­ze­nin­de ege­men olan bi­rin­cil kural arz ve ta­lep­tir…

 

Kaset si­ya­se­ti­nin müş­te­ri­si ol­duk­ça se­na­rist­ler kur­gu­la­ya­cak ve yö­net­men işini ya­pa­cak ve eser­le­ri­ni top­lu­ma “arz” ede­cek­tir…

Va­tan­daş­la­rı­mız iç­le­ri­ne göm­dük­le­ri [özgür ve uygar] bi­rey­lik­le­ri­ni öne çı­kar­ta­rak bu çar­kın yö­net­men­le­ri­ni si­ya­se­tin çöp­lü­ğü­ne sü­rük­le­me­dik­çe bu film­le­ri sey­ret­me­ye de-vam ede­ce­ğiz…

 

www.​hak­sal.​av.​tr

@fa­ruk­hak­sa­l­42

 

www.​so­ru­yu­sor­mak.​com

Çarşamba, 26 Nisan 2017 07:43

KİRALIK MI?.. SATILIK MI?..

Yazan Faruk Haksal

KİRALIK MI?.. SATILIK MI?..


Satılan "mal"ın mülkiyeti satın alana geçer.

En basit, en temel hukuk kuraldır bu...

Kiralama da ise, belirli bir süre ile sınırlı "kullanım hakkı" vardır.

Alım-satım ilişkisinde satın alan, satın aldığı şeyi istediği gibi kullanır; o şey artık ona aittir.

Oysa kiralamada durum oldukça farklıdır.

Kökünden, temelinden, esasından farklıdır.

Bu gerçekleri herkes bilir… İyi de, bayram değil seyran değil, biz niye tekrarlıyoruz?..

Enişte bey, durup dururken bu gerçeği niçin öpüyor?

Aslında meramımız ne hukuk, ne enişte…

Derdimiz, yani konumuz, insan ilişkileri.

Şimdi, okumakta olduğunuz satırlara bu pencereden bir kez daha bakın. Satış ve kiralama ilişkilerini “insan”la çarpın, yeniden gözden geçirin.

Çevrenizdeki satılık ya da kiralık kişilikleri anımsayın, sorgulayın…

Ne görüyorsunuz?

Satılık insan, satış işlemi sonrasında artık "sahibinin sesi"dir.

Efendisinin nefesidir, eseridir…

Satılık insanın üzerindeki her türlü tasarruf hakkı tartışmasız ve çekişmesiz olarak satın alana ait –katışıksız- bir "hak"tır.

Ama kira ilişkisi bu kadar emniyetli ve güçlü bir münasebet değildir.

Kişiliğini kiralayan kişi, kendisini kullanma hakkını ancak bir süreliğine ve aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak muhatabına teslim etmiştir.

Bu noktada en önemli husus, kira ilişkisinin tek taraflı olarak feshedilebilmesi imkânıdır.

Ruhunu ve kişiliğini kira veren kişi bir anda bu alış/verişten vazgeçebilir. Daha iyi, daha çıkarına uygun müşteriler arayıp, efendisini bir çırpıda değiştirebilir…

Ve sizi bir anda yalnız ve çaresiz bırakıp, bir başka safa, hatta karşı yana geçebilir.

Oysa satış böyle değildir.

Satın alan, yeni bir satın alma heveslisi müşteri bulmadan ve satış fiyatında o kişi ile anlaşmadan satın aldığı "kişiliği" elden çıkartmama hakkını elinde bulundurur…

Tamam… Ve peki… Siz hangisini tercih edersiniz?

Kiralamayı mı?

Satın almayı mı?

Aslında bu tercih de, sizin kişiliğinizi ortaya çıkaran küçük bir testtir.

Satılan kişide sınırsız bir teslimiyet ve [ne de olsa] bağlılık/bağımlılık ve bir tutam vefa kalıntısı vardır.

Kişiliğini ulu-orta kiralayan kişide ise, cayma hakkı, bir hamlede karşı safa geçme potansiyeli ve [daha önemlisi] imkânı vardır.

