19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Cuma, 14 Nisan 2017 07:43

NERELERDEN… NERELERE

Yazan Faruk Haksal

NERELERDEN… NERELERE

Demokrat Parti, Cumhuriyet Devrimleri’nin kökleştirilmesi sürecinin sonunda iktidar olmayı beceren ve –tam tersine- ülkede karşı devrim sürecini ateşleyen ilk siyasi harekettir…

Onun en tepedeki lideri, Celal Bayar’dır…

1960’ların anti-demokratik ortamına sürüklenen Türkiye’de, Anayasa’yı ihlal suçundan [o günün mevzuatı uyarınca] mahkûm olan bir kişidir.

İşte o kişinin kızı olan Nilüfer Gürsoy, bugünün anti-demokratik anayasa değişikliğine “Hayır!” demektedir.

Ve ülkenin başına çorap geçirilmesi teşebbüsüne “hayır” diyen insanlar, o Nilüfer Gürsoy’dan destek almakta; umut tazelemektedir…

Ne diyor Nilüfer Gürsoy?..

Özetle şöyle:

“Getirilen bu değişiklik ne getiriyor? Ve asıl, ne götürüyor?.. Oy vereceklerin önceden bunu bütün açıklığı ile bilmeleri ve tartmaları lazım. ‘Çift başlılık’ bahanesiyle yola çıkıp bütün yetkileri tek elde toplayan, tek adamlığa soyundular.

Ama biz Atatürk milliyetçiliğinin, millet olmanın, yurttaşlık duygusunun ne olduğunu, Cumhuriyetin bize kazandırdığı erdemler olduğunu bilenlerdeniz. Ümmet olmaktan çıkıp vatandaş olmanın gururunu taşıyoruz.

1961 ve 1982 anayasaları darbe anayasaları olmalarına rağmen Cumhuriyetin temel görüşlerine saygılıydı. Bu getirmek istenen değişiklik birkaç maddeden ibaret görülse de Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerini sarsmaktadır.

Bu anayasa paketi parlamenter sisteme karşıdır, TBMM’nin manevi yapısına konmuş bir dinamittir.

Yargı bağımsızlığını siyasallaştırmıştınız. Gensoruyu kaldırarak denetleme yetkisini de kaldırıyorsunuz. Denetleme toptan kalkmış oluyor. Bütün bu yetkileri tek bir adama teslim ederek onu olağan üstü yetkilerle donatıyorsunuz. TBMM’ nin temel fonksiyonlarını kaldırarak mı güçlendireceksiniz?

Referandumdan yüksek sesle “hayır” çıkmasını ümit ediyoruz. ‘Hayır’ diyeceğiz ve hayırlı olmasını dileyeceğiz. Milletimizin sağduyusuna ve vefasına güveniyoruz.”

 

Tarih, koşullar, aydınlanma süreci, gerçek demokrasi ve bağımsızlık ateşinin sönmeyen meşalesi…

İşte ödün veremeyeceğimiz temel ilkeler bunlardır.

Nilüfer hanım bile bu çizgiye yükselmiş ise, umutlanmamak için hiçbir neden yoktur.

Haydi “hayır”lısı…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Perşembe, 13 Nisan 2017 07:37

“DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ..”

Yazan Faruk Haksal

“DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ..”

16 Nisan’da Türkiye halkı Anayasa’da yapılmak istenen 18 adet değişiklik için oy verecek.

İşin basit gerçeği bu…

Vatandaş bakacak: Bu 18 adet değişiklik demokrasiye, hukuk devletine ve ülkenin geleceğine uygun mudur; değil midir?

Referandum sürecinde halka anlatılması gereken şey sadece bu 18 maddedir…

Ne getirecektir; ne götürecektir?

Ama siyasetin stratejisi bu noktadan çok uzaktır.

Bir tarafta devletin tüm imkânları kullanılmakta. Açılış adı altında her gün bir başka miting yapılmaktadır.

Mitinglere devletin insan kaynakları tam kadro katılmak zorundadır. Hatta İzmir’de bir üniversite, mitinge katılan elemanlarına ayrıca bir gün tatil armağan etmiştir.

