Daha dünlere değin OZON tabakası için kaygılanıyorduk, şimdilerde de küremiz ısınıyor diye… Oysa insan soyu pek de duyarsız kalmamıştır çevreye… Çevre sorunlarıyla ilgili ilk uluslararası çalışma 1968 yılında Roma Kulübü’nü oluşturan iş adamlarının hazırlattığı “Ekonomik Büyümenin Sınırları” adlı yazanakla gerçekleştirilmiştir. Her ne denli karamsar görüşler içerse de… Nüfusun üstel büyümesine ilişkin değerlendirmeleri… Özellikle azgelişmişlerin beslenme sorunları… Daha da ileri gidersek; Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin çoğunun karşı karşıya olduğu açlık sorunu bakımından gerçekçi bir yaklaşımdır bu yazanak… Bununla birlikte araştırmanın eleştiri alan bir yanı da vardır ki bu yazanakta; sanki Dünya ülkelerinin gelişmişlik düzeyleri eşitmişçesine, çevre kirlenmesini önlemek amacıyla ekonomik gelişmenin durdurulması önerilmektedir bütün ülkelere…

Bu başlangıcın ardından; 1972’de Birleşmiş Milletler’in önerisiyle toplanan Stockholm Konferansı, insanın doğa karşısındaki tutumunun, davranışının kesinlikle değişmesi gerektiğini belgeleme bakımından önemlidir. Konferansın genel sekreteri, daha hazırlık aşamasında, Dünya’daki çevre bozukluğunu azaltma ve denetim altına almada, en çok sanayileşmiş ülkelerin sorumlu olduğunu, çünkü sorunların ortaya çıkmasına onların neden olduğunu açıklamıştır. Bir Amerikalı yazar da; ileri ülkelerin en az 200 yılda doğayı sömürmekle, bozmakla yaptıkları yanlışlardan söz etmekle yetinmenin, geri kalmışların bundan ders almalarını önermenin anlamsızlığını belirtmiştir.

1972 yılının Haziran ayında “BİR TEK DÜNYAMIZ VAR” söylemiyle toplanan Stockholm Konferansı’nın ardından, Dünya’nın geleceğine ilişkin kaygılara karşın, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı, 1987 yılında yayınlanan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun ORTAK GELECEĞİMİZ adlı yazanağında bir önlem olarak ele alınmıştır. Bu yazanakta SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı; “Kaynak kullanımının; gelecekteki yatırımlarla teknolojik gelişmenin yönlendirilmesi ve kurumsal değişimin bugünün olduğu kadar, geleceğin gereksinimleri ile de tutarlı bir duruma getirilmesi için bir değişim süreci” olarak tanımlanmaktadır.

Bu yazanağın hazırlanmasına neden olan gelişmelerin altında, ekonomik kalkınma ve büyümeyi sağlamak için yürütülen sanayileşme uğraşlarının yan etkileri bulunmaktadır. Çünkü ekonomik kalkınma ve büyüme için, yarın ne olacak kaygısına düşmeden , üstelik de sınırlı olan tüm kaynaklar sınırsızca kullanılmaktadır.

Gelecek için kaygılanan komisyon; SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA için bu gidişin durdurulmasına, “bir uyarı olması ve en azından üretim-tüketim ilişkilerinde belli bir bilincin, sorumluluğun oluşması” için bu yazanağı hazırlamıştır.

Daha sonra 1992’de Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde, 2002’de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde gerçekleştirilen “yeryüzü zirvesi” toplantılarında Dünyalılar, DÜNYAMIZ’ı tartışmışlardır. Bu arada 1997 yılının Nisan ayında, “küresel ısınmaya karşı alınacak önlemleri içeren” KYOTO SÖZLEŞMESİ de, 140 ülkenin onay vermesiyle, Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanmış ve 16 Şubat 2005 gününde sözleşme yürürlüğe girmiştir.

1968’de yayınlanan Roma Kulübü’nün yazanağından, Kyoto Sözleşmesi’ne değin bunca söylenen iyi niyetli sözlere ve girişimlere karşın; ne Dünyalı’nın, ne de Dünyamız’ın egemen güçlerce sömürülmesinin, saldırıya uğramasının sonu gelmemiştir.

Anımsanacağı gibi Dünya’nın bu sömürgenleri; 1972 Stockholm Konferansı’nda, azgelişmiş ülkelere “sanayileşmenizi durdurun, bizim yanlışlarımızı yinelemeyin, çevreyi koruyun” öğütleri vermişlerdi. Toplantıda azgelişmiş ülkeler adına konuşan Hindistan Başbakanı Bayan Indra Gandhi de; “yoksulluğun en büyük kirlilik olduğunu, gelişmiş ülkelerin, azgelişmişlere, gelişmelerinizi durdurun demekle onları uluslar arası haksızlık ortamına itmiş olacaklarını” söylemişti…

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA söylemlerine karşın; gelişmişler durmadılar/ durmuyorlar/durmayacaklar da… Vahşi kapitalizmin bu açgözlü sömürgenleri; “küreselleşme” yalanıyla, işbirlikçi yöneticilerinin de yardımıyla azgelişmişlerin yer altı ve yerüstü kaynaklarını talan ediyorlar, sonra da onlara öğütler veriyorlar. Pekiyi ya kendileri; verdikleri öğütlere uygun mu davranıyorlar ? Kuşkusuz HAYIR! Bütün bu yaşananlar her zamanki gibi; Batılı’nın ikiyüzlülüğüdür. Alaska’da en az 50 yıllık petrolü varken, Ortadoğu’da petrol için kan dökenler, sanayi atıklarını getirip kıyılarımıza bırakarak, ülkemizi/karasularımızı dev bir çöp sepetine dönüştürenler… İşte bu sömürgenler şimdi de küresel ısınmaya karşı bizlerden önlem almamızı istiyorlar, küresel ısınma sonucu eriyen buzulların altından ortaya çıkacak fosil yakıtların paylaşım pazarlığını yaparken…