İşte serbest piyasa ekonomisinden insan ilişkilerine bulaşan çamur ve sistemin, kişiliklere yansıyan gölgesi budur…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Salı, 25 Nisan 2017 10:01

CHP… KUVAYI MİLLİYE VE GÖREV!

Yazan Faruk Haksal

CHP… KUVAYI MİLLİYE VE GÖREV!

 

Tartışmasız Türkiye’nin en önemli siyasi partisi CHP’dir.

Öncelikle parti tabanının niteliği itibariyle bu böyledir.

CHP cumhuriyeti kuran partidir.

Demokratik, laik ve sosyal “Milli Devlet”i yaratan ve yapılandıran yoğunluğun merkezindedir.

Emperyalist işgalcilere karşı kendi kurduğu Millet Meclisi’nin talimatları ile savaşan ve ülkeyi zafere ulaştıran dünyadaki tek siyasi kadrodur.

Temeli, özü ve ideali, Anadolu ve Rumeli’nin hukukunun müdafaasıdır.

Kurucu genel başkanı, tam bağımsızlık idealini karakteri düzeyine yükselten Mustafa Kemal Atatürk’tür…

Bu cümlelerin ve yargıların hepsi doğrudur.

Hiçbirisi abartılı değildir.

Ancak…

Bu noktada önemsenmeyen  gerçek, hala [ve henüz] Kurtuluş savaşımızın sona ermediğidir…

Emperyalist güçler ülkemizden işgal ordularını çekmişler, ama… Ellerindeki güvercinlerle yeniden gelmişlerdir.

Bu gelişin rengi farklıdır; vitrini süslüdür.

Ama saldırının hedefi aynıdır.

Amaç, Lozan’ı tersine çevirmek; elden gelirse yırtmaktır…

Bugünkü saldırılar, kültür-emperyalizminin silahları ile sürdürülmektedir…

Ulusal kültürün temel dinamikleri yıpratılacaktır.

Ankara ele geçirilecektir.

Din duyguları istismar edilecek, insanlar bilinçlerinden önce inançlarından kelepçeye vurulacak ve emperyalizmin amaçları doğrultusunda devşirilecektir.

İşte böylesine geniş kapsamlı bir stratejik saldırının CHP’yi hedefinin dışında tutması –doğal olarak mümkün olmamıştır…

Çünkü ancak CHP yenilirse, Türkiye yenilebilir…

CHP’yi ve özellikle de onun tabanını teslim almadan bu ülkeyi yeniden işgal etmek mümkün değildir…

İşte bugünün yakıcı meselesi, CHP’nin bu amansız-sinsi saldırıdan ne kadar etkilendiğinin tespitidir.

Kuvayı Milliye güçlerinin ne ölçüde yıpratılmış olduğudur…

Oradan buradan, çatıdan kapıdan partinin içine sızmış zihniyetlerin ne ölçüde etkili [ve hatta egemen] olduğu gerçeğinin farkına varılmasıdır.

Bu partinin içinde Ekmeleddin zihniyetinin bir süreliğine de olsa egemen olabilmesinin [ideolojik ve kültürel] dayanaklarının araştırılmasıdır…

Ülkemizi içinden geçtiği bu karanlık tünelden kurtaracak siyasal güç, her şeye rağmen yine CHP’dir…

Bu nedenle O’nu gözümüzün bebeği gibi korumalı, içine sızan virüsleri ayıklamalı ve Kuvayı Milliye ruhunu yeniden ateşlemeliyiz…

Bu görev sadece CHP üyelerinin değildir. CHP’ye oy veren aydınlık insanların önderlik edeceği, laik ve demokratik sosyal hukuk devleti paydasının payında yer alan tüm yurttaşlarımızındır.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

İNSAN ZİHNİNİ TUTSAK ETMEYE GÖRSÜN…

SEMER VURAN ÇOK OLUR!

