Bir el düşünün.

Beş parmaklı. Avucu açık ve avucunun ortasında bir göz var.

Kimin eli?

Fatıma’nın Eli!

Acaba kim bu Fatıma?

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in kızı, Hz. Ali’nin eşi Fatıma.

Ama bu elin öyküsü Fatıma’dan da eski.

Öyle birkaç yüzyıl değil, binlerce yıl öncesine uzanan bir simgeler dünyasından söz ediyoruz.

Eski Akdeniz ve Kuzey Afrika kültürlerinde el biçimli koruyucu simgelerle karşılaşıyoruz. Bazı araştırmacılar bu simgenin köklerini de Kartaca'nın Tanit tanrıçasına kadar götürüyor. Ne var ki bu bağlantının kesin olarak kanıtlandığını söylemek olanaklı değil.

Sonra değişik dinler, değişik toplumlar çıkıyor karşımıza.

Müslümanlar Fatıma’nın Eli diyor.

Yahudiler Musa'nın kız kardeşi Meryem'le ilişkilendirerek Miriam'ın Eli diyor.

Aynı el, değişik adlar.

Demek ki simgeler de insanlar gibi yolculuk ediyor. Bir kültürden diğerine geçiyor, anlam değiştiriyor, yeni kimlikler kazanıyor.

Peki, bu el ne işe yarıyor?

İnanışa göre nazardan koruyor. Kötülükleri uzaklaştırıyor. Bereket getiriyor. Şans veriyor.

Avucunun ortasındaki göz de kötü gözlere karşı nöbet tutuyor!

Ne kadar ilginç, değil mi?

Bir göz, başka gözlerin kötülüğünü engelliyor.

İnsanoğlu binlerce yıldır kendisini görünmeyen tehlikelere karşı görünür nesnelerle korumaya çalışıyor.

Bazen bir muska... Bazen bir nazar boncuğu... Bazen bir el... Bazen de bir dua...

Elbette ki bütün bunların arkasında çok insanca bir duygu var: Korku.

İnsan hastalıktan korkuyor. Ölümden korkuyor. Yoksulluktan, kıskançlıktan, başına gelecek bilinmez felaketlerden korkuyor.

Ve korktuğu şeyleri denetleyemediğinde kendisini koruyacağına inandığı simgelere sığınıyor.

Buraya kadar anlaşılmayacak bir şey yok. Çünkü insanlık tarihi yalnızca aklın ve bilginin gelişmesinin değil, aynı zamanda korkularla baş etme çabasının da tarihidir. Ancak burada küçük bir soru sormak gerekiyor.

Fatıma’nın Eli gerçekten koruyor mu, yoksa koruduğuna inanmak mı insana güven duygusu veriyor?

İşte inanç ile bilimsel düşünce arasındaki ayrım burada başlıyor.

Bir nesnenin insana güven duygusu vermesi başka, onu gerçekten bir tehlikeden koruması başka bir olgu...

Birincisi psikolojik bir olgu.

İkincisi ise kanıt gerektiriyor.

Bugüne kadar Fatıma’nın Eli'nin nazarı önlediğini, hastalıkları uzaklaştırdığını ya da felaketleri engellediğini gösteren güvenilir bilimsel kanıt ortaya konmuş değil.

Ama onun yüzyıllardır kullanılıyor olması da bize başka bir gerçeği anlatıyor.

İnsanlar yalnızca bildikleriyle değil, inandıklarıyla da yaşıyor.

Üstelik burada bir başka ilginçlik daha var.

İslam geleneğinde Fatıma adıyla anılan bu elin benzerlerine başka dinlerde de rastlanıyor.

Demek ki kültürler ve inançlar arasındaki sınırlar, simgelerin yolculuğunu her zaman durduramıyor.

Bir dinin kutsal anlam yüklediği nesne, başka bir kültürün daha eski simgesi olabiliyor. Tarih bazen böyle küçük oyunlar oynuyor insanlarla...

Biz bir simgenin yalnızca bize özgü olduğunu düşünüyoruz.

Oysa simge çok daha öncesinde başka coğrafyaları dolaşmış, başka inançların kapısını çalmış.

Şimdi gelelim temel konuya...

Fatıma’nın Eli'ni bir kolye olarak takabilirsiniz. Evinizin duvarına asabilirsiniz. Sanatsal güzelliğini beğenebilirsiniz. Kültürel miras olarak değerlendirebilirsiniz.

Bütün bunlarda sorun yok.

Sorun, bir nesneye sahip olmadığı bir gücü yükleyip kendi aklımızın gücünü unutmaya başladığımızda ortaya çıkıyor. Çünkü hastalıktan korunmak için tıbba, yoksullukla savaşım için adil ekonomik politikalara, kötülüklerle savaşım için de hukuka, eğitime ve toplumsal sorumluluğa gereksinimimiz var.

Bir el simgesi elbette bunların yerini tutamaz.

Düşünsenize...

İnsanlık bugün uzayın derinliklerini araştırıyor. Genleri inceliyor. Yapay zekâ geliştiriyor. Milyarlarca yıllık evrenin geçmişini anlamaya çalışıyor. Ama aynı insanlık bunca gelişmeye karşın bugün bile kapısına astığı küçük bir elin kendisini kötülüklerden koruyacağına inanabiliyor.

Çelişki mi?

Belki. Ama insan dediğimiz varlık da biraz böyle çelişkilerle dolu bir canlı değil mi?

Bir yanıyla aklın peşinde koşuyor, buna karşın diğer yanıyla da korkularından kurtulamıyor.

Fatıma’nın Eli bu bakımdan yalnızca bir nazarlık değil, insanın binlerce yıllık korkularının, umutlarının ve korunma arayışının da simgesidir. O elin kültürel değerini küçümsemeyelim ama ona doğaüstü güçler de yüklemeyelim.

Çünkü kötülüklerden korunmak için önce kötülüğün nedenlerini anlamak gerekiyor. Bunu da nazarlıklar değil, sorgulayan akıl yapabilir.

Fatıma’nın Eli insanlık kültürünün ortak bir simgesi olabilir. Ama geleceğimizi koruyacak olan, Fatıma’nın Eli değil, insanın kendi aklı ve elleridir.