Uçaklar, bedava şehir içi otobüsleri, vapurlar, doldurulmuş kıtalar, sadece tek-tarafın kullanımına açık bilbordlar, bol ekonomik imkan ve daha bir çok kolaylık sadece bir tarafça kullanılabilmektedir.

Bütün bu kampanyanın maliyeti nedir?

Kim ödemektedir bu büyük tutarı?

Ya televizyonlar?.. Ya gazeteler?

Bir tarafın önde gelenleri ülkenin bir ücra köşesinde hapşursa… Bütün memleket stereo-sistem inlemektedir.

İşte milli irade denen soyut kavram 16 Nisan’da bu eşitsizlik koşulları içinde somutlaşacaktır.

Ve sandıktan çıkan sayısal tercih, tüm ülke halkının özgür iradesi olarak ilan edilecektir.

Türkiye halkı, o 18 maddeden önce, bu eşitsizliği görüp, anlamalı; nedenini ve sorumlularını sorgulamalıdır.

Halen yürürlükte olan Anayasa’da ”tarafsız” olması gerektiği yazılı olan Cumhurbaşkanı’nın niçin bu ölçüde taraf olduğu sorusunu sorup, yanıtını aramalıdır.

Niçin bu 18 maddenin halka anlatılması yerine, hedefe Kılıçtaroğlu’nun şahsının yerleştirildiğini… Sadece ve sürekli olarak CHP genel başkanının kişiliğinin üstünün çizilmek istendiği konusunu şöyle bir düşünmelidir.

Bizce…

Çünkü, 18 maddenin içeriğinde demokrasi ve hukuk devleti adına söylenecek bir söz yoktur…

Mücadele; genel seçim havasına doğru iteklenip, “hayır” oylarının CHP’nin gelenekselmiş oyu seviyesinde kalması planlanmaktadır.

Oysa vatandaş o 18 maddeye evet derse, Kılıçtaroğlu iktidara gelmeyecek… Bunu aklı başında olan herkes biliyor.

Peki, bu göl maya tutar mı?

Ya tutarsa…

İşte o 18 maddeye evet diyecek olan güdümlü irade, o zaman anlayacaktır, Anya’yı da Konya’yı da…

Ne söylüyordu büyük usta Münir Nurettin Selçuk?

- Dönülmez akşamın ufkundayız…

Hayır, Hayır!

- İzmir’in dağlarında çiçekler açar…

Biz böyle düşünüyoruz.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Çarşamba, 12 Nisan 2017 12:44

GÖZE ALABİLECEKLER Mİ?

Yazan Faruk Haksal

GÖZE ALABİLECEKLER Mİ?

Saldırının “meşru” bir gerekçesi olmalı…

Bu gerekçe inandırıcı oldu mu, saldırı sözü düşer, yerine savunma sözcüğü geçer…

Gerekçe nasıl inandırıcı kılınacaktır?

Mesele buradadır.

Bu noktada devreye toplum mühendisliği girer.

Medya bombardımanı girer.

Ustaca tezgâhlanmış bir karşı-saldırı girer.

Hepimiz tanığız, defalarca yaşadık.

Önce, saldıracak ülkeye bir saldırı düzenlenir.

Toplum mühendisliği devrededir: Medyaya emir verilir.

Hedef halkta bu saldırıya karşı tepki uyandırmaktır.

Evrilir, çevrilir… Tepki büyütülür, beslenir…

Ve… Saldırılan mağdur ülke, kendisini savunmak için o soyut saldırgana somut bir saldırı düzenler.

Bu saldırı “meşru”dur.

Hukuktaki adı, “meşru müdafaa”dır…

Cezası yoktur!

Bu cezası olmayan suçun faili olan ülke başarılıdır, ülkesini saldırganlara karşı korumuştur; haklıdır.

Tarihin sayfaları içinde bu yöntemle “meşrulaştırılmış” saldırılar çok sayıdadır.

Geçtiğimiz yıllarda MİT müsteşarımız Türkiye’nin Suriye topraklarına girebilmesi için benzer bir “meşru müdafaa” senaryosunu gündeme getirmişti.

