20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Cumartesi, 10 Haziran 2017 09:35

MEMETÇİK MEMET…

Yazan Faruk Haksal

MEMETÇİK MEMET…

Katar’ın niçin yanındayız?

Çünkü fabrikalarımız bir/bir kapandı, kapanıyor.

Katar’ı niçin korumak zorundayız?

Çünkü, üretmeden tüketmeyi yöntem belledik.

Katar için Ortadoğu siyasetimizi niçin riske atıyoruz?

Çünkü sıcak para musluğu kesildi mi, yandı gülüm keten helva…

Tarımı çökertmişsek, ülkenin tüm ekonomik kıymetlerini haraç/mezat satmışsak, “mecburcuyuz” dostlar, bizden sonrası tufan…

Katar, ekonomimizin kılcal damarlarına kadar girmiş, yerleşmiş.

Sanayi-banka-medya beyaz bayrağı çekmiş, teslim marşı ile göndere çekiliyor.

Geldiğimiz noktada Fenerbahçe-Galatasaray maçını bile Katar televizyonundan izleyebiliyoruz.

Ötesini siz düşünün.

Bir ülkenin ekonomisine egemen olanın o ülkenin siyasetini de belirleyeceği bilinen bir gerçektir.

İşte bu gerçek nedeni ile 5.000 Anadolu çocuğu asker giysilerini giymiş, elerinde silah Katar yollarındadır.

Ayrıca…

Bu çizgileri belli olmayan siyasetin Türkiye’ye dönük risklerinin ne olduğunu, yakın ve uzak gelecekte nelere gebe olduğunu siyasetçi katında düşünen, önemseyen ve dikkate alan bir “hazret” var mı acaba?

Evet… Biraz daha derinine bakın bu sorunun…

Zeytini, pamuğu ve benzeri ürünlerimizi yok etmeyi “iş” belleyen siyasetleri koyun masanızın üzerine.

Kendi kendisine yeten sayılı ülkelerden birisiyken, dışarıdan buğday ithal eden bir memleket haline getirilişimizin çizgisini izleyin tarafsız bir gözle…

İşte bu nedenle Katar ellerindedir “Memetçik Memet!..”

Tirenler gidiyor Memetçik dolusu.

Memetçik, Memet,

Memetçik Memet…

Dün Yemen çöllerindeydi Memet.

Bugün katar’da.

Bir gün önce Sarıkamış’taydı.

Sonra Kore’de…

Ama Çanakkale başkaydı.

Sakarya, Dumlupınar, Afyon Kacatepe bambaşka…

Savaş ve barış arasındaki ilişki işte bu çizgide kavranabilir.

Ulaşmamız gereken bilinç, işte bu aynı çizginin üzerindedir:

- Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.

İzmir’in dağlarında çiçekler açar.

Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa.

Çok yaşa!

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

Salı, 06 Haziran 2017 11:52

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ… [MÜ?..]

Yazan Faruk Haksal

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ… [MÜ?..]

“İfade özgürlüğü” sözü oldukça soyut ve yanıltıcı bir kavram.

Çünkü bu sözün içeriğinde yer alan özgürlük, bir gerçeği ifade eden ya da yazan kişinin özgürlüğü değildir.

Bu noktada esas olan, halkın gerçekleri öğrenme özgürlüğü ve sorgulama imkanıdır.

Önemli olan sözü söyleyen ya da yazan kişinin özgürlüğü değil, o sözü bilgi ve bilinç dağarcığına katma durumunda olan kişinin özgürlüğüdür…

İfade özgürlüğü yok edilerek ulaşılmak istenen amaç, halkın haber alma, öğrenme ve bilinç tazeleme hakkının gaspıdır.

Dolayısıyla ifade özgürlüğünün soyut niteliği, halkın gasp edilen bu hakkı karşısında oldukça somut bir yönetim şekli halini alır.

İfade özgürlüğü ancak, içinde ifade edildiği toplumun kültürel enlem ve boylamı “sath-ı mahallinde” değerlendirildiğinde gerçek bir anlam kazanabilir...

Örneğin, cumhuriyet değerleri ciddi tehditler altında yaşam savaşı veren, bağımsızlığı önemli risklerle çerçevelenmiş olan ve kültür emperyalizminin sistemli saldırıları karşısında iletişim çağının olanaklarına büyük ölçüde yenik düşmüş olan bir toplumda ifade özgürlüğü, ancak bu sıraladığımız koşulların bileşkesinde tarif edilebilir... Bu koşulları göz ardı eden “tarif”ler ise, soyut bir anlamsızlığı yansıtır.

İfade özgürlüğü ayrıca, bu özgürlüğü kullandığı için zindana atılan fikir emekçileri için de oldukça somut bir kavramdır.

Çünkü o kavramın hemen önünde demir parmaklıklar yer almaktadır.