 

Fotoğrafını gördüğünüz otomobil tam 2 milyon 259 bin 750 Türk lirası…

Türkiye gibi bir ülkede alıcı bulabilir mi?

Buluyor…

İşsizlik tavan yapmış[mış]… Ne gam!

Ülkenin ihracatı mafiş, ithalatı tavanı delmiş[miş]… Ne yazar!

Enflasyon kol gibi… Saplanacak mabat arıyor. Ne haber?

Devalüasyon Azrail gibi, içeri girecek kapı arıyor… Kime ne?

Televizyonda mAcun programı var: Üşüşüp, pinekleyin çevresine. Mutlu uykular…

İşte atı alıp Üsküdar’ı geçen süvariler bu tezgâhta oluşuyor.

Cumartesi, 22 Nisan 2017 16:49

BUGÜN 23 NİSAN… HÜZÜN DOLUYOR İNSAN!

Yazan Faruk Haksal

BUGÜN 23 NİSAN…

HÜZÜN DOLUYOR İNSAN!

1920 yılının Kurtuluş Savaşı’nın o çetin günlerinde kurulan TBMM’nin egemenliği 2017 yılında artık tarih olmuştur.

Artık milletvekillerini de, bakanları da, yargı organlarının “tarafsız” üyelerini de belirleyen ve hatta “tayin eden” –artık- partili Cumhurbaşkanı’dır…

23 Nisan bayramı artık –sadece- bir çocuk bayramıdır… Bu hale dönüştürülmüştür.

Ve daha kötüsü… Çok daha kötüsü… Maalesef ortaya çok acı bir gerçek çıkmıştır:

- Demek ki, 1923’den beri ortada ciddi bir sahtekârlık hüküm sürmektedir. 10 Kasım’larda bir dakika hareketsiz kalarak gösterilmiş bulunan “saygı”nın göstermelik olduğu ve bilinçlere kazınmış kökleri olmadığı gerçeği 16 Nisan’da sandıktan çıkmıştır…

Bu yorum olumsuz ve karamsar bir bakış açısını içermektedir. Doğru.

Ama, bir de şu gerçek var:

- 12 Eylül darbe Anayasası’na bu millet % 92 evet oyu verdi. Şimdi ise, evet oyları % 51 civarında…

 

Tam 97 yıl önce bugün Padişah’a “artık yeter!” denmişti… Muhteşem Süleymanlar devri sona ermiş ve millet kendi kendisini yönetmeye başlamıştı…

Böylece “egemenlik göklerden yere inmiş,” iradelerimize teslim edilmişti…

Ancak bizler, çok az bir çoğunluk farkı ile de olsa, iradelerimize devir ve teslim edilen egemenliği partili Cumhurbaşkanı’nın tek-iradesine iade ettik…

Gelecek için umutsuz muyuz?

Hayır ve asla…

Ama;

- Bugün 23 Nisan,

Hüzün doluyor insan!..”

 

 

Cuma, 21 Nisan 2017 09:56

SEÇİM BİZİM…

Yazan Faruk Haksal

SEÇİM BİZİM…

Bir ülkede –açıkça- yasaya aykırılığın önüne geçilemiyorsa… O ülkede hukuk devletinin egemenliğinden söz edilemez.

Üst düzey bir “yargı” organı –açıkça- yasaya aykırı davranabiliyorsa…

Kendisine yapılan itirazları da, hukuka uygun olmayan gerekçelerle ret edebiliyorsa…

O ülkenin uygar dünya içindeki yeri bile tartışılır bir duruma gelebilir.

Ve bir ülkenin temel yönetim biçimi, yani sistemi, yani rejimi ulu-orta hukuk çiğnenerek değiştirilebiliyorsa…

Bunun ismini biz koymak istemiyoruz.

Verilen kararların, sürdürülen siyasetlerin nitelemesini yapmaya lüzum dahi görmüyoruz.

