Bir ülkenin anayasası, devletin işleyişini düzenleyen kuru bir hukuk metninden çok daha fazlasıdır. Anayasa bir ulusun kurucu hafızasıdır, toplumun kendisine verdiği bir sözdür ve kim olduğunu, kim olmadığını gösteren bir ayna görevi görür. Bu nedenle, anayasalar yalnızca hukukçuların değil; tarihçilerin, felsefecilerin, yurttaşların ve en önemlisi mağdurların tanıklığıyla yazılmalıdır.
Günümüzdeki anayasa tartışmalarında, ülkenin etnik-sosyal yapısı ne yazık ki yalnızca Türklere ve Kürtlere indirgenmiş gibi bir algı yaratılıyor. Sanki anayasa bu iki etnik kimlik arasında bir denge bulduğunda tüm sorunlar çözülecekmiş gibi bir yanılsama egemen... Ama gerçek böyle midir? Bilindiği gibi Türkiye'nin sosyolojik haritası çok daha zengin ve katmanlıdır. Unutmayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, üç ana karaya yayılmış Osmanlı Devleti'nin mirası ve özetidir. Lazlar, Çerkesler, Boşnaklar, Arnavutlar, Gürcüler, Pomaklar, Zazalar, Romanlar, Türkmenler gibi pek çok halk; yıllardır "makbul vatandaş" profiline uydurulmaya çalışıldığı için sessizliğe büründürüldü. Entegrasyon adı altında öz benliklerinden uzaklaştırıldılar. Dilleri eğitimde yer bulamazken, kültürleri folklorik ögelerle sınırlanıp bir vitrin süsü konumuna getirildi. Ancak anayasa denen metin, vitrinde duran değil, yaşamın içinde karşılığı olan tüm kimlikleri kapsamalıdır.
Yeni bir anayasa yapılacaksa, bu metin yalnızca devletin değil; halkın, yurttaşın, tüm ulusun ve halkçı bir düşüncenin anayasası olmalıdır. Yalnızca salt çoğunluğun değil, birlikte yaşama iradesi taşıyan herkesin sesi duyulmalıdır. Çünkü bir anayasa, yalnızca bugünü değil, geleceği de tasarlar. Eğer bugünü "biz" olarak kuramazsak, bu ülke ve bu topraklar gelecekteki kimlik savaşlarının, aidiyet krizlerinin ve siyasal dağılmaların, çatışmaların, bölünmelerin alanı olabilir.