Normal vatandaşın eğitim ve bilinç düzeyinin alt-kültür seviyesinde seyretmeye mahkum edilmesi ise, asıl trajedidir… Ve düşünce özgürlüğünün baskı altına alınmasının en vahim sonucudur.

Dünyanın evrensel kültür mirası ifade özgürlüğü safında sürdürülen çetin mücadelelerin sonucunda oluşmuştur.

Tarih boyunca verilen mücadelelerin çetinlik derecesi, özgürlüğün değerinin o ölçüde kavranmasına yol açan kültürel bir zenginliktir.

Bir ülke [bu anlamda] ne kadar zenginse, o ülkenin halkına bu zenginlik ne kadar yayılmışsa, o ülke [ve o halk] o üçlüde uygardır.

Açıkçası ve basit olarak mesele şudur:

- Özgürlüğün değerine ne kadar vakıfsanız, ona hangi şiddette ihtiyaç duyuyorsanız ve en önemlisi, onun için ne ölçüde mücadele ettiyseniz, o ölçüde uygarlık değerlerinin sahibisiniz…

Ama ikinci sorun, bu düşüncelerle mutabık kalmak değil, bu uğurda ve bu yönde duruş sergilemektedir.

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Pazartesi, 05 Haziran 2017 09:01

BİR ARPA BOYU YOL VE MELİ/ MALI...

Yazan Faruk Haksal

BİR ARPA BOYU YOL VE MELİ/ MALI...


Bir milletvekili nasıl olmalı?

Milletin vekili olarak parlamentoya gönderilen efendi-beylerin kişilikleri kaç okka çekmeli?

Bu sorular önemlidir. Çünkü demokrasilerin düzeyini, kalitesini ve gerçekliğini oluşturan unsurların başında milletvekillerinin birey olarak nitelikleri yer alıyor.

O zaman çalakalem sıralıyoruz:

Ø Bir milletvekili, Cumhuriyete bağlı, Cumhuriyet değerleri ile içi içe olmalı.

Ø Anayasa'nın başlangıç ilkelerinin kemireni değil; savunucusu olmalı.

Ø Laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin savaşçısı olmalı.

Ø Hukuk devleti ilkesini, laik toplum anlayışını, gerçek demokrasiyi ve sosyal devlet idealini aklının, gönlünün, ruhunun, çalışmalarının ve mücadelesinin temel eksenine yerleştirmeli.

Ø Ve bittabi… Halkçı olmalı: halkın iliğini emen küçük bir azınlığın değil; o azınlığa karşı mücadele veren halkın öncüsü olmalı…

Ø Kamu yararını her şeyin üstünde tutmalı.

Ø Ülkenin ekonomik menfaatlerini kamucu bir zihniyetle halk yararına korumalı, kollamalı…

Ø Milletvekili yemine sadık kalarak Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz bir bekçisi olmalı.

Ø Bağımsızlık, sürdürdüğü mücadelenin pusulası ve kimliğinin “karakteri” olmalı… Yani milliyetçi; yani anti-emperyalist olmalı...

Ø Aydınlık düşünceli olmalı, Aydınlanma Devrimi'nin uygar bir bireyi, taşıyıcısı, militanı ve öğretmeni olmalı.

Ø Ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırabilmek için bilimsel düşünceyi esas alan, aklın ve mantığın çizdiği yolu düstur belleyen bir yöntemi benimsemeli.

Ø Toplumların; kendi evrim çizgilerinde ileriye doğru yönelirken, sosyal ve ekonomik koşullar gerektirdiğinde radikal sıçramalar yapabileceğinin bilincinde olmalı: Yani, sözün özü, devrimci bir ruh ve akıl taşımalı...

Ø Ulusal egemenlik ilkesini istismar ederek kişisel egemenliğe dönüştürmek isteyen güç odaklarına karşı dirençli ve kişilikli bir mücadele verme yeteneği ile donatılmış… Adam gibi bir adam olmalı!

Ve tabii… En başta… Bütün bu nitelikleri rehber alarak kişileri "ayıklayıp seçme yeteneği"ne ulaşmış bir halk olmalı…

Ve bu halk, vatandaş, yurttaş ve seçmen olarak var-olmalı…

Evet; hem meli, hem de malı...

İşte ancak o zaman yıllardır sürdürdüğümüz bir arpa boyu karanlık yolun sonuna gelmiş ve onu aşmış olabiliriz.

Hepsi bu kadar!

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

Cumartesi, 03 Haziran 2017 12:59

AMASYA’DAN YOLA ÇIKMAK GEREK…

Yazan Faruk Haksal

AMASYA’DAN YOLA ÇIKMAK GEREK…

Bu satırları karalayan kişi olarak “ben”, kendimi bildim bileli Amerikan emperyalizmine karşı oldum.

