22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

“HAYIR OYU”NUN KÜLTÜREL KÖKLERİ…

 

Anayasa referandumunda “Hayır” diyeceklerin temel ilkeleri:

- Özgürlük, demokrasi ve adalettir…

Ancak bu ilkeler, buzdağının su üstünde kalan ve bu yüzden ilk bakışta göze çarpan yanıdır.

“Hayır” deyişin bir de suyun içinde kalan, ana gövdesi vardır.

Ana gövdenin tarih içindeki kökü Fransız Devrimi’ne kadar uzanmaktadır.

Fransız Devrimi’nin ana talepleri

- Özgürlük, eşitlik ve adalettir!..

Ve bu taleplerin yarattığı mücadele ruhu, bütün insanlığa çağ atlatan bir uygarlığı ateşlemiştir.

Sözünü ettiğimiz bu ateş, hızlı bir biçimde yayılmış ve “Aydınlanma Çağı”nı doğurmuştur.

Çağdaş aydınlanma düşüncesinin meyvesi ise, rasyonel düşüncenin en yüce değer olarak benimsenmesi ile birlikte laiklik ilkesini ortaya çıkartmıştır.

“Ulus devlet” doğmuş, feodal kültür tarihe gömülmüş, egemenlik göklerden yere indirilmiş ve halk meclislerinde hayata geçirilmiştir.

Artık krallar, padişahlar… Yani tek ve mutlak iradenin keyfi yönetim biçimleri yoktur.

Çoğulcu-katılımcı demokrasi vardır.

Basın özgürlüğü… Yani halkın haber alma ve özgürce, her türlü baskı ve dayatmadan kurtulmuş bilinçlenme ve kendini geliştirme özgürlüğü vardır.

Tarikatlar ve cemaatlerin yerini “Milli Eğitim”in kurumları almıştır.

Din, kişisel-kutsal-inanç mertebesine ulaştırılmış, siyasal bir örgütlenme aracı olmaktan kurtarılmıştır.

İşte 16 Nisan’da “Hayır” oyu kullanarak yapacağımız tercih, bu çağdaş değerlerin korunması ve savunulması anlamını taşımaktadır.

Bu tercih, aynı zamanda çağdaş uygarlık değerlerinin yükünü ve sorumluluğunu taşıma yönündeki bir seçimdir…

Fransız Devrimi’nden yola çıkan ve Aydınlanma Felsefesi ile donanan çağdaş uygarlığımız, zaman içinde önemli bir öğenin farkındalığına ulaşmıştır:

- Ekonomik özgürlük olmadan siyasal demokrasi gerçekleşemez…

Ekonomik özgürlük ise, nohut/pirinç/kömür sadakaları ile oluşturulamaz.

Milliyetçilik, anti-emperyalist mücadelenin özüdür.

Sosyal demokrasi, bu kültürel gelişmenin zorunlu bir ürünüdür…

Eşitlik, sadece siyasette değil, ekonomide de gerçekleştirilecektir.

Her birey, yaşam mücadelesine eşit bir çizgiden başlayabilecektir…

Ve böylece temel hedef;

- Tam bağımsız, demokratik ve laik sosyal hukuk devleti olarak belirlenmiştir.

İşte “Hayır” oyu, bu değerlerin korunması için verilecektir… Yani bu ülkenin aydınlık geleceği için!

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

 

www.soruyusormak.com

Çarşamba, 22 Mart 2017 17:52

HOLLANDA…

Yazan Faruk Haksal

HOLLANDA…

Hollanda demokrasinin dışına çıkabilir.

Kınarız.

Ama mesele çözülmez.

Sorun, Türkiye’nin bu duruma düşürülmesindedir.

Bu durumun bile bile sürdürülmesidir.

Hollanda’daki demokrasinin kaç okka çektiği bizim için önemli değildir.

Türkiye’nin derdi, Hollanda demokrasisinin geliştirilmesi değildir.

Hollanda, Almanya, İsviçre, Avusturya, ABD… Haydi özetleyelim, Avrupa birliği ülkeleri ve bu birliğin “mukaddesatı[!] eğer koro halinde karşımızda saf tutuyorsa, şapkamızı bir kenara koyup, düşünmemiz gerekiyor…

Tamam, hiçbir ülke öteki ülkenin gerçek anlamda dostu değil.

