1960 yılında, dünya sinemasının unutulmaz yıldızı Sophia Loren'in mücevherleri çalınır. Loren perişandır.

Öyle ya, kolay mı? Elmaslar, zümrütler, yakutlar gitmiştir.

Söylenceye göre, ağlayan Loren'in yanına ünlü yönetmen Vittorio De Sica gelir. İkisi de Napoli'nin yoksulluğunu yakından tanımaktadır.

De Sica onu teselli eder:

“Biz yoksulluk içinde doğmuş iki Napoliliyiz. Para gelir, para gider.”

Ardından da o unutulmaz sözleri söyler:

“Senin için ağlayamayan bir şey için asla ağlama.”

De Sica bu sözleri gerçekten söyledi mi, kesin olarak bilmiyoruz. Ama bu sözler çok güzel.

Çünkü elmas değerlidir. Ama ağlamaz.

Altın parlar. Ama sevmez.

Pırlanta göz kamaştırır. Ama gözyaşı silmez.

Aradan yıllar geçti. Dünya değişti. Değerler de değişti.

Geçmişte mücevherler kasalarda saklanırdı. Şimdi sosyal medyada sergileniyor.

Üstelik yalnızca mücevherler değil; bedenler, yüzler, gülüşler, dahası benlikler...

Çanta marka olacak. Ayakkabı marka olacak. Tatil Maldivler'de, akşam yemeği Paris'te olacak.

Olacak da olacak!

Tamam da ya insan ne olacak?

İşte orası biraz karışık.

Çünkü günümüzün gösteriş dünyasında bazı kadınlar, lüks bir yaşam uğruna bedenlerini, duygularını, dahası özgürlüklerini pazarlığın bir parçası durumuna getirebiliyor.

Bir çanta, bir pırlanta, bir lüks otomobil...

Karşılığında ne veriliyor?

Biraz zaman mı?

Biraz özgürlük mü?

Biraz kişilik mi?

Yoksa insanın kendisi mi?

İşin ironik yanı da şu:

Dünlerde erkekler kadınlara mücevher alırdı. Bugünlerde bazı kadınlar mücevhere ulaşabilmek için kendilerini birer mücevher gibi sunuyor.

Üstelik paketleme kusursuz. Sunum göz alıcı. Vitrin parıltılı.

Ama vitrindeki insanın ne düşündüğünü, ne duyumsadığını pek soran, sorgulayan yok.

Çünkü vitrinin görevi düşündürmek değil, beğendirmek!

Peki, bu gösteriş düzenini yalnızca kadınlar mı yaratıyor?

Elbette hayır.

Kadına önce güzel ol diyen, ardından daha güzel, daha genç, daha çekici olmasını isteyen bir düzen var.

Sonra bu düzen kadınlara güzelliklerini sermayeye dönüştürmeyi öğretiyor. Ama kadın bu oyuna katıldığında dönüp onu yargılıyor.

Ne güzel düzen!

Hem pazarı kuruyor hem müşteriyi ayıplıyor.

Hem vitrini hazırlıyor hem vitrindeki kadını suçluyor.

Oysa bir kadının kendi bedeni ve yaşamı üzerinde özgürce karar vermesi başka, lüks yaşamın dayattığı beklentiler uğruna kendinden vazgeçmesi başka.

Üstelik bu oyunun gerçek kazananı çoğunlukla kadın da değil, erkek de değil.

Kazanan, insanın kendisini sürekli yetersiz algılamasından beslenen tüketim düzeni.

Yeni bir yüz. Yeni bir beden. Yeni bir çanta. Yeni bir yaşam.

Her şeyin yenisi var.

İnsanın kendisi dışında!

Sophia Loren'in mücevherleri çalındığında ağlaması anlaşılabilir bir durumdu. Çünkü o taşlar, o Napolili kızın yoksulluktan başarıya uzanan yaşamının da simgeleriydi.

Ama bugün başka bir soruyu sormak gerekiyor:

İnsan mücevherlerini yitirdiğinde mi yoksullaşır?

Yoksa mücevher sahibi olabilmek için kendinden vazgeçtiğinde mi?

Bir kadın pırlantasını yitirdiğinde yenisini alabilir.

Ama ya özgürlüğünü yitirdiğinde?

Kendine olan saygısını?

Kendi yaşamı üzerindeki söz hakkını?

İşte onları acaba hangi mağazadan satın alabilecek?

De Sica'ya atfedilen o sözlere dönersek:

“Senin için ağlayamayan bir şey için asla ağlama.”

Ben de bir soru eklemek isterim o ünlü sözlere:

Senin için ağlamayan nesnelere sahip olmak uğruna, kendini ağlatmaya değer mi?

Evet, elmaslar ağlamaz.

Ama insan, kendine özgü değerlerini yitirdiğinde yalnızca gözyaşı dökmez; içten içe kan ağlar.