Onlara kısaca küresel efendiler derdik.
Devletlerin arkasında onlar mı vardı; savaşları onlar mı çıkarıyordu; ekonomik krizleri onlar mı yönlendiriyordu? Bunlar yıllarca konuşuldu, tartışıldı. Gün oldu gerçeklerle söylentiler birbirine karıştı; ama büyük sermayenin siyasal iktidarlar üzerindeki gücü de hiçbir dönemde bütünüyle yadsınamadı.
Çünkü çoktan geldi.
Evimize girdi, cebimize yerleşti, alışkanlıklarımızı öğrendi, düşüncelerimizin çevresinde dolaşmaya başladı. Neleri sevdiğimizi, nelerden korktuğumuzu, kimlerle konuştuğumuzu, ne satın aldığımızı, ne okuduğumuzu, dahası kimi an ne düşünmeye hazırlanmakta olduğumuzu biliyor.
Her dileği yerine getirecek bir cinimiz olacakmış.
İyi de… Bu cin hangi oligarkın?
Ardından alışkanlık bağımlılığa dönüştü. En sonunda araçların sahipleri, insanlığın geleceğinin sahipleri gibi konuşmaya başladı.
Yeni efendiler zihinlere açılan yolları yönetiyor.
Yeni efendiler verinin kuyularına sahip.
Yeni efendiler yalnızca ekonomileri değil; bilgiyi, belleği, iletişimi ve geleceğe ilişkin düşleri de biçimlendirebilir.
iyi niyet, demokratik meşruiyet değildir.
Yoksa insanları sınıflandırıp tüketimlerini mi sınırlandıracak?
Yoksa herkesi günün yirmi dört saati gözetim altında mı tutacak?
Yoksa yalnızca varsılların satın alabildiği yeni bir ölümsüzlük ayrıcalığı mı yaratılacak?
u cin lambadan kendiliğinden çıkmayacak. Devasa veri merkezlerinde çalışacak. Büyük miktarda elektrik ve su tüketecek. Gelişmiş çiplere, madenlere, iletişim altyapısına ve milyarlarca insanın ürettiği verilere gereksinim duyacak. İnsanlığın kitaplarıyla, yazılarıyla, resimleriyle, düşünceleriyle, bilimsel çalışmalarıyla beslenecek.
Hepimizin bilgisiyle büyüyen cin, sonunda birkaç şirketin mülkiyetinde olacaksa; burada insanlığa ait ortak birikimin özel iktidara dönüştürülmesi söz konusu değil midir?
Herkesin emeğiyle beslenen cin, yalnızca lambanın sahibine hizmet ederse ne olacak?
İşte bu nedenle Sam Altman’ın “Daha çok insanın daha çok dilekte bulunabileceği bir dünya” sözü de ayrıca sorgulanmalıdır.
Ama herkesin dileği aynı güçte mi gerçekleşecek?
Bir işsizin, öğrencinin, küçük esnafın kullandığı yapay zekâyla; bir devletin, ordunun, istihbarat örgütünün, bankanın ya da teknoloji tekelinin kullandığı yapay zekâ aynı mı olacak?
Ama ok yaydan çıktı diye hedefi dijital oligarklar belirlemek zorunda değil.
Algoritmaların nasıl karar verdiğini sorgulayabiliriz.
Verilerimizin kime ait olduğunu sorabiliriz.
Yapay zekânın denetimini birkaç şirkete bırakmak yerine demokratik, kamusal ve uluslararası denetim mekanizmaları isteyebiliriz.
Çünkü sorun oku durdurmak değil; okun insanlığın kalbine saplanmasını önlemektir.
Lambayı kim tutuyor?
İlk dileği kim belirleyecek?
Dileği kim yorumlayacak?
Yanlış gerçekleşen dileğin hesabını kim verecek
Ve bir gün cin, insanlığın değil de yalnızca efendisinin dileklerini gerçekleştirmeye başlarsa onu yeniden lambaya kim sokacak?
Yoksa iş işten geçtikten sonra, insanlık hep birlikte şöyle mi diyecek: