Bilindiği gibi uluslararası egemenler daha doğrusu sömürgenler, yetiştirdikleri ya da beyinlerini satın alabildikleri bilim insanlarıNI besler, onların kulaklarına uluslararası yayılmacılık, sömürgecilik amaçlarını, ereklerini fıslar; o adamlar ya da kadınlar bilimsel maskeyle örtülmüş bu plan ve projeleri dünya kamuoyuna tıslar. Ama bu düşüncelerin ya da bilim soslu plan ve projelerin içeriğinden çok bunları kimin söylediği ya da kamusal alana yaydığı önemlidir. Dahası öyle olur ki, düşünce başlı başına korkunçtur; ama onu süslü sözlerle, kahverengi kadife ceketli, gözlüklü, sakin ses tonlu bir entelektüel dile getirince, herkes başını sallayıp onaylar ki ilk onay da akademi çevrelerinden gelir.
İşte böylesi "bilim adamı kamuflajlı ama Amerikan düşüncesini/gücünü/egemenliğini insanlara korku salarcasına aşılamaya çalışan son yılların önemli sosyologlarından Samuel Huntington işte bu görevlilerden biriydi. Ne düşündüğünü açıkça, pervasızca ve uluslararası alana korku salarcasına söylerdi:

“Medeniyetler çatışacak. Kan dökülecek. Batı’nın üstünlüğünü savunmak gerek.”

Bu yaklaşım, özellikle 11 Eylül saldırısı sonrasında “meşrulaştırıcı bir akademik zemin” olarak kullanıldı. Huntington'un söylemelri; çok doğrudan, çok katı, çok kan kokuyordu. Üstelik tutmadı da... Çünkü yaşadığımız çağ; savaş narası atanları değil, masal anlatanları seviyor. İşte o anda, görünürde barışsever, dijital çağa ayak uydurmuş, tarihi bilen ama geleceğe bakan bir figür ortaya çıktı; Yuval Noah Harari...

Harari’ye baktığımızda bir filozof görüyoruz ama gerçekte karşımızda bir “gelecek pazarlamacısı” var. Onun sözleri şunlar değil mi?


“Ulus-devletler artık yeterli değil.”

“İnsan, hacklenebilir bir hayvandır.”

“Algoritmalar bizi bizden iyi tanıyacak.”

“Tanrı düşüncesi geçmişin hikâyesidir, gelecek süper-insanlara aittir.”


Tüm bunlar ilk bakışta bu sözler insanları düşünmeye çağırıyor gibi görünüyor. Ama altını biraz kazıdığınızda, küreselciliğin yeni bir ruhban sınıfından bir vaiz var sanki karşınızda... Üstelik bu sefer ellerinde tüfek değil, yapay zekanın algoritmaları ve ülkemizde de webinar üzerinde paylaşılan TED konuşmaları, söyleşileri gerçekte beyin yıkamaları var.

Harari, “uluslar yetmez” derken kimin yerine neyi koyuyor?
Veri şirketlerini mi, Silikon Vadisi’ni mi, yoksa kendilerini tanrısal güç yerine koyan yapay zeka mühendislerini mi?

Barıştan söz ederken, sistemin itaatine davet eden bir mürit gibi mi konuşuyor?
Yoksa gerçekten insanlığın özgürlüğünü mü savunuyor?


Harari’nin yazdıklarının ya da konuştuklarının satır aralarında gizli ama güçlü bir önerme var:
“Bu dünya öngörülemez, karmaşık, değişken. O yüzden birey olarak siz karar veremezsiniz. Verileri biz toplayalım, kararları algoritmalar versin, siz rahatlayın.”

İşte ben burada soruyorum:

Peki kim yazacak bu algoritmaları?

Kimin değerleri gömülecek o kodlara?

Hangi kültür “evrensel” sayılacak, hangisi “yerel” diye çöpe atılacak?

Ve en önemlisi: Bu dijital tapınağın rahipleri kim olacak?

Yanıt belli; elbette ki küresel elitler, adını duyduğumuz ya da henüz duymadığınız vakıflar, şirketler, veri baronları olacak.


Harari bazen tehlikeleri anlatıyor gibi görünür. Oysa gerçek ve iyi niyetli bir eleştiri insanları direnmeye çağırır, Harari ise “uyum sağlayın” diyor.

Diyor ki: “Bu sistem kaçınılmaz. Hazırlıklı olun.”

Bu durumda şunu sormalıyız:

20. yüzyıl sonlanıp, 21. yüzyıla adım attığımız günlerde "medeniyetler çatışması" tartışmalarıyla dünya düzenini ters yüz eden, ulus devletlere korku salmaya çalışan, son aşamada bir tek küresel devlete teslim olunacağına ilişkin neredeyse kutsal metinler yazan ve yayan Huntington; bize doğrudan şiddeti önerdiği için mi dışlandı? Buna karşın Harari ise aynı sistemin dijital versiyonunu daha yumuşak bir ses tonuyla sunduğu için mi günümüzde el üstünde tutuluyor?
Belki de yanıt çok kolay ve sıradan olabilir. Huntington tutmadı, çünkü çok gürültülüydü. Bu kez karşımıza Harari’yi getirdiler; sözüm ona daha özgün, daha liberal görünen, ama aynı düzenin daha yeni diliyle konuşan biri... Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır atasözünde olduğu gibi mi ya da Huntington kötü polisti, Harari iyisi mi?
Harari’yi yalnızca bir düşünür değil, aynı anda küresel anlatının seçilmiş sözcüsü olarak görmeliyiz. Tıpkı bir dönem Chomsky'nin sistem içi muhalefeti temsil etmesi gibi, Harari de sistemin “öngörücü entelektüeli” olarak konumlanıyor.

Ama ben yine de ısrarla soruyorum:

Bir insan hacklenebilir mi?

Bir millet/ulus silinebilir mi?

Bir kültür algoritmalarla tanımlanabilir mi?

Bir ulus devlet hiç savaşmadan yalnızca algoritmalarla yenilebilir mi?

Ve en önemlisi:

Bir gelecek, yalnızca veriyle mi kurulur? Yoksa vicdan, irade ve dirençle mi?

Huntington gitti, Harari geldi; beyinleri yıkamaya, dijital çağın en yeni silahı yapay zeka algoritmalarıyla; ulus devletleri yıkmaya, o "tek devlet-tek millet-tek bayrak-tek dil-tek din içeren" küresel devlet tarafından neyiniz varsa sizin olan, onların hepsini yutmaya...
Siz, siz olun; beyninizi kiraya vermeyin, benliğinizi yitirmeyin, ulus devletinizi ve ulusal kimliğinizi hiç bir güce teslim etmeyin.