Ama düşmanı da olmamalı…

Bir ülkenin dış politikası, sürekli olarak düşman üretmemeli…

Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvele karşı savaşan ve büyük bir zafer kazanan yeni Türkiye Cumhuriyet’in ilk hedefi, “yurtta sulh, cihanda sulh” olmuştu…

Yurtta milli birlik/dayanışma ve sulh tesis edilmiş…

Birkaç ay önce silah sıktığımız devletlerle sulh antlaşmaları imzalanmıştı…

Batı komşularımızla sulh…

Doğu komşularımızla sulh…

Güneydekilerle zaten sulh.

Kuzey zaten dost; silahı ile parası ile, diplomatik desteğini arkamıza alarak savaşmışız…

Hatta hatta…  “Manda” adı altında ülkemizi [daha o zamandan] kendi egemenliği alanına almaya çalışan neo-sömürgeci ABD ile bile düşman olmamışız.

Ve bugün…

Batı Avruya ülkelerinin çok büyük bir çoğunluğu ile tırmanan tehlikeli bir düşmanlık siyasetinin kulvarında yürüyoruz.

Suriye ve Irak ile risklerle dolu bir düşmanlık siyasetini işi silaha kadar vardırarak sürdürüyoruz.

İran’la malum… Neredeyse çatışacağız.

Rusya’nın uçağını Başbakanımızın emri ile düşürüyor ve sonra, pardon siyaseti ile [U] dönüşünün koşullarını zorluyoruz.

ABD zaten üst-akıl olarak hedef tahtamız…

Yunanistan ise, kadim düşman… Kıbrıs kanayan bir yara, Ege kıta sağanlığı meselesi kangren olmuş, neredeyse ameliyatlık…

Ve Hollanda Başbakanı şöyle diyor:

- Köpeğin ısırdığı adam Hollanda vatandaşı… Hollanda ordusunda askerlik yapmış emekli bir vatandaşımız.

Yani… Adam, “size ne oluyor,” demeye getiriyor.

Peki ya devam edip;

- Bu kişiyi kendi ülkenizde gerçekten korusaydınız da, gurbet ellerde ekmeğini kazanmaya mecbur bırakmasaydınız… derse ne cevap veririz; hiç düşündünüz mü?

Bizce yaşadığımız süreçte doğru soru şudur:

- Niçin bu kadar gerildik? Ve bu gerginlikten kim beslenmeyi umuyor?

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Salı, 21 Mart 2017 12:32

TIK TIK DA TIK TIK!..

Yazan Faruk Haksal

TIK TIK DA TIK TIK!..

Soner Yalçın son köşe yazısında altı çizilmesi gereken bilgiler aktarıyor ve diyor ki:

- Türkiye'de 42 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı var!

Sonra devam ediyor:

- Bu kişiler ortalama günde 3 saat sosyal medyadalar. (TV seyretme oranı günde 2 saat 14 dakikaya düştü.)

- Nüfusun yüzde 60'ı internet kullanıcısı.

- Yüzde 53'ü mobil internet kullanıyor.

- Sosyal medya kullanıcılarının neredeyse yarıdan fazlası 18-45 yaş arasında. Bu yaş grubunun seçmen sayısı yaklaşık 35 milyon…

Bilgiler çarpıcı…

Ama çarpıcı bir bilginin değerli ve önemli olabilmesi için yaşamın içine sokulması, yaşanması gerekli.

Soner Yalçın diyor ki;

- TBB Başkanı Feyzioğlu'nun 10 Ocak'ta yayınladığı “Koskoca Türkiye'yi bir tek kişi yönetsin ister misiniz” başlıklı 50 saniyelik videosu sadece Facebook'ta 1 milyon 400 bin kez görüntülendi.

Bu ne demek?

Yaklaşık 1 milyon 400 bin HAYIR demek…

Kim yarattı bu müthiş katkıyı?

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu.

Peki bizler ne yaptık?..

Doğru soru budur.

Ama önemli ve değerli olan, bu doğru sorunun yanıtının içeriğidir.