Hakan Fidan –açık açık- şöyle demişti:

- Gerekirse Suriye’ye dört adam göndererek Türkiye’ye sekiz füze attırıp gerekçe üretebiliriz…

Neyse ki, bu plan uygulanmamış, başka başka gerekçelere itibar edilmişti…

İnsan bu…

Düşünmeden edemiyor.

Saddam’ın ülkesine de kimyasal silah üretildiği için girilmişti…

Ülke kan gölü haline getirilmiş; Saddam öteki dünyaya acele-posta ile defnedilmiş ve sonra “pardon” denmişti…

Önemli olan gerekçedir… Gerekçenin zaman içinde ortaya çıkacak olan gerçek olup olmadığı önemli değildir.

Önemli olan gerekçenin marş motorunu çalıştırabilecek ölçüde güçlü ve [ilk bakışta] inandırıcı olmasıdır.

Şimdi…

Rusya Suriye’de kimyasal silah kullanıp kullanılmadığının Birleşmiş Milletler tarafından [acilen] araştırılmasını talep ediyor…

Yani işin özeti, Suriye’deki ABD varlığının “gerekçe”sinin soruşturulmasını istiyor…

Bakalım göze alabilecekler mi?

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

Salı, 11 Nisan 2017 08:00

KANDIRILMA RİSKİ…

Yazan Faruk Haksal

KANDIRILMA RİSKİ…

Çocuğu bağrından çıkarıp, sezeryanla doğuruyorsun…

Kendi kucağında besleyip, itinayla büyütüyorsun.

Gün geliyor çocuk büyüyüp, gelişip, kendi kendini yönetmek istiyor…

Pastadan pay istiyor; daha neler neler… Neler neler istiyor!

İşte tam da bu noktada;

- Hooop dedik, diyorsun…

- Eyyyyyy bebek, dur orada!

İşine bak, işlevini sürdür ama… Orada dur!

Pasta küçük, çatal kaşık fazla…

Otur oturduğun yerde!

Yoksa…

İnlerine girerim senin.

Yer ile yeksan eylerim.

Ense köküne çöküp, yok ederim seni.

İşte 15 Temmuz girişimi bu strateji değişiminin çocuktaki tepkisidir.

Devletin silah zoruyla ele geçirilmesi, TBMM’nin bombalanması ve ülkenin cumhurbaşkanını öldürmeye kadar vardırılan yasa dışı kalkışmanın gerçek nedeni pastadan pay kapma ihtirasıdır…

Cumhurbaşkanımız, “Ne istediler de vermedik,” diyor…

Gittikçe semirdiler.

Her köşe başına yerleştiler.

Türk Silahlı Kuvvetlerini çökertmeye kadar vardırdılar tırmanışlarını.

Ve sonunda… Pastadan pay istediler…

Tabii ki verilmedi.

İşte sorun budur.

Devletin üst kademesi aldatılmıştır.

Bebeğin eğitiminde yanıltılmıştır.

Ve bebek boy atıp güçlenince, devletin temelini çökertmeyi hedefleyen eli silahlı bir eşkıya haline dönüşmüştür.

Eşkıyanın silahlı girişimi kanla da olsa önlenmiştir.

Ama devletin damarlarına kadar sızmış olan tortuları belki de halen, bir miktar da olsa diridir; ayaktadır.

Ancak… Altını çizmek istediğimiz esas konu, bu tortuların temizlenmesi eyleminden çok daha farklıdır.

Bizce temel mesele, parlamenter sistemin katılımcı yönetim biçiminde dahi sonuçlarından kan damlayan böyle vahim kandırmalar yaratabiliyorsa… Bu demokratik sistem törpülenip, tüm kararları tek bir kişinin aldığı o garip düzene geçildiğinde, bu kandırmaların çok daha kolay olabileceğidir…

İşte 16 Nisan, bu yönden de bir kez daha ve bir kez daha son derece önemlidir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Pazartesi, 10 Nisan 2017 07:47

KADERİN KAPISININ ÇALINDIĞI GÜN…

Yazan Faruk Haksal

KADERİN KAPISININ ÇALINDIĞI GÜN…

Herhalde Kılıçtaroğlu iktidara yürüyor; bizim haberimiz yok…

Ortada bir seçim filan da gözükmüyor.

