HALKI ANLAMAK.

Halk sözcüğünün çeşitli anlamları var. Bizim dikkate aldığımız anlamlar; İnsanlar, herkes,
insan cemiyeti, umum ve cemaat, güruh, kalabalık, topluluk. yığın…
Güruh sözcüğü, hakaret algısı içerir gibi gözüküyor ama, sözlükteki karşılığı; cemaat, takım,
bölük, kalabalık olarak verilmiş.
Bizim kastettiğimiz halkın kapsamında çiftçiler, işçiler, memurlar, emekliler, öğrenciler var.
Genellikle bu saydığımız kesimler, toplumda ağırlığı olmayan (örgütsüzlüğü nedeniyle) etkisiz
elemanlardır. Bunlar güdülenler ve yönlendirilenlerdir. Nazım Hikmet’in, “Kadınlarımız”
şiirinde vurguladığı gibi; “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” anlatımı sosyal
yaşama uyarlandığında; “yaşamdaki yeri efendilerimizden sonra gelen(!)” ifadesi ile yerli
yerine oturur.
Kuruluş sonrası diyebileceğimiz süreçte, halkımız nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Asker,
bürokratlar, ağa ve dışında kalanlar halktır. Günümüzde de “halk” nüfusun büyük
çoğunluğunu oluşturmaktadır. Halk kavramının üstünde yer alanlar; yönetenler kastı ile
sermaye sahipleridir. Yönetenler kapsamında; siyasiler, bürokratlar ve sermaye örgütleri var.
Bu durumda, ülke nüfusunun büyük bölümü halk kapsamında yer almaktadır.
İster kuruluş sonrasında olsun, isterse günümüzde olsun, halk denen ezici çoğunluk, ülkenin
zencisi konumundadır, korkulan güruhtur ve potansiyel suçlular konumundadır. Bu kesimin
varlığı bilinir ama sürekli olarak da görmezden gelinir! Çünkü egemenler için var olması
gerekenler iken; aynı zamanda görmezden gelinmesi gerekenlerdir(!) Görmezden gelmek,
paylaşımın uzağında tutmak ile eş anlamlıdır. Yani, adil paylaşım yapmamaktır; hakkı
olanların payına el koymak ve çökmektir. Tanığı olduğumuz yakın geçmişe baktığımızda
yokluk ve yoksulluğun olduğunu biliyoruz; ama bugün birçok şey var olmasına karşın
yoksulluğun tırmandığını görüyoruz. Yani, bizler geçmişte bir altın çağ yaşamışız!...
Cumhuriyetin kuruluşundan buyana sermayedarlar (burjuvalar ve toprak sahipleri),
yönetenler ve bürokratlar hep halkın üstünde ve uzağında oldu. Örneğin, bugüne dek
onlardan yana (hukukun üstünlüğünü temel alan) bir yargı olmadı. Yargı daha çok
yürütmenin ve yönetenlerin yanında oldu.
Temel hakların güvencesi olması gereken ve hukukun üstünlüğünü kabul etmesi gereken
hukukçuların büyük bölümü, devletin çıkarlarının koruyucusu olduklarını söylemekten geri
durmamışlardır. Oysa devlet, sermayenin çıkarlarını güvenceye alan bir üst örgütlülük olarak
varlığını sürdürmektedir. Burada korunması gereken, halkın hakkı ve hukukudur. Özellikle bu
kesim devlete karşı korunmalıdır.
Halk yönetime katılmıyor ise, kendisini yönetenleri doğrudan seçemiyor ve gerektiği gibi
denetleyemiyor ise; o yapıda doğrudan demokrasi olmadığı gibi, temsili demokrasinin de
yaşama geçirilemediği sonucu ortaya çıkmaktadır. Halk geçmişte ayak altında idi, şimdide
aynı durumdan kurtulamamıştır. Bu yetmezmiş gibi çok korkunç bir yoksulluk
yaygınlaşmaktadır. Bu noktada bizim sorunumuz yoksullara yardım değil, yoksulluğun

ortadan kaldırılmasıdır. Ama bilerek ve isteyerek yoksulluğu yaratmak ve sonra da o muhtaç
kitleyi yönetmek daha çok işlerine gelmektedir.
Geçmişte öğrencilerin ve aydınların bir saygınlığı var idi ama, şimdi ondan da söz etmek
mümkün gözükmüyor. Yönetimin ideolojik yaklaşımını benimseyenler veya benimsemiş gibi
gözükenler, el konan değerlerin paylaşımından pay alabilmektedirler. Kamusal varlıklar
üzerinde tasarruf hakkına sahip olanlar o varlıklardan kendileri ve yakınları yararlanmaktadır.
Mülkiyet, varlıklara sahip olmanın ötesinde, söz hakkına sahip olmak demektir. Bu söz hakkı,
yönetime katılma hakkıdır ki; bu doğrudan demokrasinin özü iken, bunu da dar bir grup ele
geçirmiştir. Varsıllar varlıklara el koyarken, varlıkların yaşama hakkına da el koymuşlardır!
Kendileri zenginleşince (yönetenler), ülkenin zenginleştiğini ileri sürenler; halkı anlamak
dendiğinde ise, kendileriyle birlikte olanları (yandaşlar) yeterli görerek halkı anladıklarını ileri
sürebilmektedirler. Oysa gerçek anlamda halkı anlamak, gelir dağılımıyla ilintilidir.
Toplumdaki farklı kesimler arasındaki gelir uçurumu azaldıkça, anlama ve anlaşma oranı
yükselir. Halkı anlamak, tüm halkların eşitliğini kabul ederek güvenceye almakla ilgilidir.
Halk kendini yönettiği an, “doğrudan demokrasi” yaşama geçirilmiş olur ki; bu noktada halk
anlaşılmak yerine kendini anlamaya Başlar! Halk kendini anladığı zaman, onu anlayanlara
gerek kalmaz…
Ama büyük bir kesim tasarlanmış bir biçimde yoksun ve yoksul bırakıldığında iş değişir.
Yılmaz Güney’in dediği gibi: “İlk suçu yoksulluk olanların ikinci suçları da cahil
bırakılmaktır!..”
Kendisine bir şey verilmeyenlerden hiçbir şey beklenemez! Zaten faturayı ödeyenler;
gerçekleri görebilen, algılayan duyarlı(aydın) insanlardır. Bekir Coşkun, Uğur Mumcu’nun
“Vurulduk ey halkım, unutma bizi…” söyleminden çıkışla halkımıza sitem ederek şöyle
demişti:
“Sen?..
Unutmamak bir yana, onu öldüren zihniyeti iktidar yaptın... Bak ne hukuk kaldı, ne insan onuru,
ne bağımsızlık ne laiklik, ne çağdaşlık ne de cumhuriyet...
Onu yok edenlere teslim ettin Türkiye’yi...
Nohut, kömür karşılığında...
Aferin sana ey halkım...
Aferin...”
Uğur Mumcu’yu, Bekir Coşkun’u ve bizden koparılan aydınlarımızı ve gençlerimizi özlemle ve
saygıyla anıyoruz…Birlik ve beraberliğin anlam ve önemini kavramanın zamanı geldi!...