20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Pazartesi, 06 Mart 2017 08:00

DURUM, “MEVZİ SAĞNAK YAĞIŞLI…”

Yazan Faruk Haksal

DURUM, “MEVZİ SAĞNAK YAĞIŞLI…”


Türkiye’nin Suriye topraklarına girme gerekçesi, “yurt savunması”dır.

Bunca şehit bunun için verilmiş, binlerce yiğit bu nedenle gazi olmuştur.

Sınırlarımızın güvenliğini sağlamak yurt savunması hedefinin içeriğidir.

İyi, güzel, kabulümüzdür…

Peki, biz… Şimdi ABD’nin yeni “şaşkın” başkanının kararını niçin bekliyoruz?

Bu her hali ile tuhaf bir kişi olan bu yeni lidere verilecek raporu niçin böyle merak ediyoruz?

Vatan savunması dediğimiz “savaş”ın stratejisini ABD mi belirleyecek?

Bizim MİT’in, Genelkurmay’ın, Hükümet’in…

[Hepsini geçtik] pek sayın fiili “tek-adam”ımızın bu konuda bir planı, bir stratejisi yok mudur?

Eski plan daha güneye inmemekti.

Şimdi?..

Okyanus ötesinden sinyal bekleniyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri inecek mi?- Duracak mı? – Dönecek mi?..

Kim karar verecek buna?.

Bu çok önemli konuda kararı verecek olan makamın ismi bir vakitler “Üst-Akıl”dı…

Neler söylemedik hakkında; attık – tuttuk…

Şimdi?..

Karar bir türlü çıkarsa, ABD üst-akıllığını sürdürecek…

Öbür türlü çıkarsa, üst-akıl alta düşecek, stratejik ortak koltuğuna kurulup, oturacak…

Yazı çıkarsa üst-akıl…

Tura çıkarsa, stratejik ortak… Kah gidi kah kah!..

Öte yanda… ABD askeri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin muhtemel hedefinin önüne askeri yığınak yapmış durumda…

Peki, biz ne durumdayız?

ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kurşun atan PYD’ye silah yardımı yapıyor, lojistik katkı sağlıyor…

Peki, biz bu satranç oyunun neresindeyiz?

Dün kol/kola girip, bugün boğaz/boğaza geldiğimiz üst ve yan komşularımızla ne hallerdeyiz?

İran’la itiş kakış.

Rusya ile “mevzii sağanak yağışlı”…

Ve en önemlisi, biz bu ortamda sadık “dost”[!]umuz Barzani’nin bayrağının Irak Anayasası’nda var olup olmadığını tartışıyoruz…

Dış politika bir ülkenin en önemli siyasi eksenidir.

Gerçek vatan savunması; gerçeklere dayanan, irdelenmiş/sorgulanmış/reel dünya analizlerinden oluşturulmuş barış amaçlı bir strateji ile hayata geçirilebilir.

Onun bunun itip/kakması ile değil…

Onun bunun kararı, raporu, çıkarı doğrultusunda değil…

Çünkü mesele vatanın gerçekten savunulmasıdır.

İnsanlarımızın kanı, çocuklarımızın geleceği işte bu savunmanın niteliğine, gücüne ve hedefine bağlıdır.

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Cumartesi, 04 Mart 2017 09:46

5. KOL… BARIŞ VE DEMOKRASİ

Yazan Faruk Haksal

5. KOL… BARIŞ VE DEMOKRASİ


Siyasi mücadele, ortak vatanın selameti için sürdürülen demokratik bir yarıştır.

Yarışın silahları düşüncedir.

Yaratıcı projelerdir.

Alternatif stratejiler, kamu yararına önerilerdir…

Savaş ise, vatanınıza kast etmiş “düşman” ile boğaz boğaza gelip, omuz omuza dövüşmektir.

Mustafa Kemal Atatürk ne diyor:

- Lakin millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa, savaş cinayettir.

Doğru.

Ama ülke gerçekten tehlikedeyse; bölünme ve yok edilme riski ile karşı karşıya ise, savaş kaçınılmazdır.

İşte tam da bu ortamda özellikle “barış” propagandası yapmak, düşman güçlerinin önemli bir karşı silahıdır…

Bu nokta çok önemlidir.

