Küreselleşme 80'li yıllardan beri “kültürlerin buluşması”, “ticaretin özgürleşmesi” ve “halkların kardeşliği” gibi parlak söylemlerle pazarlandı. Buna karşın günümüzün yaşam koşullarında geldiğimiz son aşamada, karşımızda ulusötesi bir egemenlik modeli var. Daha açık bir anlatımla karşımızda ne tek bir diktatör var ne de tek bir ülkenin bayrağı... Buna karşın algoritmalarla yönetilen, yapay zekayla denetlenen, sermaye devleriyle yönlendirilen bir “totalist dijital devlet” modeli oluşturuluyor.

Bu düzen geleneksel sağ ya da sol söylemlerin ötesine geçerek, ideolojik bir karma oluşturuyor; örneğin sağdan otoriteyi, soldan kolektiflik mitini alıyor, ortaya çıkansa George Orwell’in bile düşlemekte ya da öngörmekte zorlanacağı bir yapı ki o da Küresel Totalistan diyebileceğimiz bir yapı...

Üstelik öylesine güzel bir gelecek üzerine idealist/ülküsel anlatılar yayılıyor ki küresel alanda... Sanki ulus devletlerin sınırlarının silinmesi değil de ama amaçlanan geleceğin ve bu düzene ilişkin gerçeklerin tam olarak bilinmesi istenmiyor gibi...

Geçmişte totaliter düzenler baskıyla, zorbalıkla, silahlarla, sansürle ve fişlemeyle var olurlardı. Günümüz düzeninde yöntemler değişti; tıklama, beğeni, erişim engeli, gölgeleme, veri madenciliği gibi yöntemler var. Bu düzende insanları vuran kurşunlar değil; yeniden kodlayan satırlar var. Üstelik yeni dünya düzeninde kimseye “düşünme” yasağı getirilmiyor; çünkü “düşünemeyen kitleler” yetiştirilmek isteniyor. Eğitim sistemleri boşaltılıyor, kültürel üretim algoritmalara terk ediliyor, gerçek yerine gündem, düşünce yerine içerik sunuluyor ve bu içerikler arasında, ayırdına varmadan köleleştiriliyor, tutsak ediliyor insanlar...

Geçmişin totaliter yönetimlerinde düşman belliydi; muhalifler, gazeteciler, entelektüeller… Bugünün düşmanı ise çok daha sinsice belirleniyor ki gerçek düşman olarak da öncelikle "bağımsız düşünce" hedefte... Çünkü bu düzen, herkesi aynı uygulamaya, aynı alışveriş sepetine, aynı haber akışına yönlendirmek istiyor. “Farklı / değişik / başka” olanlar tehlikeli olarak kodlanıyor. Herkesin aynı biçimde ya da aynı konuda düşünmesi değil; hiçbir şeyi derinlemesine düşünmemesi isteniyor. Yalnızca devleti değil; dili, etiği, bilinci ve hatta duyguları da kapsayan bir totalist (bütüncül) düzen oluşturuluyor. Çünkü insanlar, kendilerine sunulan konforlu çerçevenin dışında bir dünya düşlemekten geri döndüğünde ya da döndürüldüğünde nasılsa tutsak alınmış olacaklardır.

Bugün küresel şirketler birer hükümet gibi davranıyor ve uygulamalar; anayasa gibi bağlayıcı ve en önemlisi de insanlar bu düzenin yurttaşı değil, kullanıcısıdır. Tıpkı bir ürün gibi izleniyor, yönlendiriliyor ve sınıflandırılıyor herkes... İşte insanlığa dayatılan bu düzene direnmekse “Hayır” diyebilmekle başlar. Her dijital izi bırakmadan önce, her haberin peşinden gitmeden önce, her yeni teknolojiyi alkışlamadan önce “Bu kimin işine yarıyor?” diye sormakla sürer gider. Dahası ve belki de en önemlisi; yalnızca devletlere değil, algoritmik düşüncelere de sınır çekebilmektir. Çünkü insanın özgür düşüncesini ve istencini biçimleyen, denetleyen, yönlendiren her güç, hangi renge boyanırsa boyansın aynı otoritenin izdüşümüdür.