Kurultay ise, oldukça uzakta.

Ama Cumhurbaşkanı, Kılıçtaroğlu’nun Kurultay’ı bile beklemeden istifa etmesini istiyor.

İllaki istifa… Hemen istifa… Neden?

Önümüzde Anayasa’nın 18 maddesinin değişikliği ile ilgili referandum var.

Cumhurbaşkanı her gün meydanlarda.

TV ekranlarına ipotek koymuş durumda…

Başbakan’da öyle.

Yedek takım kaptanı Bahçeli de öyle…

Nerede 18 madde?

Na!-mevcut…

Varsa yoksa Kılıçtaroğlu…

Dön dolaş yine Kılıçtaroğlu…

Nedendir bunca saldırı, hakaret, karalama?

Nedensiz değildir elbet.

Hikmeti kendinden menkul… müdür acaba?

Göreceğiz.

Mustafa Kemal de tek adammış…

Bu kadarı da fazla…

Mustafa Kemal de tarafsız değilmiş…

Bu kadarı çok daha fazla.

Mustafa Kemal Paşa, tek adam padişahı tahtından ederek bu ülkeye cumhuriyeti armağan etti.

Kurtuluş Savaşı’nı dahi TBMM’ni mücadelenin merkezine yerleştirerek yönetti…

O zamanların Türkiye’sinde birden çok parti mi vardı ki, Mustafa Kemal Paşa bunların orta yerinde taraf tutuyordu?..

Koşulları ve tarihi süreci görmezden gelerek ve bu tarih körlüğünü bilinçli bir biçimde sürdürerek halkı kandırmak dürüstlük müdür?

İki tane oy kazanılacak diye bu türden yollara sapmak siyaset midir?

Demokrasilerde temel sorun; halkın iyi ile kötüyü, doğru söyleyenle söylemeyeni ayırabilme yeteneğine ulaşıp ulaşmadığında düğümlenir.

Bu açıdan kötünün de, doğru söylemeyenin de –aslında-   demokratik ortama yararı vardır.

Halkın gözü, kulağı ve nihayetinde bilinci ancak bu karşıtlığın var olduğu bir ortamda açılır, gelişir ve ulusun kaderine egemen olur.

16 Nisan, kaderin kapısının çalındığı gündür…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Cumartesi, 08 Nisan 2017 08:31

YORUM YOK… DÜŞÜNCE YOK!

Yazan Faruk Haksal

YORUM YOK… DÜŞÜNCE YOK!

Bu yazıda yorum yok, düşünce ve eleştiri de yok…

Sadece halen yürürlükte olan Anayasa maddeleri ve referandum uygulamalarından küçük bir alıntı var.

Değiştirilmek için yer-gök-duvar-pano-meydan-tv-basın-uçak-açılış-ve hatta camilerin kullanıldığı Anayasa’mızın bazı –önemli- maddelerinden alıntılar var.

Buyurun –bir zahmet- göz gezdiriverin:

A. [Cumhurbaşkanı’nın] Nitelikleri ve tarafsızlığı

MADDE 101

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir…

C. And içmesi:

Madde 103 - Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde and içer:

Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma,

üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma…

Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim."

F. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, radyo ve televizyon kuruluşları ve kamuyla ilişkili haber ajansları:

Madde 133 -

Devletçe kamu tüzelkişiliği olarak kurulan tek radyo ve televizyon kurumu ile kamu tüzelkişilerinden yardım gören haber ajanslarının özerkliği ve yayınlarının tarafsızlığı esastır.

Ve Referandum Mevzuatı:

Yürürlükteki mevzuata göre Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri, 9 Nisan'dan itibaren, oy verme günü olan 16 Nisan'a kadar, makam araçlarını ve devlet uçaklarını kullanamayacak. Bu süre içinde resmi protokol karşılama ve uğurlama törenleri de yapılamayacak. Memurlar törenlerde yer alamayacak, mitinglere katılamayacak.