Bu koşullarda düşmanın elindeki barış pankartı, gerçekte ülkenin savunulmasını çökertmek için [stratejik olarak üretilmiş] bir savaş aygıtı; yani silahtır!..

Her kavramı vitrine yerleştirildiği şekli ile değil, içeriği ile kavramak zorundayız.

Gizlediği anlamları deşifre etmek durumundayız…

Bugünün harbi, hem savaş meydanlarında ve hem de propaganda ortamlarında sürdürülmektedir.

Teknik anlamda “5. Kol” adı verilen, düşmanın yer-altı savaş stratejisinin en önemli araçları, demokrasinin olanakları, eğitim kurumları ve medyadır.

Düşman yer altı ortamında aşağıdaki unsurlarla yapılanır:

1. Özel olarak yetiştirilmişler: Bunlar beşinci kol teşkilatının en değerli çalışanlarıdır. Ekibin beynini oluştururlar.

2. Bilim zümresi, sanatçılar, film yıldızları: Bu kişiler daimi görevli olmayan daha çok tek ya da birkaç görev için ülkeye sokulan şahıslardır.

3. Yerli unsurlar: Bunlar çoğunlukla ayrı bir ideolojiyi benimsemiş devlet otoritesine aykırı hareket edenler ya da devletin yaptıklarından hoşlanmayanlardır.

4. Çıkarcı kesim: Bu kişiler çıkarları için parayla satın alınır ve her türlü işte kullanılabilirler.

5. Safça alet olanlar.

Şöyle bir çevrenize dikkatlice bakın… Analiz edin.

PKK’nın 5. Kol faaliyetlerini irdeleyin, yeniden sorgulayın.

Ne görüyorsunuz?..

Kuzu postuna bürünmüş birkaç farklı tabelaya sahip siyasi parti ve “bazı” demokratik kitle örgütleri mi?..

İşte melese…

Bu kuruluşların ellerindeki en önemli silahları nelerdir?

§ Barış propagandası

§ Demokrasinin olanakları…

Eğer mesele gerçekten vatan savunması ise, uyanık olmak ve kuzu postlarını sıyırıp, gerçekleri görmek [ve göstermek] zorundayız.

Bunun aksi, gaflet ve delalettir…

Ve faturası oldukça ağırdır!

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Cuma, 03 Mart 2017 08:41

TÜRKİYE 1949’DA ÜYE OLMUŞ…

Yazan Faruk Haksal

TÜRKİYE 1949’DA ÜYE OLMUŞ…

- Eyyyy Avrupa Konseyi haddini bil!

Sana ne bu ülkenin nasıl yönetileceğinden…

Parlamento ve yargı organlarının Cumhurbaşkanı’nın yapıp ettiklerini denetleme imkanı ortadan kaldırılmış[mış!]… Sen de kim oluyorsun?

- Sen kimsin Avrupa Konseyi?..

Bakanlar görevlerine tayinle gelip, azille gideceklermiş…

Ülke yasalar yerine tek-adamın dudağının arasından çıkacak kararnamelerle yönetilecekmiş…

Ülkede zaten gücü azaltılmış olan yargı, yeni başkanlık sistemi ile bağımsızlığını tamamen yitirecekmiş…

Siyasi özgürlükler yoğun bir biçimde sınırlandırılmış[mış!]…

Mış/mış… Mış/mış da, mış/mış…

Türkiye 1949’dan beri bu “Konsey”e üye…

 

Avrupa Konseyi Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak amacıyla 1949'da kurulmuş hükümetler-arası bir kuruluş…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak çalışıyor. Ve Türkiye bu mahkeme önünde defalarca ve sürekli olarak haksız düşüyor ve milyonlarca tazminata mahkûm ediliyor.

Mahkûmiyetlerin konusu, İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı uygulamalar…

İnsan hakları kavramı, genel olarak, kişilerin insan olmaları nedeniyle insanlık onuruna uygun olarak sahip oldukları hakların bütünü olarak tarif ediliyor.

Bu haklar tüm insanları ilgilendirdiğinden, bu hakların uluslararası alanda koruma altına alınmaları gerekiyor… Ve işte ülkemiz, özellikle son 10 yılda koruma altına alınan bu hakları ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nde en çok mahkûm olan ülkeler arasında yer alıyor…

Konsey'in çalışma alanları insan hakları, medya, hukukî işbirliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır-ötesi işbirliği çevre ve bölgesel plânlamadır. Türkiye, Avrupa Konseyi kurulduktan sonra konseye ilk giren üyeler arasında olduğu için "kurucu üye" statüsünü kazanmış durumda…

Ama tabii yıl 1949…

Türkiye laik ve sosyal bir hukuk devleti o zamanlar, geçiyoruz.