1960 sonrası emperyalizm karşıtı eylemlerde bilincimi biledim; çok sayfalı kitapların arasında bilgilerimi yükseltmeye çalıştım.

Kapitalizm…

O’nun son aşaması emperyalizm…

Ve emperyalizmin çağımızdaki merkez üstü Washington boy hedefimizdi…

Şimdi de öyle.

Ancak…

Gözümüz kulağımız Zarraf duruşmalarında.

“Bizim yargının yapmadığını/yapamadığını Amerikan adaleti yapabilir mi acaba?”nın umudu içinde çalkalanıyoruz…

Türkiye’nin bel kemiğine yerleştirilmiş olan yolsuzluk ilişkileri aydınlatılabilir mi acaba?

17-25 Haziran vakıasının üzerine örtülen FETÖ tülü aralanabilir mi acaba?

 

Bu satırları karalayan kişi olarak “ben”, kendimi bildim bileli Avrupa Birliği ile girilen pek “duygusal” çıkar ilişkilerinin karşısında oldum.

Yine kapitalizm…

Yine O’nun son aşaması emperyalizm…

Ve emperyalizmin Avrupa kıtasındaki merkez üstü Brüksel boy hedefimizdi…

Şimdi de öyle.

Ancak…

Gözümüz kulağımız Avrupa Birliği gelişme raporundaki Türkiye değerlendirmelerinde… “Acep gelişme süreci konusundaki eleştirilerden bir yarar umulabilir mi?”nin umudu içinde pinekleyip duruyoruz…

Yürekler acısı bir durumdur bu…

Gelinen yeri, yola çıkışın rotasına vurduğumuzda acıklı bir noktaya yuvarlanıldığını açıklıkla görmek mümkündür.

Bu ülkeyi Amerikan adaleti ya da Avrupa Birliği’nin insan hakları, demokrasi, özgürlük vitrini kurtarmayacaktır; bu kesin.

Ama, peki ne olacaktır?

Bu çukurdan nasıl çıkılacaktır?

Gelin… O çukurun dibinden yakın tarihimize kulak verelim ve 22 Haziran 1919’un Amasya Kongresi’nin temel ilkelerine bir göz atalım:

Madde 1: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.

Madde 2: İstanbul Hükümeti yüklendiği görevi yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok saymak anlamına gelmektedir.

Madde 3: Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Madde 4: Milletin haklarını korumak amacıyla her türlü etki ve denetimden uzak milli bir kurul oluşturulmalıdır.

[Ya da günümüz şartlarında o “kurul”, gerçekten halkçı, devrimci, laik, kamucu ve milliyetçi kimliğine yeniden kavuşturulmalı, siyasal atıklarından arındırılmalıdır…]

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

Ticaret Odası üyelerini bilmesi gerekenler

“Ti­ca­ret Odası üye­le­ri Balık Ha­fı­za­lı mı” baş­lı­ğı al­tın­da yaz­dı­ğım ya­zı­dan do­la­yı. H. Erbaş sav­cı­lı­ğa şi­ka­yet­te bu­lun­muş. Ya­zı­m “Ha­ka­ret içe­rik­li” ymiş.

Ger­çek­le­ri sav­cı­lı­ğa şi­ka­yet eden si­ya­set­çi­nin, geç­mi­şin­de sorun, ge­le­ce­ğin­den kay­gı­sı var de­mek­tir.

 

“Ti­ca­ret Oda­sın­da ya­pı­lan usul­süz­lük­ler mey­da­na çı­kın­ca. Mec­lis top­lan­tı­sı­na ya­nın­da avu­ka­tı, kapı önün­de ya­la­ka­la­rı, Ti­ca­ret Odası et­ra­fın­da bir grup tipi bo­zuk­lar volta atar­ken. Ti­ca­ret Odası mec­li­sin­de teh­dit vari ko­nuş­ma­lar­la göz dağı ver­di­ği­ni o günkü mec­lis üye­le­ri iyi ha­tır­lar” mı yalan?

O za­ma­nın mec­lis üye­le­ri­nin hep­si­nin şahit olduğu olay­la­rı yaz­dım.

 

“Ti­ca­ret Odası üye­le­ri­nin dos­ya­la­rı­nı, sav­cı­lı­ğa yap­tı­ğı şi­ka­yet so­nu­cun­da mü­hür­ledip, Didim’deki es­naf­la­rı mağ­dur et­mesi” mi yalan?

“Didim Ti­ca­ret Oda­sı­nı ay­lar­ca iş gö­re­mez hale sok­ma­sı” mı yalan?

Didim de Ti­ca­ret üyesi olup da bu olayları bil­me­yen var mı?