ANCAK…

Bu yasakların büyük bölümü, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kapsamıyor. Yasa “Tarafsız konumda olması nedeniyle'' Cumhurbaşkanı'nı kapsam dışında tutuyor. Erdoğan yasak süresince de makam aracı ve uçağını kullanabilecek, miting de yapabilecek. “Evet” oyu da isteyebilecek.

Yorum mu?.. Ne yorumu!

Düşünce mi?.. Ne düşüncesi!

Yetmedi mi okuduklarınız?

Yetmedi ise… Bundan sonrasını siz bilirsiniz…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

16 NİSAN, ERDOĞAN-KILIÇTAROĞLU KÖR-DÖVÜŞÜ DEĞİLDİR

Şu 16 Nisan gelsin artık…

Gelip/geçsin –de- ülkenin demokrasisi ve hukuk devleti boyunun ölçüsünü alsın… Bilelim!

Cumhuriyet değerlerinin bunca yıldır vatandaşın damarlarına ne kadar nüfuz ettiğini ve kaç okka çektiğini görelim, anlayalım.

Beylik söylemi ile, ülke olarak “layık olduğumuz yönetim biçimine kavuşalım…”

Padişahlığı bir yasa ile kaldıramıyorsunuz…

O ilkel yönetim biçimi eğer halkın değerlerinde hala tahtında oturuyorsa, aradan geçen yaklaşık yüz yıl içinde hortlayıp, yeniden gündemin ortasına çöreklenebilir…

Öyle mi; böyle mi?

Ya herra; ya merra…

İşte 16 Nisan –gerçekten ve bu anlamda- zurnanın zırt diyeceği bir gündür.

Konu aslında 18 adet maddedir…

Bu 18 adet maddenin ülkeyi götüreceği yerdir.

Teker teker, birer birer bu 18 maddenin her biri okunmalı, tartışılmalı, sorgulanmalıdır…

Ø TBMM varken, niçin cumhurbaşkanı tek başına, kimselere danışmadan, sadece kendi iradesi ile yasa yapabilmektedir?

Ø Cumhurbaşkanı partisinin başkanı olurken, aynı zamanda tüm halkın cumhurbaşkanı olabilir mi?.. Bu değişikliğe niçin gerek duyuluyor?

Ø Cumhurbaşkanı ve başkanı olduğu parti, tüm hakimleri ve savcıları ve onların maaşlarını, emeklilik koşullarını ve sair özlük haklarını belirleyen [siyasetten tümü ile bağımsız olması gereken] bir kurulun üyelerini seçme yetkisini eline alırsa, adaletin tarafsız ve bağımsız olabilmesi mümkün olabilir mi?

İşte bunlar tartışılmalı televizyonlarda, gazetelerde…

Siyasetçiler meydan nutuklarında bu konulara yoğunlaşmalı…

Ama hayır…

Hedef, bu 18 maddenin bilinçlerden kaçırılmasıdır…

Esas sorun rayından çıkarılmakta ve 16 Nisan bir AKP-CHP çekişmesi haline getirilmektedir.

Ülkenin yönetim biçiminin temel esaslarının değiştirilmesi, Erdoğan-Kılıçtaroğlu kör-dövüşüne indirgenmek istenmektedir.

İşte bu hedef-kaydırmaca, ciddi ve büyük bir tuzaktır.

Uzun yıllardır iktidar mücadelesinde geriye düşmüş olan CHP üzerinden, bir ulusun demokrasiye ve hukuk devleti ilkesine yenik düşmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Temel soru şudur:

- Türkiye halkının çoğunluğu 16 Nisan’da bir “seçim” olmadığını anlayabilecek midir?

İşte Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan kriter budur.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Perşembe, 06 Nisan 2017 10:18

SİGORTA ATTI BUGÜN, IŞIKLAR SÖNDÜ…

Yazan Faruk Haksal

SİGORTA ATTI BUGÜN, IŞIKLAR SÖNDÜ…

16 Nisan’a 14 gün var…

Ve bugün canım hiçbir şey yazmak istemiyor.

Ama hiçbir şey…

Peki hala niçin klavyenin tuşlarına basmaya devam ediyorum?..