Bilinmelidir ki totaliter düzenler sağ ya da sol olsun, sonunda halklara hep aynı koşulları verir; baskı, sömürü ve mutsuzluk... Bugünün en büyük tehdidi; ulus devletin içinde ortaya çıkabilecek otoriter düzenden daha çok, sınır tanımayan bir “küresel totalizm”dir. İnsanlık bu gerçeği kesinlikle göz ardı etmemeli, uyanık olmalı, bu düzene karşı koymalıdır.

Peki nasıl?

Her şeyden önce dijital okuryazarlık bir insan hakkı olarak tanınmalı; bireyler yalnızca tüketici değil, aynı anda algoritmaları okuyan, sorgulayan ve denetleyen özneler olarak yetiştirilmelidir. Okullarda eleştirel medya okuryazarlığı zorunlu ders olmalı, verinin nasıl işlendiği ve yapay zekanın hangi değerlerle kodlandığı her yurttaşın anlayabileceği yalınlıkta anlatılmalıdır. Ama bununla yetinmek olmaz elbette... Bugün birer hükümet gibi davranan küresel teknoloji şirketlerine karşı kamusal ve açık kaynak seçenekleri oluşturulmalıdır. Kullanıcısını ürün değil, özne sayan; veriyi sömüren değil koruyan; kar yerine kamu yararını hedefleyen dijital kamusal alanlar kurulmalıdır. Ulusal ölçekte başlayıp küresele yayılabilecek bu girişimler, tekelleşmiş platform gücünün karşısında birer özgürlük adası olabilir.

Hukuk bağlamındaysa gerçekleştirilmesi gereken en önemli uygulama, adım, girişim ve çağımızın öncelikli gereksinimi Dijital Haklar Bildirgesi gibi bağlayıcı uluslararası belgelerin yazılmasıdır. Algoritmik kararların şeffaflığı/saydamlığı, itiraz edilebilirliği ve açıklanabilirliği yasal güvence altına alınmalıdır. İnsan onuru, bir yazılım güncellemesiyle ihlal edilemeyecek kadar kutsaldır; bunun güvencesi de yalnızca veri piyasa düzeni değil, dijital hukuk düzeni olabilir. Dahası, kültürel ve düşünsel üretim algoritmaların insafına terk edilemez. Bağımsız düşünce platformları, kamusal destekli sanat ve bilim üretimi, düşüncenin metalaştırılmadığı eğitim müfredatları bu yeni totalizmin en güçlü panzehirleridir. Çünkü algoritmaların yönlendirdiği bir kültür değil; özgür zihinlerin kurduğu bir uygarlık hedeflenmelidir.

Tüm bunların ötesinde, insanın yeniden tanımlanması gerekiyor. İnsan, yalnızca tıklayan, beğenen, gezen, kaydıran bir kullanıcı değildir; irade sahibi, özgürlük talep eden, direnen bir varlıktır. Teknolojik ilerleme tek başına hedef olamaz; bu ilerleme, insan onuru, eşitlik ve özgürlükle sınanmalıdır.

Küresel totalizme karşı yürütülecek savaşım, yalnızca bir direniş değil; aynı anda bir kuruluş eylemidir. Yeni dünya düzenini yalnızca eleştirmek yetmez; onu yeniden yapılandırmak gerekir ve bu yapılandırma, herkesin kullanıcı değil yurttaş; herkesin veri değil özne; herkesin hedef değil özgür birey olduğu bir düzen olmalıdır.

İnsanlık için öncelikli ve önemli olan yalnızca uyanık olmak değil, sürekli uyanık kalmak; yalnızca karşı durmak değil, karşı durabilecek dünyaları birlikte kurmaktır.

En önemlisi de yapay zekanın her şeyi bildiği, her soruyu yanıtladığı yanılgısı, kitapların yakılmasına, kütüphanelerin yıkılmasına nedensellik sağlamamalıdır. Çünkü bilgiyi depolayan değil; bilgiyi sorgulayan insandır. Algoritmalar belleğimiz olabilir ama vicdanımız, tarihimiz ve direncimiz sonsuza dek kitap sayfalarında duruyor ve durmalıdır.