Sav­cı­lık ka­yıt­la­rın­da hepsi mev­cut

 

H. Erbaş, Didim AK Parti İlçe Baş­ka­nı değil miy­din?

AK Par­ti­den Be­le­di­ye baş­kan adayı gös­te­ril­me­din diye, yan­daş­la­rı­nı top­la­yıp, Be­le­di­ye baş­kan adayı açık­lan­dık­tan 2 gün sonra, parti bi­na­sı önün­de zehir zem­be­lek açık­la­ma yapan H. Erbaş değil miydi?

 

“DP, DYP, den sonra AK Parti’de nasıl ay­rıl­dı­ğı­nı, diğer par­ti­ler­den is­ti­fa­ya zor­lan­dık­la­rın”da mı yalan? Si­ya­si ta­bir­le kapı önüne ko­yul­ma­dın mı?

- Si­ya­set­te öne çık­mak için eş, dost, ar­ka­daş ta­nı­maz, bozuk para gibi har­cadıkların da mı yalan?

H. Erbaş “Na­mus­lu­lar, na­mus­suz­lar kadar ce­sa­ret­li ol­ma­dık­ça, Ti­ca­ret Odası kur­tul­maz” la­fı­na ta­kıl­dıy­sa bi­le­mem.

Bun­la­rın hepsi ya­lan­sa, 30,09,2016 ta­ri­hin­de. Dosya No. 2013/102 - 2016/201 Karar No.​lu ve 2013/618 esas sa­yı­lı dos­ya­da, H. Erbaş ve di­ğer­le­ri için Söke 2. Ağır Ceza Mah­ke­me­si şu ka­ra­rı ver­miş. “2008-2012 yıl­la­rı ara­sın­da usul­süz bağış alma ey­lem­le­ri ne­de­niy­le üzer­le­ri­ne atılı GÖREVİ KÖ­TÜ­YE KUL­LAN­MAK su­çun­dan. 7 ay 15 gün hapis ce­za­sı” da mı yalan?

Bu mahkeme kararı doğru mu? Yalan mı? H. Erbaş

 

ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE NAZIM HİKMET…

VE FATURA!

Mussoloni'nin Roma'sından Afrika'nın Gala'sında yaşayan eşine mektup yazan "deli-kanlı"ya Bursa Cezaevi'ndeki koğuşundan Nazım Hikmet şu dizeleri söyletiyordu:

Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU!

Tek başına

yapayalnız

karanlıklara

bırakılmış bir çocuk gibi

bağıra bağıra

kendi sesiyle uyanarak,

korkuyla tutuşup

korkuyla yanarak

durup dinlenmeden konuşuyor.

Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU

çok korktuğu için

çok konuşuyor!.

Mussolini, meydanlara tıka/basa doldurulan insanlara konuşuyor ve korkusunu sarayında yalnız/başına yaşıyordu.

Çok konuşuyordu ve çok korkuyordu!..

Günler geçti; ayları tamamladı.

O aylar birikti, yılları tamamladı.

İtalya halkı Mussolini'yi tarih sahnesinden süpürdü/ attı.

Yola çıkarken Mussolini'nin bavulunda “Faşizm'in Faydaları” isimli küçük notlardan ibaret küçücük bir kitapçık vardı.

İtalyan halkı demokrasiye inançla bağlıdır; bilinçle bağlıdır; sıkı sıkıya bağlıdır.

Çünkü faşizmi yaşamış ve o karanlık lekeyi bileğinin hakkı ile silmiş, ülkesinden dışarıya silkeleyip, atmıştır.

Onun için çok iyi bilmektedir gerçek demokrasinin değerini ve anlamını.

İşte bu yüzden artık hiç kimse İtalyan halkına “demokrasi"nin palavrasını yutturamaz.

Çünkü İtalyan halkı, o palavranın gerisine saklanan karanlığı görmüş ve bizzat yaşamıştır.

En acı şekilde ve en gerçek hali ile yaşamıştır.

Fransa, 1789'a gelirken demokrasi için oluk oluk kan dökmüş ve sonuç olarak, bütün Dünya halklarına Fransız Devrimi'nin içeriğinde yer alan gerçek demokrasiyi armağan etmiştir.

Fransız halkı aynı zamanda, Hitler faşizmine karşı en çetin mücadeleyi veren millettir.

Çünkü o halk, palavra demokrasinin ardına gizlenen karanlığı görmüş, onu bizzat yaşamış ve o karanlıktan kurtulmanın yolunu bilinci ile bulmuş; teri ve kanı ile ödemiştir…

Demokrasi, pahalı ve değerli bir rejimdir; insanlığın ulaştığı en üst değerlerden bir tanesidir.

Ama faturası da o nispette ağırdır...

O faturanın altında yazan tutarı ödemeden özlemini duydunuz özgürlük ortamına kavuşamazsınız.