Her birimizin “bir tık” uzağında milyonlarca kişi var…

Ve ülkemizin geleceği o milyonlarca kişi ile birlik olmamıza bağlı. Onlara, başımıza geçirilmek istenen çuvalı anlatabilmemize bağlı…

Evet… Sosyal medyanın ayrı, kendine özgü, farklı bir dili var.

İşte o dili doğru ve etkili kullanmaktadır tüm mesele.

Facebook, hiç değilse 16 Nisan’a kadar, yapıp ettiklerimizin, gönül eğlendirmelerimizin, nerelerde gezip tozduklarımızın, nerelerden dar arkadaş çevremize mendil salladığımız yavan ve sıradan bir alanı olmaktan çıkartılmalıdır.

Sosyal medya bilinçli kullanılırsa son derece etkin, yaygın ve güçlü bir silahtır.

Bu silahı, ülkemizin aydınlık geleceği yönünde, demokrasi, özgürlük, tam bağımsızlık ve sosyal hukuk devleti hedefine ulaşmak için kullanalım.

Hiç durmadan “tıklayalım…”

Değiştirilmek istenen Anayasa maddelerinin içeriğini hiç durmadan açıklayalım.

Önümüze konan kavşakta sapmamız dayatılan çıkmaz yolun açmazlarını anlatalım…

Hiç durmadan anlatalım; bir saniye yitirmeden ulaşalım o milyonlara…

Çağdaş uygarlık düzeyine doğru hiç yorulmadan basalım klavyenin tuşlarına: Tık tık da tık tık… Tık tık da tık tık…

Haydi!

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Pazar, 19 Mart 2017 18:05

ÇANAKKALE, TGRT ve 16 NİSAN…

Yazan Faruk Haksal

ÇANAKKALE, TGRT ve 16 NİSAN…

“Çanakkale geçilmez!..”

Evet… Geçilemedi.

Peki ya geçilseydi, ne olacaktı?

İstanbul hükümeti düşecekti.

Osmanlı tarihe gömülecekti.

Osmanlı’nın köhnemiş küllerinden çağdaş bir ulus devlet yaratan Mustafa Kemal Paşa işte bu trajik sona “Hayır” dedi…

Bugünün sorunu, o çağdaş ulus devleti ve o ulus devleti yaratan temel ilkeler olan “çoğulcu-katılımcı demokrasi, özgürlük, tam bağımsızlık, akılcı [rasyonel] düşünce ve adaletli bir toplum idealini” korumak/kollamak/ve savunmaktır.

Yoksa… Ülkemizi işgal için, “geldikleri gibi gidenler” yeniden, “Gittikleri gibi geri geleceklerdir…”

İşte bu git-gel’in Çanakkale örneği üzerine ciddiyetle düşünelim:

 

“Çanakkale geçilmez”, sözü kime ait biliyor musunuz?

Bir Avustralyalı gazeteciye…

Bu genç adam, Avustralya’nın  “Melbourne Age” isimli gazetesinin savaş muhabiri.

Adam gerçekçi; adam gözlemci...

Bakıyor ve gerçeği on ikiden vuruyor...

Ve kendi başbakanına el yazısı ile bir mektup gönderiyor:

- Çanakkale geçilmez... Hemen geri çekilin!

Durum tetkik ediliyor ve gerçek su yüzüne çıkıyor.

Sonuç: İstilacı düşman orduları çekilip gidiyor…

Bu gerçekçi gazeteci, ülkesinde kahramanlar gibi karşılanıyor ve “Sir” unvanı ile şereflendiriliyor.

Adam savaştan sonra arılar gibi çalışmaya devam ediyor.

Hızır Aleyhüsselam,  bu sevgili  “Sir” kuluna;

- Yüüürrrü ya kulum, diyor.

Orta yaşlarına gelmiş ünlü gazeteci böylece yürüyor… Ve hayata gözlerini yumduğu 1952 yılına kadar yürüyüşünü sürdürüyor.

Ünlü gazetecinin oğlu küçük “Sir”, babasının yolunda Hızır Aleyhüsselamın emirlerine itaat ediyor ve o da yürüdükçe yürüyor…

Bu küçük “Sir” bugün 75 yaşında.

75 televizyon kanalının sahibi….115 gazetenin patronu!