Bunun adı can sıkıntısıdır, nikbinliktir, hayal kırıklıklarının ense kökümde yarattığı sızıdır.

Yazmayı ben her zaman toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak kabullendim ve uyguladım.

Bilinçlenme, birleşme, örgütlenme ve genişleyip çoğalmanın lokomotifi olarak benimsedim, böyle yaşadım.

Ama bugünkü yazıda bunların hiçbirisi yok…

Çünkü o enerji kontak yaptı bu gün!..

Sigorta attı.

Işıklar söndü.

Dünyayı zifiri bir karanlık kapladı.

Göz gözü, gönül gönülü görmez oldu.

Körlerin sofrasında, sağırlar diyalogu içinde duyarsızlığın sığlığına gömülmüş cıvık bir bataklık sardı her bir yanı…

Ve bugün içinde debelenmekte olduğumuz “hiçlik”ten bile söz etmeyi istemiyor canım…

İyisi mi, sevgili Oğuz Atay’a bırakayım bugün sözü, O’ndan alıntı yaparak gidereyim canımın sıkıntısını, sıkıntımın canını...

Şöyle yazıyor Oğuz Atay:

Bizim sorunumuz, “İn­sanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir. Diya­lektik gibi gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. Köylünün sefil yaşayışı olgusu, büyük ro­man yazmayı gerektirmez. Buna benzer sözler söyleyenlerin de as­lında sözlerinin anlamını kavramamaları daha da acıklı bir durum­dur. Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulama­maktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi, ne ken­dini ve ne de gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur.

… Bir iki top­lumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duyamama­sından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur.

… Bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. Kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu “müktese­batı”nı irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yok­tur çünkü.”

 

Ama gördüğünüz gibi yine de yazmaktadır o koca adam…

Bütün bunları yazmanın bir yararı olmadığını söylese de, yazma edimini sürdürmektedir inatla…

Kültürsüzlüğün istila ve işgaline rağmen…

Nesnel gerçeği ve kendi gerçeğini sezmenin, anlamanın ve sorgulamanın uzağında da olunsa…

Sevgisiz, duyarsız bir kültür kopukluğu da yaşansa… O yazmaktadır!

Yani hiçbir şey yazmak istemese de, yazmaya devam etmektedir.

Çünkü yazmak bir eylemdir, toplumsal ve bireysel mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü bağnazlıkla, sığlıkla, kültürsüzlükle ancak, daha çok kültür, daha çok açıklık ve daha çok demokrasi ile mücadele edilebilir.

Çünkü karanlık, ancak yakılacak bir ışık ile aydınlatılabilir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

HÜKÜMETİ KURAMAYAN “GELİŞMİŞ[!]” MECLİS…

Diyelim ki, seçim vakti geldi, sandıklar kuruldu.

AKP % 45

CHP % 33

MHP % 10

HDP % 12… Oy aldı, TBMM’ye girdi.

Meclis egemenliği artacak, güçlenecek ya…

Yine diyelim ki, AKP dışındaki partiler bir araya geldi; oldu mu % 55…

Oldu farz edelim.

Bu % 55 hükümeti kurabilecek midir?

- Asla!

Peki ya % 45?.. Yani AKP.

AKP, hükümeti kurabilecek midir?

- Hayır, yine asla!

TBMM’deki çoğunluk ne olursa olsun, milli irade ne şekilde tecelli ederse etsin… Hükümeti Cumhurbaşkanı kuracaktır.

Diyelim canı öyle istedi; bir tek bakanını dahi TBMM içinden seçmeden hükümeti oluşturabilecektir.

Kurulan bu hükümetin üyeleri, bir zahmet gidip, TBMM’de yemin edecek… Ama o TBMM, bu hükümeti denetleyemeyecektir.

Bu hükümetin bakanları TBMM’ye karşı değil, sadece –ve sadece- cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaklardır.

Cumhurbaşkanı, istediği bakanı, istediği zaman “işten” atabilecek; yeni yeni adayları “işe” alabilecektir…

Ve böylece… [öyle diyorlar] TBMM’nin gücü ve etkinliği artmış olacaktır.