Her nasılsa o özgürlüğün bir tutamına ulaşmışsanız olsanız da, onu uzun süre elinizde tutamazsınız. Bedelini ödemediğiniz şeylerin gerçek değerini bilemezsiniz.

Çekip alırlar elinizden onu; kolayca başınızı eğer, rıza gösterirsiniz…

Mesele işte bu kadar basit ve gerçektir…

Uygarlığın trenine bilet parasını ödemeden binemezsiniz…

Bu gerçeği bizlere bir kez daha hatırlatan Nazım Hikmet babamızı ölüm yıldönümünde işte bu bilinçle anıyoruz…

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Salı, 30 Mayıs 2017 09:33

ÇÜRÜK YUMURTA VE DEMOKRASİ…

Yazan Faruk Haksal

ÇÜRÜK YUMURTA VE DEMOKRASİ…

Bir ülkedeki demokrasinin düzeyi ve seviyesi toplumsal muhalefete tanınan özgülükle doğru orantılıdır.

“Ne ka ekmek, o ka köfte…”

Evet, tıpkı bunun gibi:

- Ne kadar özgürlük, o kadar demokrasi…

Muhalefetin eleştiri hakkı, demokrasinin mihenk taşıdır.

Koltuk sahipleri eleştiri hakkını şu ya da bu yöntemle boğmaya kalktı mı, o ülkede demokrasi ölümcül bir hastalığa yakalanmış demektir.

Demokrasi, eleştiri hakkı ve basın özgürlüğü, halkın farkındalığını artıran en önemli kültürel faktörlerdir.

Yönetim erkini ellerinde bulunduranlar; ne zaman ki basın üzerinde baskı oluşturmaya çalışırlar, o taşın altında mutlaka [saklanmaya çalışılan] çürük yumurtalar vardır.

Çünkü koltuk sahibi için amaç, yumurtaların çürük olduğunun farkına varılmamasıdır.

Pis kokusunun hissedilmemesidir.

Halkın bilincindeki farkındalık katsayısının körelmesi, kütleşmesidir.

Oysa basının işlev ve sorumluluğu, işte bu çürük yumurtaları bulup, ortaya çikartmak ve arındırılarak temizlenmesine ön/ayak olmaktır.

Politikacı ise, [kişisel çıkarı gereği] üzerinde kuluçkaya yattığı çürük yumurtaların gündeme getirilmesinden hoşlanmaz.

Hoşlanmaz da ne yapar?

Bu noktada yapılanlar her politikacının yoğurt yiyişine göre türlü çeşitli farklılıklar gösterir.

Kimisi, savcıları harekete geçirmeye çalışır. Gazeteciler tutuklanır, zindanlara atılır, susturulmaya çalışılır.

Kimisi, gazetecinin görev yaptığı gazetenin patronuna açar telefonunu kılçık atar, kündeye getirir, çil çil sayar vaatlerini ve belki de tuş eder… Böylece çürük yumurtalar bir süre için buzdolabına konmuş olur.

Kimisi, görevini yapan gazeteciye sancaktan yanaşır, onu sorumlu bir kimlikten, yalaka bir düzleme doğru çekmeye çalışır. Başarılı olursa, yalakalık merdiven altı bir meslek halini alır…

Peki, daha sonra neler olur?

Çürük yumurtaları halkın gözünden kaçırmaya çalışan politikacılarımızın tüm gayretleri, yâdsı namazından da önce açığa çıkar…

Biz söylemiyoruz bunu: Tarih söylüyor.

Gidin bakın isterseniz, göreceksiniz:

- Hangi çürük yumurta, egemenliğini ilelebet sürdürebilmiştir ki?..

Çünkü, çürük yumurtanın üstünü istediğiniz kadar örtün, kokuyu yok edemezsiniz.

O koku, bir yerlerden [mutlaka] ama, mutlaka sızar, dere tepe gider ve halkın burnuna ulaşır.

İşte o zaman…

Ülke daha demokratik olma yolunda bir basamak daha yukarı çıkar.

Daha bağımsız olma, daha uygar olma, daha çağdaş olma yolunda birbiri üstüne adımlar atar…

İşte asıl mesele, bizim bir vatandaş olarak, bu yürüyüşün neresinde olduğumuzdur.

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

 

Cumartesi, 27 Mayıs 2017 09:04

27 MAYIS… Yıl 1960…

Yazan Faruk Haksal

27 MAYIS…

Yıl 1960…

18 yaşında bir delikanlısınız.

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk denen "ide" ile göğüs göğüse gelip, şaşkın bir “durum vaziyetinde” onu sindirmeye çalışıyorsunuz.