Tam 600 milyon izleyiciye ve 11 milyon okuyucuya hitap ediyor.

Onların bilinçlerini yönlendiriyor, şekillendiriyor…

 

ŞİMDİ...

Ve bu pek Sayın Sir yürüyüşünü 2015 yılında TGRT televizyonunu satın almaya kadar sürdürüyor…

Çanakkale’nin geçilmez olduğunu ilk anlayan ve bu ülkenin dövüşerek elde edilmesinin mümkün olmadığını dünyaya ilk çıtlatan, ünlü gazetecinin muhterem mahdumu, sayın Rupert Murdoch, Türk insanının bilincine koyuyor ipoteğini... Ve O’na bu gazeteyi satıp, bu imkanı bahşedenlerin izin ve icazeti ile... Alıp götürüyor TGRT’yi.

Ve böylece… Çanakkale’nin nasıl alınamayacağını dünyaya ilk haber veren babanın oğlu, Çanakkale’nin nasıl geçileceğini dünyaya açıklayan adam oluyor...

İşte 16 Nisan günü bu anlamda da, bu açıdan da önem kazanmaktadır…

Sayın Sir’in yöntemine, yürüyüşüne ve işbirliği ettiği o malum odaklara dikkat etmek gerekmektedir…

16 Nisan sonrası geleceğimiz, bu konudaki farkındalığımızla yakından ilgilidir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

Cumartesi, 18 Mart 2017 07:45

NE TARAFA SAPACAĞIZ?

Yazan mavi didim

NE TARAFA SAPACAĞIZ?

İlk çağlardan kalkarak bugünlere kadar ulaşan uygarlığımız önemli bir kavşağa ulaşmıştır:

- Toplumsal yönetim biçimi, çoğulcu demokrasi mi olacaktır?

- Yoksa, üst-düzey bir koltukta birkaç kişi ya da bir tek-adam; toplumsal kararları da, adaleti de, yönetim birimlerini de –sadece- kendisi mi belirleyecektir?

Birinci sapağa yönlenenlerin amacı; yaratıcı, özgür, yetkin bireyler yetiştirilmesidir… Çünkü çoğulcu demokrasi bu nitelikteki bireylere gereksinim duyar.

Direksiyonlarını ikinci sapağa çevirenlerin amacı ise, tepe noktasına konuşlanmış bu birkaç kişi ya da tek-adama sorgusuz/sualsiz itaat edecek müritlerden oluşacak bir ümmet oluşturmaktır…

Bu seçenekte yaratılmak istenen “düzen”in koordinatları, bu aynı birkaç kişi veya tek adam tarafından ve onların geçmişteki ağa-babalarından tevarüs eden “kültür”e göre belirlenmiştir.

İtaat, en yüce değerdir.

Sorgulamak günahtır ve sürüden ayrılmanın yöntemidir. Farklı birey olmayı istemek anarşizmdir; korkutucu bir zındıklıktır.

İşte böyle bir ortamda, bu nitelikteki bir zihniyetin oluşturmaya çalıştığı toplum düzenine karşı itaatsizlik, yaşamsal bir değer kazanmaktadır.

Bu anlamda itaatsizlik; mantığın, iradenin ve aydınlık düşüncenin egemenliği için mücadele etme eylemidir.

Bu eylem –gerçekte- bir şeye “karşı” olma değil; bir şeye “yönelik” bir tutumdur.

Yönelinen şey; insanın görebilme, gördüğünü söyleyebilme ve görmediği şeyi söylemeyi reddetme yeteneğine ulaşma iradesidir.

Bu anlamda itaatsizlik, saldırganlık ya da isyankârlıktan oldukça uzak bir duruş sergilemektir.

Tam olarak amaç; bireyin gözünün açılması, tümüyle uyanık olunması ve yarı-uyanık bir yaşam süren ve bu nedenle de sürünün bir parçası haline getirilmeye çalışılan halk kesimlerinin gözünü açma sorumluluğunu üstlenmektir.