Demokrasi gelişecek, semirecek ve cumhurbaşkanı [söylendiğinin aksine] tek-adam olmayacaktır.

Celal Bayar’ın kızı bile “Hayır” demektedir bu düzene… Yani Demokrat Parti’nin kökü, temeli…

Saadet Partisi bile “Hayır” demektedir bu düzene… Yani, AKP’nin aslı-esası… Anası-babası; kökü-kökeni…

Abdullah Gül/Bülent Arınç ve AKP’nin tüm eski-tüfek şürekâsı “yetmez ama Hayır” diyor bu gelişmelere… Acep nedendir?

Hele hele şehit babaları, anaları ağlayan gaziler ordusu, analarını alıp gitmeleri buyurulan yurttaşlar, akıllarına bilinç eken vatandaşlar, milli iradenin nohuda-kömüre tav olmayan aydınlanmış kesimi?.. Ya onlar…

Onların tümü bu çarpık düzene [külliyen]  “hayır” demektedir…

16 Nisan’da bir genle seçim yoktur…

17 Nisan’da herkes kendi yoluna gidecektir… Tayyip Erdoğan yine cumhurbaşkanıdır.

Bu kadar değişik yapı ve düşüncedeki insanı bir tek cephede birleştiren tek öğe ise; demokrasidir…

Dayatmasız çoğulcu demokrasiyi ve hukuk devletini koruma refleksi ve yaratılmak istenen korku imparatorluğunun “reis-rejimi”ne karşı duyulan endişe…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

UYGARLIĞIN KRİTERLERİ VE 16 NİSAN…

Siyaset bir karalama aygıtı olarak çalıştırılıyorsa, bu kara ortama basarak yükselecek kişiler ülkeyi aydınlığa taşıyamazlar.

Çünkü… Çamurla iştigal eden çamura bulanır.

Oysa mesele, gerçekte son derece basit ve yalındır:

- Ortada 18 adet yeni Anayasa maddesi önerisi vardır.

Tartışma sadece bu maddeler üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Bu maddelerin içerikleri konuşulmalıdır.

Maddelerin ülkeyi nerelere götüreceği sorgulanmalıdır.

Tartışmayı bu çerçevenin dışına taşımanın ve hele hele küfür, iftira, hakaret ve türlü çeşitli kişisel isnatlara yönelmenin “Anayasa değişikliği önerisi” ile hiçbir ilgisi yoktur.

Öfkeyi merkezine yerleştiren bir siyaset anlayışının bu ülkeye yararı olamaz.

Kişisel hakaret ve fiziki saldırıları strateji olarak benimseyen siyaset yöntemlerinin bu merkezlerde konuşlanması halkı ancak düşmanlığa, ayrışmaya ve şiddete davet eder…

Bu davetin sorumluları sorgulanmalıdır.

Halk içine sürüklenmek istenen düzeysizlik ortamından başını kaldırıp bu sorgulamayı yapabilmelidir.

Demokrasi, bir kültür ve düzey rejimidir.

Bu nedenle eski Yunan’da kısa bir süre hüküm süren doğrudan demokrasisi dışında, ilk çağlarda ortaya çıkmamıştır.

Atina’da gerçekleşen bu mucizenin nedeni ise, Sokrates öncesi ve sonrasında oluşan üst düzey felsefe kültürü ortamıdır…

Bu üst düzey kültür ortamının dışında kalan ilk çağ insanının demokrasiyi istemesi, talep etmesi ve gerçekleştirmesi mümkün olmamıştır.

Çünkü demokrasiyi talep etmek, bir kültür sorunudur…

Koskoca toplumun bir tek adamın iradesine mahkûm olarak yaşamayı kabul etmesi de, yine aynı kültür sorununa bağlı bir eksikliktir.

Demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü uygarlığın temel kriterleridir.

Bunlardan birisi yoksa… Uygarlık hastadır. Ve tedaviye muhtaçtır.

Bu tedaviyi gerçekleştirecek olan ise, bu kriterleri içselleştirmiş olan halktır.

İşte Türkiye toplumu 16 Nisan günü, bu kriterlere göre boyunun ölçüsünü alacaktır…

Referandum olgusunun özeti budur.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com