Aralık 1899'da Manila adlı gemi, İtalya'nın Cenova kentine demirledi ve Hindistan'dan getirdiği binlerce ton hububattan oluşan yükünü boşalttı. 
Süveyş Kanalı 30 yıl önce açılmış ve tarım ürünlerinin Güney Asya'dan Avrupa pazarlarına taşıma maliyetini çok düşürmüştü. İtalyan fırıncılar ve tüketiciler düşük fiyatlardan memnun kaldılar. İtalyan çiftçiler ise üzüldüler. Gemi, Cenova'da birkaç ay kaldıktan sonra ABD’ye yöneldi. ABD'de geçim kaynağı bulmak için anavatanlarını terk eden 69 kişiyi de beraberinde taşıdı.

Süveyş Kanalı'nın açılmasında olduğu gibi, demiryolu sisteminin Kuzey Amerika, Rus ovası ve Kuzey Hindistan tarlalarına genişletilmesi ve Manila gemisi gibi buharla çalışan gemilerin geliştirilmesi tahılın uzak pazarlara taşınmasının maliyetini düşürmüştü. Amerika'nın orta batısının geniş ovalarında yeni buğday türlerini kullanan tarım sektörü, yeni geliştirilen biçerdöverlerle, tohum ekme makineleriyle ve gelişmiş sulama sistemleriyle üretken yüksek teknoloji sermaye yoğun bir tarım biçimi yaratmıştı.

Avrupa genelinde, parlamentolar ve devlet organları tahıl fiyatı şokuna uyum sağlamak için mücadele ettiler, tedbirler aldılar, yeni politikalar geliştirdiler ve uyguladılar. Değişik ülkelerin gösterdikleri refleksler aşağıdaki gibidir: 

Fransa ve Almanya'da buğday eken çiftçiler ve onların taraftarları galip geldiler. Düşük tahıl fiyatlarının halka sağladığı faydalara ve tahıl tüketen tüm kesimlerin protestolarına rağmen bu iki ülkede hükûmetler tahıla yüksek gümrük tarifeleri, vergiler uyguladılar.  Bu şekilde kendi çiftçilerinin gelirlerini korudurlar. Ama, çiftçilerin ürettiklerini tüketen halk ve bu ürünleri girdi olarak kullanan tüm kesimler tarım ürünlerini pahalı yemek ve işlemek zorunda kaldılar. 

Danimarka ve Hollanda, diğer ülkelerden farklı tepki verdiler. Tahıl üreten çiftçilerini ucuz ithalattan korumak yerine, hükûmet onlara süt çiftçiliğine başlamaları için yardımcı oldu, teşvikler verdi. Ucuz ithal tahılı “yem olarak” kullanan çiftçiler süt, peynir ve diğer malları üretmeleri için yapılan teşvikleri kolayca benimsediler. Daha ucuz tahıldan dolayı ucuz yem giderleri nedeniyle süt ürünlerini ucuza elde edip gelirleri artan çiftçiler, bu sefer gelişmiş süt ürünleri teknolojilerine de harcama yapabilir hale geldi. Sonuçta bu iki ülke et ve süt ürünleri üretiminde çok başarılı oldu. 

İtalya'da hükûmet, ucuz buğday şokuna iyi bir tepki vermedi. Bu yüzden ürünleri para etmeyen ve işsizlik ve yoksulluk ile baş başa kalan bazı çiftçilerin çocukları, ABD’ye göçüp tekstil endüstrisinde işe girdiler.  Avrupa'ya tahıl boşlatan ve yeniden getirmek için ABD'ye dönen boş yük gemilerinin güvertelerinde seyahat ederek Yeni Dünya’da umut aradılar. Manila adlı geminin Cenova ziyaretinden sonraki on yıl boyunca her yıl yaklaşık 750.000 Avrupalı bu yolculuğu yaptı. Bu yolcuların torunlarından bazıları ABD’de tekstil işçisi, bazıları Kansas'ta tahıl yetiştiren Amerikalı çiftçiler oldular.

ABD’ de geniş ve tarıma uygun topraklar vardı, nüfusu da büyüklüğüne göre azdı. Bu toprakları işleyecek kalifiye çiftçiler bu şekilde Avrupa’dan temin edilmiş ve ticaret hacmi genişlemiş oldu. Aynı zamanda tekstil sektörü için de işçi ihtiyacı karşılanmış oldu. 

İngiltere, on dokuzuncu yüzyılda en gelişmiş endüstriyel ekonomiydi. Büyük deniz filosuna sahip olmanın avantajı yanında bir çok devlet üzerindeki emperyal gücü ile en önemli ticaret ülkesi oldu. Kısaca, küresel ticaretten kazançlı çıktı.