İnsan; yaşamın özgürlükçü ve yaratıcı işlevlerini benimsemeli ve cesurca üstlenmelidir…

Gerçek özgürlük; bireyin, toplumun en üst kademelerine özenle istif edilmiş bulunan siyaset söylemlerinin ve güdümlü inanç fetişlerinin kendi kişisel bilincini öğütmesine karşı durabilmesi ölçüsünde yaşama geçirilebilir…

Demek ki… Birey olarak gerçekten özgürleşebilmek için, toplum olarak ise, özgürleşmiş yurttaşlar topluluğu oluşturabilmek için, önümüze çıkan kavşakta birinci sapağa… “Çoğulcu demokrasi” yönüne sapmamız gerekiyor.

Çünkü… İkinci kavşaktan özgürlüğe değil, yaratıcı/özgün/yetkin/ve cesur bireyler yaratmaya değil… Ancak, güdülen bir topluluk içindeki alelade bir zerre olmaya varabiliriz.

İşte 16 Nisan’da önümüze çıkacak kavşakta onun için “Hayır!” diyoruz.

Mesele bu kadar yalın…

 

 

 

 

 

 

Cuma, 17 Mart 2017 07:57

İNANÇ

Yazan Faruk Haksal

İNANÇ

İnanç önemli bir öğe… Hatta güç.

İnsan psikolojisinin şiddetle gereksinim duyduğu ciddi bir motivasyon kaynağı.

Başarı, -çoğu zaman- inancın itekleyici gücü olmadan gelmiyor.

Bazen ölümcül hastalıklar bile inancın yardımı ile geriletilebiliyor.

İnancın en önemli işlevi, gerçeklerin yıpratıcı etkisine karşı direncimizi onarıyor ve dayanma gücümüzü artırıyor olmasıdır. İnsanların büyük çoğunluğu bu işlevin destekleyici etkisini arkalarına almışlardır.

İnancını yitiren çoğu kişinin moral dengesi büyük ölçüde çöküyor, eriyor…

Bütün bu nedenlerle insanların çok büyük bir bölümü ısrarla ve sürekli olarak inanç sistemlerinin peşinden koşuyor, içine yerleşiyor.

İşte zurnanın zırt dediği yer bu köşe noktasıdır.

İnsani ve kişisel bir ihtiyaç olan inanç, sistemleşerek bir kurum haline geldiği anda, toplumsallaşmaktadır.

Toplumsallaşınca da, kurumsallaşmaktadır.

Örgütlenmekte ve derken, siyasallaşmaktadır.

Böylece kişisel olarak güçlenme ihtiyacından yola çıkan inanç, toplumsal bir sistem haline dönüşüyor.

Sistemler de zaman içinde ulusallaşıyor, tarikatlara tırmanıyor, çeşitli düzey ve derecelerde oluşan saflaşmaların ideolojik kaynağı haline geliyor; getiriliyor…

Ortaya mütedeyyin vatandaşlar, aşırı dinci akımlar, siyasal İslam, Hıristiyan Demokratlar, laik düşünceli insanlar ve ateistler gibi inancı kimliklerinin çeşitli bölmelerine yerleştiren insan gurupları çıkıyor…

Ve politikacı da, bu bölünmeyi es geçmiyor tabii ki…

Alıyor, toplayıp biriktiriyor, eviriyor çeviriyor, büküyor, şekillendiriyor ve iktidar koltuğuna kendisini taşıyacak motorun mazotu haline dönüştürüyor.

İnanç, doğasındaki kişisel niteliğinden sıyrılıyor ve zaman zaman kanlı bir savaş çağrısının ana maddesi olarak kullanılabiliyor.

Örneğin, toplum mühendisleri tarafından emperyalist ülkelerinin petrol paylaşım mücadelesinde aktif olarak görev alan bir IŞİD yaratılabiliyor.

Hindistan’ın zenginliklerini Batı Avrupa’ya taşıma amacının savaş aygıtı olarak Haçlı Seferleri’ni oluşturabiliyor.

Ama ne yazık ki, geniş halk kitleleri, tarih boyunca da, günümüz siyasetinde de geniş din üzerinden siyaset yapanların gerçek bir inanca sahip olup olmadıklarını sorgulamıyor…

Gerçekte inançlı bir insanın, inancını asla kullanmaması gerektiği yönündeki erdem üzerine kafa yormuyor.