Bitirirken bir küçük not daha: Avrupa Konseyi'ne Belarus, Kazakistan ve Vatikan hariç tüm Avrupa ülkeleri üye…

Kah gidi kah kah!.. Gidi gidi kah…

Acı…

Çok acı, çok çok acı…

 

 

 

BAY DEVLET’TEN BİR [U] DÖNÜŞÜ DAHA…

 

MHP’nin tabanı Bay Devlet’in düşündüğü gibi mi gerçekten?

Sürdürülen siyasetin [U] dönüşlerini göremeyecek, kavrayamayacak durumda mı?

Hiç sanmıyoruz.

Başkanlığa hayır derken üç gün sonra “evet” yemini eden zihniyeti okuyamayacak mı?

Barzani’nin bayrağı meselesinde AKP zihniyetine söylemediğini bırakmazken, aynı zihniyetle kol kola girme kıvraklığını göremeyecek mi?

MHP tabanının okuma yazma bilmediğinden ve görme yeteneğini kaybetmiş bir engelli olduğundan kalkarak siyaset üretmenin borusu ne güne kadar ötebilecektir ki?..

Şu sözlere bakınız:

- Ne oldu da Barzani Türkiye’de, hem de şu nazik ve hassas dönemde ağırlandı? Hangi bölgesel ve küresel politikanın yörüngesine girildi? Eğer Barzani, bize tercih ediliyorsa; ki bu da bir tercihtir, asıl bunu iyi niyetle yorumlayamam, samimiyetle okuyamam.

Evet ülke nazik bir dönemden geçmektedir; tespit doğru…

Bu nazik dönemin bir unsuru da, [Bay Bahçeli’ye göre] MHP tabanının tek-adam rejimine “evet” dedirtme stratejisidir.

Bu stratejinin en önemli öğelerinden birisi ise, bayraktır…

Demek ki, bayrak hassasiyeti gösterilecektir.

- Hangi bölgesel ve küresel politikanın yörüngesine girildi, diye sorulacak…

Ve sanki milli bir duruş gösterilecektir.

Ama sonra…

Sonra görev hatırlanacak ve şöyle denecektir:

- Biz 16 Nisan’da evet diyeceğiz. Yemin ettik, dönmeyeceğiz. Döndürmeye çalışanlara bakmayacağız.

Niçin yemin ettiniz Bay Bahçeli?..

Mesele yargının ve Meclis’in tek elde toplanıp, bu ülkenin sorgusuz sualsiz yönetilmesine evet ya da hayır denmesinden ibarettir.

Bu seçimde düşünce vardır; bilgi, bilinç, demokrasi, özgürlük ve [gerçek] vatan sevgisi vardır.

Yemin ne için edilir?

Verdiğiniz bir taahhüdü yerine getirmenize gaz vermek için…

İnandıramadığınız kişileri inandırabilmek için…

Siz ne için ve kimlere ne yeminler ettiniz Sayın Bahçeli?..

MHP seçmeni bunu anlayamayacak mı?

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

BİZ “KENDİMİZ” İÇİN İSTİYORUZ…


İnsanlık tarihi, özgürlük mücadeleleri ile yüklüdür.

Bu yük, geçmişin kültürel mirasının en kıymetli hazinesidir.

Bizler işte bu değerli birikimin mirasçılarıyız.

Ülkemizde Cumhuriyet devrimleri ile başlatılan bu mücadelenin “askerleri” değil, “kurmayları” olmak zorundayız.

Çünkü sahip olduğumuz mirasın zenginliği bize güç katmakta ve aynı zamanda da önemli bir sorumluluk yüklemektedir.

İşte… –En azından- 16 Nisan’a kadar durup-dinlenmeden çalışmak bu sorumluluğun bir gereğidir.

“Yan gelip yatmadan,” tribünde pinekleyip geviş getirmeden sahaya inmek ve koşturmak… Durup dinlenmeden koşturmak, konuşmak, anlatmaktır acil görev.

