8 MART ÜZERİNE BİRKAÇ SORU

8 Mart’ı “kutlu”yoruz.

Kutlamak, 8 Mart için oldukça tuhaf bir kelime.
Çünkü insan bir başarıyı kutlar, bazen bir zaferi. Çünkü bu her ikisi de gerçekten kutlanması gereken olgulardır.
Oysa 8 Mart, henüz tamamlan-ma-mış bir zaferin günüdür.
Daha çok, insanlığın kendisine yönelttiği bir sorunun yıldönümüdür.

O soru şudur:

- Kadın [yani insan] İnsan gerçekten eşit midir?

Kadın meselesi, insanlığın güçle kurduğu ilişkiyi ortaya çıkarır; deşifre eder…

İnsanlık tarihinin büyük kısmı gücün tarihidir.
Güçlü olanın sözünün daha çok dinlendiği,
daha çok yer kapladığı,
daha çok hükmettiği bir tarih.

Yani tarih, güçlünün yazdığı ve güçsüzlere kabul ettirip, ezberlettiği bir tozlu sayfalar külliyatıdır.

Ama uygarlık dediğimiz şey aslında bambaşka bir şeydir.
Uygarlık, gücün sınırlandırılmasıdır.

Güçlülerin dizginlenmesidir.

Bir toplumda güç ne kadar sınırsızsa,
kadın o kadar görünmez olur.

Bir toplumda kadın ne kadar özgürse,
güç o kadar terbiye edilmiştir.

Uygarlık, gökdelenlerin yüksekliğiyle değil,
kadınların yürüyüşündeki güvenle ölçülür.

Bu yüzden kadınların tarihi yalnızca bir eşitlik mücadelesi değildir.
Aynı zamanda insanın kendi barbarlığını aşma çabasıdır.

Belki de bu yüzden kadınlar çoğu zaman yalnızca bir hak talep etmez.
Aynı zamanda bir insanlığa uygar bir değerler sistemi önerir…

Tarihin her döneminde kadınlar, gücün güçsüzü ezdiği bir dünyaya karşı durmuşlar ve güçleri ölçüsünde mücadele vermişlerdir.

Ama bu noktada konuyu fazla da abartmak doğru bir yaklaşım değildir.

Çünkü kadınlar zaman zaman, yani uygar dünya ile aralarına yüksek duvarlar örüldüğünde…

Yani aydınlanmanın ışığından -bilerek ve kasten- mahrum bırakıldıklarında toplumun derinliklerine zincirlenmişler ve cahil bırakılmışlardır.

Ama bütün bu canavarlıkları onlara reva gören erkeklerin “ana”sı da onlardır…

İşte bütün mesele, 8 Martları kutlamaktan çok daha önce bu çelişkiyi bertaraf edecek mücadeleyi vermek, o ışığı yakmaktır.