İşte laikliğin ana merkezinde bu sorunun yanıtı vardır… Laik düşünce; inancın, kişiye özgü bir değer olma niteliğinden kopartılarak, toplumsal bir araç haline dönüştürülmesine karşı durmayı getiren bir nitelik taşır.

Bu bir niteliktir… Evet.

Bir ahlaki yükümlülüktür. Tutarlı, sağduyulu, dürüst aydın kişiye has değerli bir niteliktir.

Dürüstlüktür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Perşembe, 16 Mart 2017 07:52

TARİH, TARİH, TARİH…

Yazan Faruk Haksal

TARİH, TARİH, TARİH…

Ülkenin geleceği belirlenecek…

Temel yönetim sistemi, yani rejimi değişecek.

Ya da ülke çağdaş, demokratik, özgür ve çoğulcu bir yönetim şekli ile yaşamına devam edecek…

Bunu –sadece bunu- tartışmamız gerek.

Öyle mi; öteki türlü mü?.. Bu yaşamsal soruna odaklanmamız gerek.

Ama hayır…

Ülkeyi tek-adam yönetmesin diyenler terörist ilan ediliyor…

Ülkeyi tek-adam yönettiğinde terör anında bitiyor.

Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Böyle bir zihniyet, alternatifsiz tek üst-irade olarak devlete egemen olduğunda ülke demokratik olabilir mi?

Hukuk devleti… Yani adalet gerçekleşebilir mi?

Niçin 18 maddenin içeriği tartışılmıyor?

Niçin bu köklü sistem değişikliğine ihtiyaç duyulduğu “bu ihtiyacın sahipleri” tarafından –açık açık- halka anlatılmıyor?..

Çapanoğlu bu referandum sürecinin hangi köşesine sıkıştırılmıştır?

Halkı aydınlatmak… Ya da halkın gözünü boyamak…

Bu iki yöntemden hangisi galebe çalacaktır?

Hangisi dürüstlüktür?

Hangisi uygar-çağdaş-ve halk yararına bir duruş sergilemektedir?

Niçin salon elektrikleri kesiliyor?

Niçin bir kesimin toplantıları basılıyor.

Niçin o kesim baskı altında; izinlerle, icazetlerle düşüncesini açıklamak zorunda?

Almanya faşist… Tamam, peki biz neyiz?

Hollanda, Avusturya, Avrupa Birliği, üst-akıl’ın merkezinde [henüz] demokrasi gerçekleşmemiş; peki, başüstüne… Biz ne durumdayız?

Niçin bastığımız yeri dünyanın merkezi sanıyoruz?

Tek-adam, tek-görüş, tek-irade ne zaman, hangi çağda, tarihin hangi sürecinde başarılı olmuş?

Tek-adam, tek-görüş, tek-irade ne zaman, hangi çağda, tarihin hangi sürecinde kalıcı olmuş?

Tarih, uzun ve sıkıcı bir öyküler deposu değildir.

Yarını görüp anlayabilmemizi sağlayacak olan kültürel tecrübe birikimi hazinesidir; sosyal bir laboratuardır.

Tarihi insanların duygularını gıdıklamak için kullanılan bir araç olmaktan çıkartıp, ders alınacak bir okul olarak görmedikçe geleceğimizi aydınlatmamız mümkün değildir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

Çarşamba, 15 Mart 2017 08:02

AMİN!..

Yazan Faruk Haksal

AMİN!..

Diyelim ki… 16 Nisan’da yeni Anayasa önerisi kabul edildi.

Bu acayip sonucun ardından okumakta olduğunuz satırları karalayan kişi [diyelim ki…] azıcık kafayı üşüttü ve yeni bir siyasi parti kurmaya karar verdi.

Ve yine diyelim ki… Tekmil Türkiye halkı bu üşütüklükten hoşlandı ve oyunu bu yeni üşütük partiye verdi.

Sonuç olarak, yeni üşütük parti TBMM’deki 600 milletvekilliğinden 351’ini elde etti; geldi Meclis’e oturdu…

Kutluyoruz!

Peki, millet bu yeni partiyi niçin seçti?

- Ülkeyi yönetmesi için…

Yeni Anayasa’ya göre bu mümkün mü?

- Hayır… Asla… Na[!] mümkün.

- Niçin?