Bizim öfkelenecek bir nedenimiz yok…

Sakiniz.

Çünkü söyleyecek sözümüz var.

Anlatacak 18 adet madde var.

İçerik var, gerçek var…

Kavga, küfür, hakaret, iftira, yakıştırma, hile ve hurda yok…

O 18 maddenin içeriği doğru olarak anlatıldığında gerçeği göremeyecek bir tek Allahın kulu olacağına ihtimal veremiyoruz.

Sakin sakin, anlaşılır biçimde; bilerek, hazmederek, inanarak, inandırarak anlatmak!..

Bizim öfkelenecek bir nedenimiz yok.

Burun deliklerimizi öfkeden titretecek bir korkumuz yok…

Özgürlüklerimiz kısıtlanmasın istiyoruz.

Adalet yerini bulsun, hâkimler ve savcılar birer basit memur haline dönüştürülmesin istiyoruz.

Muasır medeniyetler seviyesi”ne ulaşmak ve o seviyede yaşamak istiyoruz.

Cumhurbaşkanımız;

- Anayasa değişikliklerini ben kendim için istemiyorum, diyor…

Doğru/yanlış… Ama, konu bu değil.

Oysa bizler, o değişikliklere hayır denmesini kendimiz için istiyoruz.

Mesele burada.

Çünkü biz özgürlüğü ulusumuz için istiyoruz, çocuklarımız için istiyoruz.

Özgürlük istiyoruz!

Uygar dünyanın kültürel bir ortağı olarak, çağdaşlık, demokrasi, hukuk devleti… Yani adalet.

Ve refah istiyoruz!

Çalınıp çırpılmayan bir vatan ve zenginlikleri ona buna peşkeş çekilmeyen bağımsız bir ülke istiyoruz.

Hepsi kendimiz için bu isteklerin…

Bizim takiyelerle işimiz yok!

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Pazartesi, 27 Şubat 2017 12:36

NEHRİN KAYNAĞINA DOĞRU YÜZMEK…

Yazan Faruk Haksal

NEHRİN KAYNAĞINA DOĞRU YÜZMEK…

Cumhurbaşkanı her Allahın günü CHP’yi didikliyor… Dönüyor dolaşıyor yine CHP’ye giydiriyor; yerin dibine sokuyor.

Anayasa değişikliğine “hayır” diyen tüm siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri ise AKP’ye tek söz etmiyorlar…

Acaba niçin?

Çünkü Cumhurbaşkanı 16 Nisan’ı seçim atmosferine sokmaya çalışıyor.

Referandum’un bir seçim oylaması olmadığını bilmiyor mu?.. Biliyor tabii.

Peki, niçin böyle yapıyor?

Yanıtı herkes kolaylıkla verebilir:

- Son seçimde AKP’ye oy verenleri peşine takmak için…

Doğru/dürüst bir yöntem midir bu?

Hayır, asla…

Gerçekte bu yöntem bile halkı kandırmanın bir diğer somut örneğidir.

Referandum’da AKP seçilmeyecek.

CHP seçilmeyecek.

MHP seçilmeyecek…

Tayyip Erdoğan yine cumhurbaşkanı.

AKP yine iktidar partisi…

Ancak… Gerçek böyle olduğu halde –sanki- seçim varmış gibi bir atmosfer yaratarak tansiyonu tırmandırmak dürüstlük değildir.

Siz siyasette dürüstlüğün aranmayacağını söyleyecekseniz, yanılıyorsunuz…

Dürüstlüğü buzdolabına koyarak iktidara gelen bir partinin, ülkeyi doğru ve dürüst; adil ve eşitlikçi bir yöntemle yönetebileceğini söyleyebilir misiniz?

Anayasa değişikliğinin gerçek içeriğinden söz etmeden bu değişikliğe evet, denmesini istemek ne kadar dürüstlüktür?

Bu da ayrı bir mesele…

Ama, hep söylüyoruz, nehrin kaynağına doğru yüzemezsiniz.

Bir süre sonra yorulur, akıntıya kapılıp, gidersiniz…

Halkın bilgi ve bilincini ne zamana kadar kendi çıkarlarınız doğrultusunda yönlendirebilirsiniz ki…

Gün gelir, güneş doğar, sabah olur…

Önce horozlar öter, sonra tavuklar, civcivler uyanır.