Tahıl fiyatı şokundan büyük kazananlar ve büyük kaybedenler vardı. Değişikliklerin çoğu ekonomik açıdan anlamlıydı. Almanya ve Fransa'nın çiftçilerini korumak için uyguladıkları gümrük tarifeleri, halkın daha düşük tahıl fiyatlarından yararlanmasını engelliyor ama bu zengin ülkeler bugüne kadar ısrarla çiftçilerini koruyucu tedbirleri almaya devam ediyorlar. 

Yirminci yüzyılın başında ülkemiz bir tarım ülkesiydi, ama uzun savaşlar döneminde (1912-1922) gıda maddeleri ithal eder duruma düşmüştü. Atatürk döneminde; Tarım Kredi Kooperatiflerinin, Zirai Donatım Kurumu’nun(TZDK), Toprak Mahsülleri Ofisi’nin (TMO), Tohum Islah İstasyonlarının kurulması, Ziraat Bankasının tarımsal destekleri, Tarım Meslek Okullarının ve fakültelerin açılması, topraksız çiftçiyi topraklandırma gibi çalışmalarla 1930’lu yıllardan sonra ise ülke buğday ihraç eder duruma geldi. 
Tarım ürünü ihracıyla fabrikalar kuruldu, Osmanlı borçları da ödendi. 

Sonraki dönemlerde, Atatürk döneminde atılan tarımsal altyapı, destek ve temeller sayesinde (küreselleşmeye tedbirsiz bir şekilde yakalansak da) 2000’li yıllara kadar gıda yönünden kendimize yetecek durumdaydık. 

Ancak, ülkemizde yıllarca dile getirilen toprak reformu gerçekleşmediği gibi etkili tarımsal planlama ve etkin destekleme yapılamadığından; 
Zamanla aile başına tarım alanları küçüldü, çiftçinin fert başına ürünü azaldı. Tarım umut olmaktan çıktı, kente ve yurt dışına göçler başladı. Anadolu’nun tarımı bilen çocukları Almanya gibi ülkelerde sanayide çalışmaya başladılar. Ülkemizdeki büyük kentlerde yeni başlayan sanayi için de işgücü kaynağı yine tarım kökenli bu kesim oldu. 
Gençlerin kente göçü nedeniyle yaşlanmış, verimi düşük tarımsal işgücü oluştu. Makineleşme desteklendi ama traktör alımı abartılı oldu, traktör başına verim düşük gerçekleşti. 
Tarım arazilerinin korunması ile ilgili yanlış politikalar uygulandı, amaç dışı kullanımlar arttı. İmara açılan geniş tarım alanları oldu.
Tarımsal girdi yem, gübre, zirai ilaç, mazot, elektrik (sulama) fiyatları arttı. Sistem çiftçiyi hep borçlandırıyordu. Tarımsal destekleme, baş fiyat ve prim sistemi yeterli ve cazip bulunmadığından sonuçları beklenilen kadar olmadı. Çiftçimiz zenginleşemedi. Çiftçi borçları nedeniyle bir çok ilimizde tarım topraklarının bir kısmı bir şekilde başkalarının veya yabancıların eline geçti. 
Talebe göre planlı üretim yapılmadığından bazı yıllarda pahalı olan ürünler ertesi yıl para etmedi. Zararlar oluştu. 
İthal edilen tarım ürünleri iç üretimin dengesini olumsuz etkiledi. İthal ürünler nedeniyle bu ürünler içerde artık üretilmemeye başlandı. 
İhraç ettiğimiz fındık ve zeytinyağı gibi ürünlerde dünyanın en büyük üretici ülkelerinden olmamıza rağmen bu gibi ürünlerin satış fiyatı katma değer yönünden yeterli getiri sağlamıyor, buna karşın, ihraç edilen bu gibi tarım ürünleri ise iç piyasada pahalı hale geliyordu. Tüketiciyi veya üreticiyi etkili şekilde koruyabilecek koruma sistemi geliştirilememişti. 
Küresel iklim değişikliğine hazırlıklı olunmadığından aşırı yağışlar veya kuraklığın olumsuz etkileri derinliğine yaşandı... 
Tarımsal işgücü içinde olan sigortalılardan prim gün sayısı dolan ve emekliliği hak eden çiftçiler tarımdan vazgeçmeyi düşünmeye, yükse sesle dile getirmeye ve vazgeçmeye başladı. Bu yüzden tarımı yapan esas faktör “bilgi” kaybolmaya başladı.

Ve biz artık on yıllardır buğday ithal ediyoruz. 
Kısaca, tarımı ihmal ettik. Bir çok yanlışı bir arada yaptık. Yapmamız gerekenleri de yapmadık. Sorunlar bu yüzden büyüdü. Yeni yüzyılımızda yeni bir bakış açısı ile birikmiş sorunları çözüp üretime geçmeliyiz.