18 yaşındaki delikanlı, hukukun sadece bir alacaklı-borçlu ya da alelade bir tahliye veya boşanma davası düzleminden ibaret olmadığını... Dünyada  “sosyal hukuk devleti” denen bir ülkü olduğunu öğreniyordu…

Üniversiteler tarafından hazırlanan ve 27 Mayıs Devrim’nin oluşturduğu Kurucu Meclis tarafından kabul edildikten sonra 1961 yılında halk oylamasına sunulan yeni Anayasa, Atatürk devrimlerini yeniden gerçek temeline oturtuyor; halkçılığı, sosyal devlet ilkesini, hukuk devleti idealini ve kişisel hak ve özgürlüklerin özüne –asla- dokunulamayacağını Anayasa’nın vazgeçilmez temel ilkeleri haline getiriyordu…

İdarenin, yani Devlet’in ve yani yönetenlerin, her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine tabi kılınıyordu.

Demokrasinin imkânları ile iş başına geldikten sonra demokrasiyi rafa kaldıran ve ileri yıllarda ülkeyi Ortaçağ karanlığına doğru sürükleyecek olan kadroların tohumlarını eken bir zihniyeti tasfiye ediyordu…

27 Mayıs Devrimi’ni yapan subaylar, görevlerini tamamladıklarını düşünerek kışlalarına çekiliyor ve iktidarı, halkın seçtiği kişilere bırakıyorlardı.

Bugünün savaşı; silahla, roketle, bomba ile yapılmıyor

Önce türkülerinize, şarkılarınıza egemen oluyorlar.

Sonra, dilinizi kemirip, yozlaştırıyorlar.

Sonra, sizi tarihinize yabancılaştırıp, kültürel mirasınızla aranızdaki bağı koparıp, sizi halkınızla, ulusunuzla yabancılaştırıyorlar.

İşte bugün sürdürülen psikolojik savaşın hedefi, Türkiye halkı ile 27 Mayıs’ın temelinde yatan değerler arasına bir duvar örmekten ibarettir…

27 Mayıs hareketi basit ve sıradan bir “askeri cunta” değildir. Şekilden sıyrılıp, öze bakmamız ve Almanya’da faşizmin seçim yolu ile ülkeyi ele geçirdiğini hatırlamamız gerekir.

27 Mayıs 1960 Devrimi’nin dayandığı ideolojik temeli kavrayamazsak… Ülkemiz üzerinde oynanan büyük oyunun bir oyuncağı haline gelmiş oluruz...

Bu ideolojik temel, bilime, tekniğe, Atatürk ilke ve devrimlerine yürekten bağlıydı.

Türkiye, anti-demokratik bir çizgiden ve bir kardeş kavgasının eşiğinden geri dönüyordu… Ve gericiliğin saldırılarından ve yabancı çıkarlarının güdümünden [bir süre de olsa] kurtulmuş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti, devrimci rotasına yeniden otururken, o rotanın içine, “Laik ve Demokratik Sosyal Hukuk Devleti” esası kazınmış oldu.

Bugün sürdürülen tüm çabalara rağmen, bu esas tümü ile aşılıp, yok edilemiyor. Cumhuriyetin, gerçek demokrasinin, bağımsızlık ülküsünün ve sosyal hukuk devletinin mevzileri teslim alınamıyor.

Çabalanıp duruluyor; çabalanıp duruluyor ama…

Hepsi o kadar!

www.haksal.av.tr

 

AKTİF KA­TI­LIM­CI­LIK YOKSA, DE­MOK­RASİ DE YOK­TUR

Bir ülke hal­kı­nın de­mok­ra­si­den ne an­la­dı­ğı so­ru­su­na ver­di­ği yanıt, o hal­kın kül­tür dü­ze­yi­nin en önem­li kri­te­ri­ni oluş­tu­ru­yor.

Be­lir­li ara­lık­lar­la seçim ya­pıl­ma­sı ve kol­tuk­tan Ayşe’nin in­di­ri­lip ye­ri­ne Ahmet’in otur­tu­la­bil­me im­kâ­nı o ül­ke­de de­mok­ra­si­nin tüm un­sur­la­rı ile var ol­du­ğu­nu gös­ter­mez.

De­mok­ra­si; tüm hal­kın, gerek bir va­tan­daş ola­rak ve ge­rek­se ka­tıl­dı­ğı ör­güt­ler ara­cı­lı­ğı ile yö­ne­ti­me ortak ol­ma­sı­na [doğ­ru­dan ka­tıl­ma­sı­na] ola­nak ta­nı­yan si­ya­sal [ve sos­yal] re­ji­min adı­dır.

Halk, de­mok­ra­si­nin vit­ri­ni­ni süs­le­yen sanal bir kav­ram de­ğil­dir.

