Şöyle bir geçmişimize baktığımızda; yoklukla kazanılmış bir bağımsızlık savaşımız var. Üstüne, üstlük Osmanlı’nın yedi düveline olan borcunu bile ödemiş, ayağında çarığı kalmamış Türk Ulusu… Böylesine yokluktan bir ülke yaratan bu Türk halkı; bugün, gerçekten olması gereken yerde midir?
Ve sonraki yıllar, II. Dünya yılları; yaşayanlar bilirler. Hitler; tüm Balkanlar’ı ezip geçip de, Trakya’dan Kuzey’e neden yöneliyor? Çünkü Alman Büyükelçisi Von Papen Türkiye’yi ve Türkler’i çok iyi tanıyor. Hitler’e; “Türkler’i askeri gücünüzle korkutamayacağınız gibi, açlıktan da öldüremezsiniz. Çünkü en az 10 yıllık buğdayları silolarında” diyor.

İlerleyen yıllarda bizler “Yerli malı, yurdun malı; her Türk onu kullanmalı” ilkesiyle yetişiyoruz. Daha sonra Kıbrıs Barış harekatı ya da Türklük onurunun ve gücünün dosta, düşmana bir kez daha anımsatılışı… Ardından gelen ekonomik ambargolar ve o dönemde kendi yağımızla kavruluşumuz. Bir benzerini Türk Ulusu’nun bağımsızlık savaşını verirken 1920’lerde yaşadığı gibi… Ve bir başka benzerini İkinci Dünya Savaşı yıllarında, 1940’larda yaşadığı gibi… Ve bugün de, bu ekonomik açmazlarımızdan çıkmak için, bir kez daha yaşamamız gerektiği gibi; KENDİ YAĞIMIZLA KAVRULMAK…

Hiç kuşkusuz bu kalıplaşmış sözleri ara, sıra eleştirsem de evet; kesinlikle hepimiz aynı gemideyiz, çünkü hepimiz Misak-ı Milli ile sınırları çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yurttaşlarıyız. Hepimiz bu ülkede her geçen daha da zorlaşan yaşam koşullarının içindeyiz. Belki birilerinin tuzları kuru, suları duru; umursamıyorlar yokluk çekenleri... Dahası "değil mi ki oy verdiniz, yakınmayın, eleştirmeyin, daha beter olun" içerikli sözler var kimilerinin dillerinde... Oysa kurunun yanında yaş da yanar; hangi siyasal partiye oy vermiş olursa olsun bu ülkede yaşayan emekçi de, emekli de zorluğu birlikte çeker. Ama yine de umudumuzu yitirmeyelim diye anımsatmak istiyorum ki dünlerde yaşanan tarihsel gerçeklere ilişkin ortak kaygılarımıza karşı, ortak özveriyle çözüldü sorunlar... İşte dünlerde kalan toplumsal deneyimleri anımsatmak için içtenlikle söylendi bu sözler... Ve evet biliyorum umursamıyor büyük çoğunluk böylesi sözleri; dolayısıyla bu sözler, hep kendime konuşmalar…
Bilindiği gibi biz Türkler; Dünya cenneti bir ülkede yaşıyoruz. Doğal kaynaklarıyla, iklim koşullarıyla Tanrı/Doğa vermiş de vermiş. Ama bizler bu varlıklarımızı görmezden gelip, gözü çöplükte çapkınlar gibi, sürekli yabancı mallara özlem içindeyiz.
İç pazardaki malların fiyatlarını denetlemek için ithal ikamesine girişiyoruz, ardından yerli üretimimiz gerilemek şöyle dursun, bütünüyle pazardan siliniyor. İşte yıllardır pazarlarımızı ele geçiren Çikita muz ve neredeyse yok olan Anamur muzu örneği… İşte Amerikan pirinci ya da Uzak Doğu ülkelerinin pirinçleri ve Trakya’nın kuruyup giden çeltik tarlaları… İşte tütüncülüğümüzün öldürülüşü, pazarımıza giren Japon ve Amerikan tütünleri… İşte kuş gribi bahanesiyle köy tavukçuluğunun bitirilişi… İşte zeytinciliğimiz üzerine son yıllarda oynanan oyunlar… İşte açık süt içilmesin kampanyasıyla, dev şirketlerin pazar payının artışı…

Velhasıl her şey; rahmetli Kemal SUNAL’ın “Küçük Bakkal, Süpermarkete Karşı” filminin öyküsü gibi… Sonuçta; küçük ve belki de orta ölçekteki işletmelere yaşam hakkı tanımama, uluslararası ya da ulus-ötesi dünya devlerinin açık pazarı olma yolunda hızla yol alışımız.
Ne yazık ki bütün bu olumsuzluklar da içimizi karartan olaylar, oluşumlar ve biliyorum ki umursamıyor büyük çoğunluk böylesi sözleri; hep bunlar kendime konuşmalar…
Evet biliyorum kendime k
onuşmalar ama yine de susmuyor dilim, durmuyor elim; dökülüyor düşünceler yazılarıma… Umut dünyası işte; kim bilir belli mi olur? Belki birileri de başlar "kendi yağımızla kavrulmasını yeniden öğrenmeliyiz" diye düşünmeye... Kim bilir? Umut dünyası işte...