Bütün bu hukuka aykırı olup-biteni, demokratik bir biçimde protesto etmek isteyen “yurttaş refleksi” terör eylemi olarak nitelenip, biber gazı ile bastırılmak isteniyorsa…

Demokrasiyi savunmak için demokratik haklarını kullanmaya çalışan bu insanları –üstüne üstlük- bir de içeri tıkıyorsanız… Yok hayır, bu noktada durmak gerekiyor…

Çünkü bu noktanın ötesi karanlıktır.

Kapkara, yoğun ve ilkel bir örtüdür ufku kaplayan kara bulutlar.

Güneş o bulutların arkasında doğmuştur, ama…

Işıkları halen o bulutların gölgesinin ardındadır.

Güçlü bir bilinç yapılanması ve ortak-akıl o bulutları dağıtmadıkça günümüzün ve geleceğimizin aydınlanması mümkün değildir.

Sözünü ettiğimiz bu yapılanma ise;

1. En iri siyasal partiden en küçük demokratik kitle örgütüne kadar tüm toplumsal muhalefet saflarına aktif olarak katılmakla,

2. Kalabalıklaşmakla,

3. Kalabalığımızın niteliğini geliştirmekle…

4. Omuz omuza, kafa kafaya vermekle

5. Ve gönüllerimizi bir eylemekle ulaşabilinir.

Aksi halde atını alıp –her nasılsa düşmeden- Üsküdar’ı geçenlerin nallarını toplamakla yetiniriz…

Ya ardından eşeğe atlayıp Niğde’nin yolunu tutarız.

Seçim bizim.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

Perşembe, 20 Nisan 2017 07:41

ÖTESİ LAF-I GÜZAHTIR…

Yazan Faruk Haksal

ÖTESİ LAF-I GÜZAHTIR…

Çağdaş, yani uygar bir insanın kaç okka çektiğini ölçen [neredeyse dijital] iki kriter mevcut:

1. Sorumluluk duygusu.

2. Demokrasiye sahip çıkma düzeyi…

Birincisi, içe-dönük bir kıstas…

Diğeri ise, dışa-dönük bir ölçü.

Bu iki değeri içselleştirmiş olan bir insan, gerçek anlamda birey oluyor, yetkin ve değerli bir yurttaş oluyor.

Sorumluluk duygusu, karşıdan bakıldığında önemi ve değeri hemen anlaşılamayan bir derinlik taşır.

Ama… Bir insanın dünya görüşünün temel taşıdır.

Birey, ancak sorumluluk duygusunu yüklendiğinde vatandaş olur… Hatta, Dünya-vatandaşı…

Yani, çağının tanığı ve vicdanı mertebesine yükselir.

Entelektüel birikim, bireyin pratiğine yansıyarak kişiyi eylem adamı noktasına yükseltir. Bu nokta özgürlüğün tepe noktasıdır… İşte bireysel özgürlükten toplumsal demokrasiye açılan pencere bu noktanın iki adım ötesindedir…

Bir “okumuşu” gerçek bir aydın yapan temel nitelik, yaşadığı zaman sürecinin sorunlarına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçmaya duruşu ile ölçülür…

Gerçek aydın-kişi, tutumunu ve eylemini, bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup, onları sorgulaya sınaya belirleyen bir yapının sahibidir.

Aydın, toplumun locasında ya da kendi bireyliğinin sırça köşkünde pinekleyemez… Toplumun en yüksek değerlerini öğüt vererek, konuşarak ve yazarak değil, onları bizzat yaşayarak; toplumsal, siyasal ve bireysel eylemleri içine yerleştirerek anlatır ve savunur…

Yani Sartre’ın ünlü sözü ile;

- Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur!..

Bu sorumluluk, en gerçekçi anlamı ile bireysel, toplumsal ve siyasal yaşam alanı içine sinmiş ve yayılmış ciddi bir yüktür…

Ancak, bu yükü kaldırmaya cesaret ettiğinizde aydın olma meşgalesinin rotasına girebiliyorsunuz.

O dik yokuşu tırmanmayı göze alamadığınızda, geride kalan, laf-ı güzaftır…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com