Aristo büyük adam, onun büyüklüğüne söylenecek söz yok

Düşünceyi toplamış, düzene sokmuş. Bir şey neyse odur, demiş.

Doğruya doğru, yanlışa yanlış demiş.

İyi de günümüzün işleri öyle mi?

Keşke öyle olsa, keşke YANLIŞ, “ben yanlışım” diye ortalıkta haykırsa.

Keşke yalanın alnında YALAN yazsa.

Keşke halksız işler, HALK ADINA yapılmasa.

Ve dahası soran olursa; bizde her şey var.

Demokrasi var (yoksa var gibi mi?).

Hukuk var (yoksa var gibi mi?).

Basın var (yoksa var gibi mi?).

Sivil toplum var (yoksa var gibi mi?).

Katılım var (yoksa var gibi mi?).

Kent konseyi var (yoksa var gibi mi?).

Halk var (yoksa var gibi mi?).

İşte benim aklım burada duruyor.

Örneğin halk varsa nerede?

Tutanakta mı? Fotoğrafta mı? Başkanın konuşmasında mı? Protokol sırasında mı? Yoksa yine kapının dışında mı?

Bakıyorsunuz toplantı yapılmış. İmzalar atılmış. Çay içilmiş. Fotoğraflar çekilmiş. Herkes sonuçtan hoşnut...

Sonra karar?

Karar yine bildik masada.

Halk ne yapmış?

Dinlemiş. Alkışlamış. Dağılmış.

E bu uygulamaya katılım deniyorsa, seyircilik ne oluyor? Sinemaya ya da tiyatroya gittiğimizde de film ya da oyun seyretmiyor muyuz? Buradaki ayrım ya da başkalık nerede?

Bazen düşünüyorum da, bizim ülkede en iyi işleyen şey acaba nedir?

Çünkü kağıt üzerinde her konuda ve her işe ilişkin işleyişte; yol, yöntem var ama nedense hiç bir eylemin içinde halk yok.

Sonra da bu işleyişe “Ortak akıl” diyorlar, gülerim ben bu söyleme...

Ne güzel ortaklık!

Akıl ortak. Yetki özel.

Kent ortak. Kazanç özel.

Söz ortak. Karar özel.

Aristo bunu görseydi ne derdi bilmem ama ben olsam sorardım:

Madem kent benim, karar niye senin?

Madem katılım var, ben niye yokum?

Madem demokrasi var, sözüm niye duvara çarpıp geri dönüyor?

İşte çağın numarası bu; yokluğu var diye göstermek.

Seyirciyi katılımcı diye yazmak.

Dışarıda bırakılanı “temsil edildi” diye avutmak.

Halkı salona alıp karara sokmamak.

Üstelik bütün bunları eskisi gibi kaba davranarak yapmıyorlar.

Yalan artık kravat takıyor. Yönetmelik okuyor. Tutanak tutuyor. Fotoğraf veriyor.

Sonra bir etkili ve de yetkili kişi karşımıza geçip çok ciddi açıklama yapıyor:

“Katılım gerçekleşmiştir.”

Gerçekleşmiştir de kiminle gerçekleşmiştir?

Mahallesinin ağacına sahip çıkan kadın nerede?

Sokağının suyunu, havasını, yolunu dert eden yurttaş nerede?

Kent gönüllüsü nerede?

Hemşehri nerede?

Yok. Evet kendisi yok ama adı var.

İşte bizim çağın özeti de bu değil mi?

Adı var, kendi yok.

Aristo’nun cetveli düzgün olabilir.

Ama terazinin ayarı bozuksa, cetvel ne yapsın?

Bu çapraşık düzende benim eski usul aklım, buna takılıyor işte.

Bu kadar “var”ın içinde halk neden yok?