Çünkü, artık TBMM’de çoğunluğu kazanan parti hükümeti kuramayacak. Ve dolayısıyla da memleketi yönetemeyecek.

Bu durumda ülkeyi yönetsin diye o partiye verilen oylar ne olacak?

İşte “evet”i savunanlara sorulması gereken önemli sorulardan birisi de budur…

Halkın seçtiği milletvekilleri devlet yönetiminde hiçbir rol oynayamayacaksa… Demokrasi bu oyunun neresindedir?

Milletvekilleri TBMM koltuklarında pinekleyen figüranlar mıdır?

Demokrasi halkın tercihlerini çöpe atmaya yarayan üstü örtülü bir siyaset mekanizması mıdır?

Şimdi bu yazıyı okuyan bazı kişiler soracaktır?

- TBMM’de çoğunluğu kazanan parti hükümeti niçin kuramayacak?

Çünkü, yeni Anayasa modeline göre, hükümeti ancak [ve ancak] sadece ve sadece, tek-adam… Tek başına kuracaktır.

Hükümet TBMM’ye takdim edilip programını arz etmeyecektir.

Güven oyu talep edemeyecektir.

TBMM’de milletvekilleri hükümet programını eleştiremeyecektir.

Bakanlara, Cumhurbaşkanı’na bu konularda soru sorulamayacaktır.

Ve böyle bir düzenin adı sistem değişikliği olacaktır. rejim değişikliği değil… Öyle diyorlar!

Gerçekte ise, sistem de değişmemektedir; rejim de değişmemektedir…

Ya ne olmaktadır?

Sistem yok edilmekte; rejim katledilmektedir.

Ve işte bu yüzden… Bu satırları karalayan kişi, karşısına çıkan bu acayip sonuçtan sonra, azıcıkı aşmış ve iyiden iyiye üşütmüş bulunmaktadır.

Kafası buz tutmuştur. Ciğerleri zatürredir. Karnı ağrımakta ve midesi feci şekilde bulanmaktadır.

Kendisine sizler adına acil şifalar diler, özellikle akıl/zeka/öngörü/sağduyu/sabır niyaz ederiz.

- Amin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazartesi, 13 Mart 2017 16:25

12 MART – 16 NİSAN…

Yazan Faruk Haksal

12 MART – 16 NİSAN…

Bugün 12 Mart…

12 Eylül 1980 diktasının üstlenmiş olduğu görevi daha da ilerilere taşımak için sahnelenen Amerikancı-askeri darbenin yıldönümü…

Bu her iki askeri darbe de, 1961 Anayasası’nın getirdiği demokratik ortamını geri çevirmek için tezgâhlanmıştı.

Bugün 12 Mart ve 12 Eylül’e karşıymış gibi görünenler –gerçekte- bu aynı programın uygulayıcılarıdırlar.

16 Nisan 2017’de, 12 Eylül Anayasa’sını daha da geri götürmek için hazırlanan yeni Anayasa önerisine “evet” denmesini isteyenler de yine onlardır!..

12 Eylül Anayasası ile yargı bağımsızlığına çelme takanlar ile, bugün yargı bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldırmak için cihat ilan edenler, yine bu aynı kişi, zümre, parti ve tarikatlardır.

O tarihlerde bu işler, 12 Mart’ta Memduh Tağmaç-Faruk Gürler-Muhsin Batur üçlüsüne, 12 Eylül’de ise, Kenan Evren’e ihale edilmişti…

Bugünün müteahhitleri ise, çok daha derin ve çok daha iyi organize olmuş “sivil” görünüşlü “görevli”lerdir.

Önümüzdeki referandum sürecini irdelerken meseleye sadece teknik anlamda bir Anayasa değişikliği olarak bakmak, yaşanmakta olan somut gerçeği kavranamaması sonucunu doğurur.

16 Nisan’da halkın kabulüne sunulan Anayasa önerisi, adım adım yürütülen karşı devrim sürecinin, yeni bir halkasıdır. Süreklilik arz eden anti-demokratik tırmanıştır.

Sorun; önce imam hatip okulları, sonra tarikatlar sarmalında sürdürülen “Yeni-Osmanlılık” hareketidir…

Bu hareketin pusulası şeriattır!..