Halk, bi­rey­sel ya da ör­güt­sel ola­rak, ül­ke­nin karar me­ka­niz­ma­la­rı için­de bil­fi­il yer al­mı­yor­sa; kendi ki­şi­sel çı­ka­rı­nı, sı­nıf­sal çı­kar­la­rı­nı ve top­lum­sal ter­cih­le­ri­ni bu me­ka­niz­ma­la­rın için­de öz­gür­ce ses­len­di­rip, sa­vu­na­mı­yor­sa, o ül­ke­de ger­çek an­lam­da de­mok­ra­si­nin var­lı­ğın­dan –asla- söz edi­le­mez.

En kü­çü­cük bel­de­den en büyük top­lum­sal ya­pı­lan­ma­ya kadar her ünite için­de halk, kendi ya­şa­mı­nı et­ki­le­yecek olan si­ya­sal, eko­no­mik ya da sos­yal ter­cih­le­rin için­de oy sa­hi­bi ve söz sa­hi­bi ola­rak, duruş ser­gi­le­me hak­kı­nı elin­de bu­lun­dur­ma­sı ge­re­kir.

Ör­ne­ğin di­ye­lim ki, bir bel­de­ye ya da yö­re­ye arıt­ma te­si­si inşa edi­lecek…

Halk, en geniş ka­tı­lı­mı ile bu ka­ra­rın oluş­ma sü­re­ci için­de yer alan aşa­ma­lar­da yer almak du­ru­mun­da­dır.

Arıt­ma te­si­si ne­re­ye ku­rul­ma­lı­dır?

Ka­pa­si­te­si ne ol­ma­lı­dır?

Ya da bu ko­nu­da başka türlü al­ter­na­tif­ler söz ko­nu­su mudur?

Halk, bu tar­tış­ma­la­rın [mut­la­ka] için­de ol­ma­lı­dır!

Ve­ri­lecek ka­rar­la­rın vit­ri­nin­de değil, mer­ke­zin­de ol­ma­lı­dır!

Ol­mu­yor­sa, o yö­re­de ger­çek an­lam­da de­mok­ra­si iş­le­mi­yor de­mek­tir.

Ola­mı­yor­sa, belde halkı kendi ken­di­si­ni yö­net­me be­ce­ri­sin­den yok­sun de­mek­tir!

Kendi ken­di­si­ni yö­net­me hak ve yet­ki­si­ni, kendi dı­şın­da­ki güç­le­re, ki­şi­le­re, ör­güt­le­re “ciro” etmiş… Ken­din­den geç­miş, de­mek­tir!

Ken­din­den geç­miş bir hal­kın, be­lir­li ara­lık­lar­la san­dı­ğa gidip, Meh­met’e ya da Fatma’ya için kul­lan­ma­sı, hiç­bir anlam, hiç­bir değer ve hiç­bir yarar ifade etmez; ede­mez!..

Hal­kın me­se­le­le­re sahip çık­ma­sı­nın önün­de­ki en­gel­le­rin en önem­li­le­rin­den bi­ri­si ise, biz­zat de­mok­ra­si­nin için­de yer alan bir yön­tem, bir kur­naz­lık ya da bir fet­baz­lık ör­ne­ği olan “de­ma­go­ji” üs­lu­bu­dur…

He­ye­can­lı, gös­te­riş­li ha­ma­si de­yiş­ler, pan­kart­lar, mi­ting­ler, gös­te­ri­ler… Ve ipe sapa gel­me­yen va­at­ler, pi­rinç-kö­mür-pa­ta­tes sa­da­ka­la­rı ile dev­şi­ri­le­rek ipo­tek al­tı­na alı­nan ira­de­ler­dir.

Bütün bun­lar va­tan­da­şın de­mok­ra­si­nin ola­nak­la­rı için­de ken­di­si­ni ser­best­çe ge­liş­ti­re­bil­me­si­ni en­gel­le­yen sı­nır­la­ma­lar ve tu­zak­lar­dır…

İşte bütün me­se­le, bütün bun­la­rı aşa­bi­lecek bi­linç, ce­sa­ret, emek sa­hi­bi olmak ve bu ni­te­lik­te­ki bir ya­pı­lan­ma­yı ör­güt­le­yip, ya­ya­bil­mek­tir.

De­mok­ra­si bay­ra­ğı ile yola çı­ka­rak, ül­ke­nin te­mel­le­ri­ni di­na­mit­le­me­ye kal­kı­şan­la­rı iyi bel­le­yip, oyun­la­rı­nı ter­si­ne çe­vi­re­bil­mek­tir.

 

www.​hak­sal.​av.​tr

@fa­ruk­hak­sa­l­42

 

www.​so­ru­yu­sor­mak.​com

Perşembe, 25 Mayıs 2017 09:01

“BİZİM MAHALLE”NİN KADERİ…

Yazan Faruk Haksal

“BİZİM MAHALLE”NİN KADERİ…


Aslında hepimiz, aynı mahallede oturup, aynı sokağa bakıyoruz. Ancak [ve fakat…], kendi pencerelerimizden…

Bizleri farklı kılan, farklı düşüncelere götüren, sokağa baktığımız pencerede mevcut olan açı mı?.. Belki.