Sonra çalar saatler öter…

Evin hanımı çayı ateşe sürer…

Ve tüm ev halkı uyanır.. Maazallah!

İşte o zaman da tıpkı, nehrin kaynağına doğru yüzen biçare yüzücü misali… Saltanat sona erer.

Cumhuriyet yeniden kurulur.

Adalet yeniden bağımsız olur.

Demokrasi ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılır, kök salar…

Bakın tarihe, aksini görebiliyor musunuz?

İzleyin yüzücüleri, aksini başarana tanık olabiliyor musunuz?

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Pazar, 26 Şubat 2017 17:22

NE EKSİK?

Yazan Faruk Haksal

NE EKSİK?

 

Anayasa değişikliği, bir ülkenin yönetim biçiminde köklü bir değişiklik getirir.

Böyle bir köklü değişiklik için ise, yürürlükteki düzende aksayan önemli bir şeylerin olması gerekir.

Hele hele yönetim erkinin tek elde toplanması için, gerekliliğin çok çok üstünde ciddi/zorlu/acil zorunluluklar gerekir.

Ve aynı zamanda bu ciddi/çetin/acil zorunlulukların ülkenin yüksek menfaatlerini içermesi gerekir…

Peki, ülkemizdeki durum nedir; koşullar ne vaziyettedir?

Zaten uyulmayan bir Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın yapıp/etmek istediklerinde neyi engellemektedir?

Cumhurbaşkanı parlamentoya egemendir… Milletvekilinin kim olacağına dahi o karar vermektedir.

Hukukun işleyişine egemendir.

Tek başına istediği yasayı çıkartma imkânına sahiptir.

Devlet’in en üst makamındaki koltukta oturmakta ve partisini bir başkan gibi yönetmektedir…

Demokratik hukuk devletinin en temel unsuru olan “güçler ayrılığı ilkesini” yok etmiş, tüm gücü fiilen ele geçirmiş, dilediği gibi kullanmaktadır…

Peki… Daha daha ne istenmektedir?

Zaten rafa kaldırılmış olan Anayasa’nın değiştirilmesi için ciddi/çetin/acil gerekliliğin nedeni nedir?

Anayasa değişikliğine evet denmesini isteyen siyasetçiler millete –asıl- bunu anlatmalıdırlar.

Üstelik ülkenin yaşamakta olduğu koşullarda sıcak savaş vardır… IŞİD, PKK ve Fethullahçı Terör Örgütü’nün saldırıları ve bitmek tükenmek bilmeyen şehit cenazeleri vardır… İşsizliğin tavana vuran acı gerçeği vardır, ekonominin çöküşü ve hayat pahalılığının korkunç tırmanışı vardır…

Bu koşullarda debelenen bir ülkeyi yöneten siyasetçilerin başlarını kaşıyacak vakitleri olmaması gerekir…

Ama onlar… Başka bir yerdedir.

Kafalarının içini işgal eden farklı bir gündemleri vardır.

O gündemin içeriği takiyelerle sarmal olmuştur…

Gerçekte ise, Cumhuriyet değerlerinin, aydınlanmanın ve laik-sosyal-hukuk devletinin geri vitesi siyasetin merkezine yerleştirilmiştir.

Bu noktada bir soru aklımıza geliyor:

- Acaba, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan’ı ortadan kaldıran böyle bir anayasa değişikliğini gündeme getirseydi, devrin başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan bu değişikliğe “evet” der miydi?

- Yoksa o da [örneğin PKK gibi] hayır mı derdi?..

 

İşte meselenin özü bu noktaya sıkışmıştır.

Bizler ulus olarak, hep beraber bu sıkışıklığı –acilen-çözmek zorundayız.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Cumartesi, 25 Şubat 2017 20:07

TAYYİP ERDOĞAN “EVET” DER MİYDİ?

Yazan Faruk Haksal

TAYYİP ERDOĞAN “EVET” DER MİYDİ?

Anayasa değişikliği, bir ülkenin yönetim biçiminde köklü bir değişiklik getirir.

Böyle bir köklü değişiklik için ise, yürürlükteki düzende aksayan önemli bir şeylerin olması gerekir.

Hele hele yönetim erkinin tek elde toplanması için, gerekliliğin çok çok üstünde ciddi/zorlu/acil zorunluluklar gerekir.