Hedefi Ortaçağ kültürüdür.

Yönetim biçimi diktatörlüktür.

Hedefi ise; çoğulcu demokrasidir.

Kendi hedeflerine engel gördüğü kurum adalet mekanizmasıdır; yargı bağımsızlığıdır.

Ve sonuç olarak stratejik-hedef; adım adım modern, laik, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ilkelerinin yıkımıdır…

Bu hareket, pusulasının gösterdiği yön doğrultusunda ısrarla yürütülmektedir.

Bu yürüyüşün önümüze konan son tuzağı, referandum oyunudur…

Temel politikalarını halkın ülke gerçeklerinden uzak tutulmasına dayandıran bir siyasi hareketin, halkın haber alma hakkına saygı göstermesi ve demokrasinin gelişmesinden yana olmasını beklemek beyhudedir.

Ancak, bilinçsizlik üstüne strateji oluşturmak risklidir.

Çünkü bilinç denen şey, hele hele içinde yaşadığımız iletişim çağında, oldukça tehlikeli ve riskli bir öğedir.

Her an geri tepe bilir.

Her an, iki ucu sivri değnek haline gelebilir.

Sonuç olarak, 16 Nisan’da bu değneğin ucu ne tarafa batacak hep birlikte göreceğiz…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Pazar, 12 Mart 2017 10:28

HEDEF, AMAÇ, İDEAL VE HAYIR!

Yazan Faruk Haksal

HEDEF, AMAÇ, İDEAL VE HAYIR!

 

Yurttaşlar, var olandan daha insani ve daha iyi bir toplum idealine doğru çaba göstermelidirler.

Eğer akılcı, hümanist bir hedef için uğraş verilmiyorsa, diktatörlerle demogokların akıl dışı, şeytani emellerine kurban gitmek kaçınılmazdır.

Hedeflenmesi gereken ideal, sadece sosyo-ekonomik ve politik bir program değildir. Asıl hedef, bu alt-hedefleri fersah fersah aşarak insani bir yükselişe ulaşmalıdır.

En yüksek amaç, sanayi toplumun şartlarında hümanizmin ideallerinin gerçekleştirilmesidir…

Bu anlamda radikal olmak en gerçekçi tavırdır.

Bu gerçekçi tavır bizleri, sözünü ettiğimiz amaç ve ideallerin karşı cephesinde yer alan yapılanma ve güçlere karşı farkındalık yaratan keskin bir mücadeleye götürür. İşte bu güçlerin yapılanmasına verilen isim, em-per-ya-lizm’dir…

Bu gerçek görülmeden, yaşadığımız koşullar içinde emperyalizmin varlığı ve etkisi teşhis edilmeden hiçbir menzile erişilemez.

Bakınız…

Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vererek yeni, çağdaş, bağımsız ve laik bir hukuk devleti kuran Türkiye Cumhuriyeti, daha sonra hangi sürece sürüklendi…

Bu süreç içinde karşı devrim kimin desteği ile ve kimlerle ittifak yaparak, hangi merdivenleri [birer birer] tırmandı…

Milli Devrim’imizi gerçekleştirmiş olan kadro, siyaset arenasından nasıl tasfiye edildi…

Aydınlanma meşalesi nasıl söndürüldü…

Ve bu ülke nasıl ve kimler tarafından karanlığa mahkûm edildi…

Düşünün… Ve hatırlayın!

“Hafızayı beşer nisyan ile maluldür,” deniyor…

Bu pili bitmiş gönülsüz özdeyişi tersine çevirin.

O zaman bardağın ne kadarının boş ve geri kalan kısmının ne kadar dolu olduğunu görürsünüz.

Birleşik kaplar isimli fizik yasası ne diyor, hatırlayınız:

- Boş alan doldurulur!

Demek ki, öncelikle yapılacak iş, boşlukları doldurmaktır.

Boşluklarımızı doldurmaktır.

Farkındalığımızı geliştirmek; yani bilincimizi bilemek; tribündeki sırça köşkümüzü terk edip sahaya inmektir birincil görev.

İlk adım ise, 16 Nisan’da hayır demekle kalmayıp, bu hedefe dönük çalışmak, çabalamak ve ter dökmektir…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com