Kadından nefret etmek yeni değil, neredeyse insanlık tarihi boyunca süregelen bir duygu ve bu nefret duygusunun da bir adı var: Mizojini.

Bu ad sonradan verilse de bu duygunun varlığı gerçekten de oldukça eski.

Ve bu duygu bazen dinin içine saklandı, bazen geleneğin, bazen aile namusunun, bazen devlet aklının, bazen de “kadının fıtratı” diye önümüze sürülen o bildik erkek korkusunun içine...

Kadın insan mı?

Elbette ama düzenin eski defterinde işler öyle yazmıyor.

Orada kadın, çoğunlukla insan olduğu için değil, işe yaradığı kadar değerli.

Doğuruyorsa makbul. Susuyorsa edepli. Katlanıyorsa kutsal anne. Güzelse görsel süs. Yaşlanınca görünmez. Baş kaldırınca tehlikeli.

Düşünün bir kez…

“Yuvayı dişi kuş yapar” diyenler, erkek kuşun yuvaya taşıdığı çer çöpü görmezden gelir, onu emeğini hiç sorgulamaz.

“Namus” diyenler, nedense hep kadının bedenine bekçi dikilir.

“Aile” diyenler, genellikle kadının suskunluğunu temel direk sanır.

Çocuk olmuyorsa kadın suçludur.

Erkek çocuk doğmuyorsa yine kadın suçludur.

Erkek aldatıyorsa kadın yetersizdir.

Erkek vuruyorsa kadın kışkırtmıştır.

Kadın öldürülüyorsa bile önce kadının yaşamı didiklenir.

Ne giydi? Nereye gitti? Kiminle konuştu? Niye güldü? Niye sustu? Niye ayrılmak istedi?

Erkeğe gelince…

Derin bir sessizlik.

Ben tam da burada durup soruyorum:

Bu durum yalnızca kadın düşmanlığı mı?

Yoksa kadını kullanışlı konuma getirme düzeni mi?

Oysa insanlık tarihi, kadını çoktan parçalara ayırmıştı.

Bir yerde doğurgan rahim yaptı. Bir yerde namus. Bir yerde hizmet. Bir yerde vitrin. Bir yerde soy güvencesi. Bir yerde ücretsiz emek.

Sonuç olarak insanlık tarihi boyunca kadına verilen görev pek değişmedi; doğur, gülümse, katlan, aileyi temsil et, yalnızca sus ve kesinlikle sorgulama.

İşte buna işlevsel kadınlık deniyor.

Yaşamda kadına yer veriliyor ama kendi yeri değil, kendisine yüklenen işlevleri yerine getirmesi için verilen ya da tahsis edilen görev yeri.

Kadının aklı nerede?

Sözü nerede?

İsteği nerede?

Öfkesi nerede?

İnsanlığı nerede?

Mizojini kadından yalnızca nefret etmez. Kadından korkar; özellikle de “ben” diyen özgüvenli kadından korkar.

Çünkü kadın “ben” dediği anda, yüzyıllardır ona biçilmiş rollerin dikişi atmaya başlar.

Oysa kadın işlevsel kadınlık bağlamında; doğurgan, damızlık bir dişi olmak istemez. Kadın, bir başka kadına kuma olmak istemez. Kadın; kutsal anne diye sömürülmek istemez. Kadın; bir erkeğin soyuna, namusuna, iktidarına ve itibarına araç olmak istemez.

İşte kadından gerçek korku da tam burada başlar. Çünkü kadın işlevsel kadınlık durumuna başkaldırdığında; kadından değil, kadının insan olmasından korkarlar.