Bir kaç gün önce nörolog Dr. Melek Ertan'ın demokrasi ile insan sağlığı arasındaki ilişkiyi ele aldığı bir paylaşımını okudum.

Meğer demokrasi yalnızca siyaset bilimcilerin, hukukçuların konusu değilmiş!

Nörologların da ilgi alanına girmiş.

İyi de demokrasiyle insan beyni arasında ne ilişki var?

Sandık başına giderken mi yoruluyor beynimiz, yoksa sandıktan çıktıktan sonra mı?

Dr. Ertan, demokratik olmayan ortamlarda yaşanan korku, belirsizlik ve sürekli tehdit algısının insanın ruhsal ve bedensel sağlığını olumsuz etkileyebileceğini anlatıyor.

Kortizol, adrenalin, dopamin, serotonin...

Bizim siyaset biliminde pek karşılaşmadığımız ama insan bedeninde görev başında olan kimyasallar!

Gerçi bunların siyasal rejimlere göre otomatik olarak artıp azaldığını söyleyemeyiz. Ama uzun süreli stresin insan sağlığı üzerindeki etkileri bilimsel araştırmalarla da ortaya konulmuş durumda.

Eh, biz yıllarca demokrasinin sağlığını tartıştık. Meğer demokrasinin bizim sağlığımızla da ilgisi varmış!

İşin gerçeği bu konuya bir de başka yönden bakabiliriz.

Siyaset bilimi öğrenimimiz sırasında sosyoekonomik yapıyla sosyopolitik yapı arasındaki ilişkileri öğrendik. Daha öncesinde Marx dedemiz de ekonomik altyapıyla siyasal, hukuksal ve düşünsel üstyapı arasındaki ilişkileri anlatmıştı.

Şimdi bu ilişkilere insan sağlığını da ekleyelim.

Geçim sıkıntısı, işsizlik, gelecek kaygısı...

Üzerine bir de siyasal belirsizlik, adaletsizlik algısı ve kurumsal güvensizlik eklenirse ne olur?

İnsan düşünür, kaygılanır, huzursuzlanır.

Peki, bütün bunlardan yalnızca düşünceleri mi etkilenir?

Bedeni hiç mi etkilenmez?

İşte burada ruhsal ve bedensel sağlığı toplumsal koşullarla birlikte ele alan bütünsel yaklaşım karşımıza çıkıyor.

Dünya Sağlık Örgütü de gelir dağılımı, çalışma koşulları, eğitim ve siyasal sistemlerin insan sağlığını etkileyen toplumsal belirleyiciler arasında bulunduğunu vurguluyor.

2019 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan, 170 ülkeyi kapsayan bir araştırmada da demokratik deneyim ile bazı sağlık göstergeleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmuş.

Demek ki konu yalnızca bir nöroloğun değerlendirmesinden ibaret değil.

Ama benim aklıma başka bir soru takılıyor.

Demokrasi yokluğu mu insanı hasta eder, yoksa insanın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olamaması mı?

Düşünsenize...

Seçimler yapılıyor, toplantılar düzenleniyor, halk da davet ediliyor.

Buyurun, katılın!

Katılıyor. Konuşuyor. Öneriyor.

Sonuç?

Ses var, karşılık yok!

Eh, insan bir süre sonra sormaz mı?

Ben burada ne işe yarıyorum?

Demek ki demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değilmiş. İnsan, kendisini ilgilendiren kararlarda etkili olmak da istiyor.

Olamadığında an geliyor susuyor, an geliyor öfkeleniyor, an geliyor umudunu da yitiriyor.

Gelelim şu mutluluk sorunsalına...

OECD yıllardır ülkelerin gönenç düzeylerini araştırıyor. Gelire, eğitime, sağlığa, yaşam doyumuna bakıyor.

Sonra bu ülkelerin halklarına soruyorlar:

Mutlu musunuz?

Mutluyuz diyenler de var, mutsuzuz diyenler de...

İyi de insan gerçekten mutlu mudur, yoksa yaşadığı koşullarla yetinmeyi mi öğrenmiştir?

Bir lokma bir hırkayla mutlu olunmaz mı?

Olunur elbette!

Ama bir lokma bir hırkayı özgürce seçmek başka, başka seçeneği bulunmadığı için onunla yetinmek başka!

İşte bütünsel yaklaşım da biraz bunu anlatıyor.

Ekonomiyi siyasetten, siyaseti toplumdan, toplumu insandan, insanın ruhsal durumunu da bedeninden kopararak değerlendiremeyiz.

Sorun yalnızca stres hormonlarının bedendeki etkileri değil.

Sorun, insanın nasıl bir toplumsal düzen içerisinde yaşadığı!

Çünkü demokrasi yalnızca devletin nasıl yönetildiğiyle değil, insanın ne ölçüde özgür, güvende, sağlıklı ve onurlu yaşayabildiğiyle de ilgilidir.

Üstelik insanı yalnızca hasta olduğunda tedavi etmek yetmez; onu hasta edebilecek toplumsal koşulları da sorgulamak gerekir.

Bu aşamada soralım bakalım:

Demokrasi mi hasta, toplum mu?

Yoksa biz, birini iyileştirmeden diğerinin sağlıklı olmasını mı bekliyoruz?

Yoksa, yoksa olmayacak duaya amin mi diyoruz?