Ve aynı zamanda bu ciddi/çetin/acil zorunlulukların ülkenin yüksek menfaatlerini içermesi gerekir…

Peki, ülkemizdeki durum nedir; koşullar ne vaziyettedir?

Zaten uyulmayan bir Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın yapıp/etmek istediklerinde neyi engellemektedir?

Cumhurbaşkanı parlamentoya egemendir… Milletvekillerinin kim olacağına dahi o karar vermektedir.

Hukukun işleyişine egemendir.

Tek başına istediği yasayı çıkartma imkânına sahiptir.

Devlet’in en üst makamındaki koltukta oturmakta ve partisini bir başkan gibi yönetmektedir…

Demokratik hukuk devletinin en temel unsuru olan “güçler ayrılığı ilkesini” yok etmiş, tüm gücü fiilen ele geçirmiş, dilediği gibi kullanmaktadır…

Peki… Daha daha ne istenmektedir?

Zaten rafa kaldırılmış olan Anayasa’nın değiştirilmesi için ciddi/çetin/acil gerekliliğin nedeni nedir?

Anayasa değişikliğine evet denmesini isteyen siyasetçiler millete –asıl- bunu anlatmalıdırlar.

Üstelik ülkenin yaşamakta olduğu koşullarda sıcak savaş vardır… IŞİD, PKK ve Fethullahçı Terör Örgütü’nün saldırıları ve bitmek tükenmek bilmeyen şehit cenazeleri vardır… İşsizliğin tavana vuran acı gerçeği vardır, ekonominin çöküşü ve hayat pahalılığının korkunç tırmanışı vardır…

Bu koşullarda debelenen bir ülkeyi yöneten siyasetçilerin başlarını kaşıyacak vakitleri olmaması gerekir…

Ama onlar… Başka bir yerdedir.

Kafalarının içini işgal eden farklı bir gündemleri vardır.

O gündemin içeriği takiyelerle sarmal olmuştur…

Gerçekte ise, Cumhuriyet değerlerinin, aydınlanmanın ve laik-sosyal-hukuk devletinin geri vitesi siyasetin merkezine yerleştirilmiştir.

Bu noktada bir soru aklımıza geliyor:

- Acaba, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan’ı ortadan kaldıran böyle bir anayasa değişikliğini gündeme getirseydi, devrin başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan bu değişikliğe “evet” der miydi?

- Yoksa o da [örneğin PKK gibi] hayır mı derdi?..

 

İşte meselenin özü bu noktaya sıkışmıştır.

Bizler ulus olarak, hep beraber bu sıkışıklığı –acilen-çözmek zorundayız.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

Cumartesi, 25 Şubat 2017 13:59

GÜN… O GÜNDÜR!

Yazan Faruk Haksal

GÜN… O GÜNDÜR!

AKP’nin Anayasa değişikliği önerisini öncelikle kim savunuyor?

Cumhurbaşkanı…

Yürürlükteki Anayasa ne diyor?

- Cumhurbaşkanı tarafsızdır.

- Cumhurbaşkanı’nın partisi ile ilişkisi kesilir…

Peki, meydanlarda AKP lideri olarak köpürüp/kükreyen kim… - O!

Her fırsatı AKP lehine bir mitinge çeviren kim?..

- O!

Partili mi?.. Dibine kadar!

Tarafsız mı?... Maazallah!

Peki bu olup/bitenler Anayasa’ya aykırı mı?.. Evet, hem de nasıl.

Peki bir siyasetçinin bile bile, ısrarla ve inatla Anayasa’ya aykırı davranması; onu ihlal etmesi suç mu?..

- İşin orasını savcılar bilir.

Nerede o savcılar?

Bir kısmı yurt dışına kaçtı

Bir kısmı ihraç, evinde tatilde.

Bir kısmı da [tekerlemedeki gibi] ağaçları seyrediyor.

Ağaç nerede?

Balta kesti.

Balta nerede?

Suya düştü.

Su nerede?

İnek içti.

İnek nerede?

Dağa kaçtı.

Dağ nerede?

Yandı-bitti-kül oldu…

İşte 16 Nisan o yangının söndürülme günüdür.