Kimi bodrumunda oturuyor binanın... Kimi, balkonlu ferah bir katında; kimi ise, arka mahallerin arasına sıkışmış bir gece-gündüz-konduda...

Ve de doğal olarak, bu yukarı mahallede oturan yurttaş, evinin sokağına baktığında çukur görecek, çamur görecek… Ve yine tabiidir ki, bu yurttaşımız, ovaya yayılmış bir evin balkonunda afiyetle rakısını yudumlayan bir diğer yurttaş ile [çoğu zaman] aynı düşünceleri paylaşmayacak.

İşte mesele burada, bu noktada.

Demokrasi, yurttaşların kendilerine özgü pencerelerinden bakarak, şöyle ya da böyle düşünebilme imkan ve özgürlüğüdür.

Milletçe kabul edilen “koordinatlar arasında” özgürce konuşan, tepki gösteren, tartışan, irdeleyen, sorgulayan aydınlık insanların “layık olduğu” bir sistemdir demokrasi.

Evet, her millet, eninde sonunda, layık olduğu idare biçimine kavuşurmuş.

Türkiye Cumhuriyeti de, verdiği “Bağımsızlık Savaşı” sonucunda, laik ve demokratik bir sosyal hukuk devletini kurmuş ve ona kavuşmuştur.

Ve bu genç Cumhuriyeti kuranlar “ortak ülkü”lerini şu biçimde belirlemiş ve bu ilkelere iman etmişlerdir:

Temel ilke; ülkenin bütünlüğü, milli çıkarların önceliği ve tam bağımsızlıktır...

Türkiye’nin hukuku... Yani toplumumuzun koordinatları, yani milli mutabakatımız bu ilkelerle kuşatılmıştır, bu ilkelerle sınırlanmıştır.

Türkiye tam bağımsız olacaktır.

Türkiye Devletçi olacaktır.

Türkiye, Demokrat olacaktır.

Türkiye halkçı olacaktır.

Türkiye laik olacaktır.

Türkiye devrimci olacaktır.

ALTI OK sadece bir siyasi partinin programı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş ilkeleridir.

Türkiye’nin demokrasisi, bu ALTI OK’un ülkenin geleceği ve ulusal çıkarları doğrultusunda hayata geçirilecek tüm düşüncelerin varlık sebebi, kaynağı ve teminatıdır.

Bireysel anlamda ise, Türkiye demokrasi, Türkiye insanının, düşünsel, duygusal, kültürel ve ekonomik alanlarda gelişmesinin en geniş kaynak ve dayanağını oluşturmaktadır.

İşte Türkiye’nin hukuku, toplumsal uzlaşma ile oluşan bu koordinatların yazılı şekle getirilmesi ve hukuk tekniği ile işlenerek, normlaştırılmasından ibarettir.

Ayrıca… Silahla sağlanan siyasi bağımsızlığın, ekonomik alanda da gerçekleştirilebilmesi için, milli sanayi, milli tarım ve milli nitelikteki ticaretimizin, “Pazar Ekonomisi” vitrinin ardına gizlenerek mevzilenmiş bulunan dünün üniformalı… Bugünün ise, bond çantalı emperyalizme karşı korunması, kollanması gerektir, şarttır ve elzemdir!..

İşte Türkiye’nin hukuku, bu türden nitelikleri de içeriğinde barındırmak zorundadır.

Türkiye’nin hukukunun özü ve sözü budur! Eski deyimle, “lafzı ve ruhu” budur…

Türk demokrasi, işte bu nitelikteki bir hukukun ürünü…  Ve aynı zamanda da, bu nitelikteki hukukun bir neticesi olabilir.

Bir de ortak bir dil [yani kültür] gerektirir demokrasi…

Vitrine çıkarılmış "Made in USA" damgalı, çok “renkli” Te-Ve dili, bizim mahallenin gerçeğini sarmalaması mümkün değildir.

Ya da,  ne sağcı/ne solcu, fast-food’çu YÖK bakiyesi gençlerimizin… Ve Avrupa Birliği “müktesebatı”na teslim olmuş medya kültürümüzün… Maganda-magazin edebiyatı ile bu iş yürümez!

Unutturulmaya çalışılan tarih bilincimize, milli değer ve kimliğimize ve kendi kültürümüzün renk ve lezzetini evrensel kültür mirasına katmadıkça ve en geniş anlamda birleşmedikçe…

Örgütlenip, çoğalmadıkça…

“Bizim Mahalle”nin kaderini düzlüğe çıkartmak mümkün değildir.

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com