Stockholm’de yapılan Dünya Çevre Konferansı’ndan bu yana değişen pek bir şey yok. Değişen, daha çok sözcükler oldu.
Sonra “sürdürülebilir kalkınma”...
Son olarak da dünya nüfusunun 2200 yılına kadar yaklaşık 4 milyara düşürülmesinin gezegenin geleceği açısından yararlı olabileceği söyleniyor.
Demek ki yıllar önce nüfusun azaltılmak istendiğini söylediğimizde öyle havadan konuşmuyormuşuz.
ir tüketim birimi... Ve bir karbon üreticisi... Ve doğal kaynaklardan pay alan demografik bir unsur... Ve de gerektiğinde sayısı azaltılabilecek bir canlı topluluğu...
“Ortak geleceğimiz...” İnsanın içini ısıtıyor.
angi gelecek? Ve daha önemlisi, bu geleceğin içinde kimlere yer var?
esaplar ise nüfus-bilimsel... İnsan, yine yönetilmesi gereken bir sayıya dönüşüyordu.
Plastik üretimini büyüttüler. Denizleri mikro-plastiklerle doldurdular.
Tohumları şirketlerin mülkiyetine bağladılar.
onra dönüp bize “Az tüketin,” dediler.
zel uçaklarıyla çevre toplantılarına gidenler, otobüs parasını hesaplayan insana karbon ayak izi dersi verdi.
orun gerçekten dünyadaki insan sayısı mı? Yoksa bazı insanların dünyayı kaç kez tükettiği mi?
En çok kim kirletiyor? En çok kim pay alıyor? Bedeli en çok kim ödüyor?
yanda yeterli protein alamadığı için bedensel ve zihinsel gelişimi daha çocuklukta engellenen milyonlar...
Biraz olumlu düşünce... Bir de cep telefonuna indirilecek yabancı dil uygulaması...
Belki elektriğin sık sık kesildiği evinde yapay zekâ yazılımı geliştirir. Belki vize kuyruğunda beklerken uluslararası meslek ağı kurar. Olur mu olur!
lusal egemenliğin çağ dışı kaldığını... Ulusal kimliklerin insanlığı böldüğünü...
ma pasaportu vardı. Diploması vardı. Aksanı vardı. Banka hesabı vardı. Seyahat özgürlüğü vardı. Kültürel sermayesi vardı. Teknolojiye kesintisiz erişimi vardı.
“Beyaz tenli olacaksın.” demediler elbette, o kadar kaba davranacak değillerdi.
eri kalmış, yetersiz, eğitimsiz, uyumsuz, gelişmemiş olarak sınıflandırdılar.
en rengini de doğrudan sormuyor.
iplomayı inceliyor, yabancı dil konuşanın aksanını dinliyor, banka hesabını denetliyor, internet bağlantısının hızını ölçüyor.
“Ama Afrika’da da yüksek eğitimli, birkaç dil bilen, uluslararası başarı kazanmış insanlar var,” diyebiliyor. Evet vardır elbette... Ancak istisnaları kural diye sunarak milyonlarca insanın karşılaştığı yapısal engelleri gizleyemeyiz.
ucize beklentisidir. Hem de insanlık dışı bir mucize beklentisi...
Çünkü o çocuktan yalnızca yoksulluğu yenmesi istenmiyor. Sömürgeciliğin, savaşların, borçlandırmanın, siyasal istikrarsızlığın ve eşitsiz dünya düzeninin üzerine basarak yükselmesi bekleniyor.
insanlar sistem sayesinde değil, çoğunlukla sisteme rağmen başardı.
urala rağmen yaşamda kalmayı başarıyor.
insanın yalnızca eğitimli ve hareketli olması da yetmiyor. Dijital sisteme bağlı olması gerekiyor.
Veriye dönüştürülebilir... Ölçülebili
İşe girmek için algoritmik değerlendirme... Kredi için risk puanı... Sağlık hizmeti için veri profili... Toplumsal görünürlük için platformların onayı...
Ölçülemeyen kuşkulu yurttaş... Dijital sisteme uyum sağlayamayan çağ dışı yurttaş... Ekonomik değer üretmeyen gereksiz yurttaş...
öylemezler de...
“Dışlama” demezler; uygunluk değerlendirmesi derler. “Ayrımcılık” demezler; risk analizi derler. “Gözetim” demezler; güvenlik derler. “İtaat” demezler; kullanıcı uyumu derler. “İnsanları elemek” demezler; kaynakları verimli kullanmak derler.
apay zekâyla güçlendirilmiş insan, biyoteknolojiyle yenilenmiş beden, makinelerle bütünleşmiş zihin, yaşam süresini uzatabilen ayrıcalıklı sınıf...Bir başka deyişle yarı insan, yarı makine yeni varlıklar...
Herkes mi? Yoksa yalnızca parası, gücü ve bağlantıları olanlar mı?
Bedenin içine yerleşecek. Zekâya yerleşecek. Yaşam süresine yerleşecek.
iğerleri de doğanın yarattığı eski model insan sayılacak.
Sonra ölçtüler. Ardından sınıflandırdılar. Şimdi de geliştirmeye değer olanlarla olmayanları ayırmaya hazırlanıyorlar.
leğin üzerinde kalanlar varlıklı, sağlıklı, iyi eğitimli, teknolojiye erişebilen, yapay zekâyı kullanabilen, bedenini yenileyebilen ve yaşam süresini uzatabilen insanlar...
Sürdürülebilir yoksulluk mu? Sürdürülebilir dışlanma mı? Yoksa adına hiç ölüm denmeden ama sürdürülen ölüm yolculukları mı?
evlet yaparsa baskı, şirket yaparsa sömürü... Ama algoritma yaparsa bilimsel ve tarafsız karar diye önümüze konulur.
O sahipler algoritmaya yalnızca veri yüklemez; kendi dünya görüşlerini de yüklerler. Kendi korkularını, çıkarlarını, sını
Üstelik onların gözü artık yalnızca dünyada da değil. Uzayda, gezegenlerde, uydularda, madenlerde, iletişim ağlarında, Mars’ta kurulacak kolonilerde...
Önce keşfedilecek. Sonra işletilecek. Ardından paylaştırılacak. Bir süre sonra da birkaç şirketin tabelası asılacak: “Özel mülktür, girilmez!”
“Dünyayı koruyun,” derken kendi kaçış kapsüllerini hazırlıyorlar.
Büyük Birader vardı. İnsan, kimin tarafından izlendiğini biliyordu.
ir puan olacak, bir risk değerlendirmesi, bir veri profili, bir erişim engeli...
“Senin yaşama hakkın yok,” demeyecek. Yalnızca işe alınmayacaksınız. Kredi alamayacaksınız. Sigortalanmay
oplum yalnızca sizi artık görmeyecek.
Geleceğin insanı ise denetlenirken özgür olduğunu sanacak.
ma o seçeneklerin sınırlarını önceden algoritma çizecek.
aha çok teknoloji... Daha uzun yaşam, daha çok güvenlik... Daha geniş mülkiyet; dünya üzerinde, dahası uzayda sınırsız ayrıcalık...
Çünkü onların kusursuz dünyasında herkese yer yok. Kime yer verileceğini de insanlığın ortak vicdanı değil; servetin, verinin ve teknolojinin sahipleri belirleyecek.
Şimdi yeniden soruyorum:
Yoksa dünyayı bizim kurtarmamızı isteyip, kurtarılmış dünyada yalnızca kendileri yaşamaya mı hazırlanıyorlar?