Suriye’deki yangın, Doğu illerimizdeki yangın, Batı’ya doğru sıçramış olan yangın, ekonomideki yangın…

16 Nisan, Pensilvanya’dan körüklenen alevlerle tutuşturulan bu güzelim ülkenin yeniden çağdaş, gerçekten demokratik bir hukuk devleti olmaya doğru ayağa kalkacağı gündür.

Gün, o gündür!..

Yıllardır şen gidip - yaslı döndüğümüz bir sandık değildir oyumuzu atacağımız o kapalı sandık…

Ülkemizin makûs talihinin ters yüz edileceği, “bahtı kara maderi”nin aydınlığa dönüştürüleceği çoğulcu iradenin çıkış noktasıdır…

Egemenliğin milli irade tarafından ilelebet “muhafaza ve müdafaa edileceği” gündür.

Yani, Cumhuriyetin korunduğu ve savunulduğu…

23 Nisan ve 29 Ekim’in devamı olan bir gün…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Cuma, 24 Şubat 2017 16:03

DEVLET BEY TUTARSIZ DEĞİLDİR

Yazan Faruk Haksal

DEVLET BEY TUTARSIZ DEĞİLDİR

Devlet Bahçeli, Parlamenter Demokrasi’den tek-adam rejimine giden yolda [U] dönüşü yapmasının gerekçesini şu cümle ile izah etti:

- Perinçek(gillerle) Erdoğan arasında bir seçim yapmak gerekiyorsa, tabii ki Tayyip Erdoğan’ı seçerim.

Oysa mesele Erdoğan ya da Perinçek meselesi değil…

Olsun… Yerseniz!

Şimdi bu [U] dönüşü gerekçesinin içeriğine bir göz atalım.

Demek ki, Devlet beye göre Erdoğan, ancak kadim “düşman” Perinçek söz konusu ise, [yani ancak böyle bir alternatif söz konusu ise,] tercih edilecek bir kişi…

Bir de Sayın Bahçeli’ye tutarsız, diyorlar…

Tayyip Erodoğan’a ettiği hakaretleri unuttu, diyorlar…

Ne alakası var.

Bahçeli, hala aynı Devlet!

Siz göremiyorsunuz…

Erdoğan’dan yana dümen kırınca, “dava” arkadaşlarını muhalif-FETÖ’cüler diye saf dışı etmeye çalışması mı tutarsızlık?

Yok, daha neler…

Öte yandan herkes merak ediyor: Devlet beyefendi çok yakın bir zamana kadar Anayasa değişikliği önerisinin mimarlarına ateş püskürüyordu… Ne oldu da, birden bire… Bu zihniyete “evet” diyor?

Ne oldu?

Derelerin altından ne “mahiyette” sular geçti?

Millet bu suyu tahlile göndermek istiyor…

Tahlilden kaset mi çıkacak, yoksa birden bire oluşan “duygusal” nitelikli bilinç mi? Henüz belli değil.

Daha geçen Perşembe Bay Bahçeli şöyle diyordu:

- Ortada bir hukuksuzluk var. Biz bu hukuka aykırı uygulamayı hukuka uygun hale getirmek için hukuku değiştireceğiz…

Devlet beyin gerçekleştirmek istediği hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaktır.

Çare ise, hukuku değiştirmektir… Bu da mı tutarsızlık?

Bay Bahçeli bu sokaktan hızla yürüyerek bir meydana vardı. O meydanda “yeni” dava arkadaşları ile buluştu.

Hedef, [ne olduğu açıklanmayan] “vesayeti” ortadan kaldırmak.

TBMM üzerinde [Rufailer tarafından] oluşturulup sürdürülen vesayeti ortadan kaldırmak.

Böylece TBMM’yi tek adamın dudağının arasından çıkacak kararnamelerle by-pas ederek uygulamadaki hukuksuzluğu gidermek hedefin bir parçası…

- Peki bu millet her yılın 23 Nisan’ında neyin bayramını kutladı?.. Halk egemenliği üstüne çöken vesayetin mi?

Ama hayır… Bizce ortada bu noktada da gerçek bir tutarsızlık yoktur.

Olsa olsa üstlenilen “görev”e üstün bir bağlılık, yıllar boyu sürdürülen titiz bir “tutarlılık” ve sistemli bir biçimde sahnelenen takiyelere sadakat…

Sadakat, yani anlayacağınız!..

Tutarsızlık bunun neresinde?

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com