Günümüzün ünlü düşünürlerinden Yuval Noah Harari yine konuşmuş, bu kez de güven üzerine...

Ona göre uygarlığın temeli zekâ değil, güvenmiş. İnsanlar birbirlerine, kurumlarına güvenlerini kaybediyor, giderek algoritmalara, yapay zekâya güvenmeye başlıyormuş.

İyi de sevgili Harari, kime güvenelim?

Devlete mi?

Hukuka mı?

Bankalara mı?

Siyasal yöneticilere mi?

Yoksa senin geleceğimizi teslim etmekten korktuğun algoritmalara mı?

Uygarlığın temelinde güven olduğunu düşünmek güzel. Öyle ki peri masallarında elindeki sihirli değnekle bütün kötülükleri iyiliğe dönüştüren büyükanneye inanmak kadar güzel!

Ama masal başka, gerçek başka.

Bir ülkede parlamento var. Mahkemeler var. Seçimler yapılıyor. Denetim kurumları, demokratik kurullar, sivil toplum örgütleri var.

Her şey var, var da ya işlevleri?

İşte orası biraz karışık.

Yıllar önce Bursa Kent Konseyi üzerine yazarken şu sözleri kullanmıştım:

“Desinler, bizde de var desinler!”

Kent konseyi var. Toplantılar yapılıyor. Katılımcılar konuşuyor. Görüşler bildiriliyor.

Sonra?

Sonrası yok!

Yurttaş konuşmuş, yöneticiler dinlemiş gibi yapmış. Kararlar yine bildikleri gibi alınmış.

Şimdi aynı anlayışı başka kurumlarda da görmek olası değil mi?

Hukuk var desinler.

Denetim var desinler.

Demokrasi var desinler.

Halkın ağzına bir parmak bal çalınsın, düzen bozulmasın!

Üstelik bu yalnızca bizim ülkemizin sorunu da değil.

Dünya siyasetinde bir dönem Huntington'ın medeniyetler çatışmasını konuştuk. Ardından medeniyetler diyaloğu, medeniyetler ittifakı, dinler arası uzlaşma gündeme geldi.

Savaşlar bitti mi?

Hayır.

Devletler arasındaki çıkar çatışmaları ortadan kalktı mı?

Hayır.

Aynı dinin, aynı kültürün, aynı tarihsel geçmişin insanları birbirlerine karşı konumlanmaktan vazgeçti mi?

Hayır.

Demek ki güven ve kardeşlik söylemleriyle siyasal gerçeklik pek de örtüşmüyor.

Şimdi karşımızda Harari var. Bu kez de onun aracılığıyla; medeniyetler çatışmasından çok, yapay zekâ ve insanlığın geleceği konuşuluyor.

Harari bizi algoritmalara karşı uyarıyor. İnsanlığın kendi kurumlarına güvenini yitirmesinden endişe ediyor.

Tamam da acaba o kurumlar güvenilir mi ya da güvenilir olduklarını kim söylüyor?

Ve en önemlisi, güvenimizi boşa çıkardıklarında hesaplarını kim soruyor?

Benim için demokrasinin temel sorusu budur.

Demokrasi, yöneticilerin iyi niyetine güvenmek değildir. Demokrasi, yöneticiler yanlış yaptığında hesap sorabilmektir.

Sandıkta oyunu ödül ya da ceza olarak kullanabilmektir. Ama yalnızca sandıkta değil; iki seçim arasında da sözünü söyleyebilmek, kararları sorgulayabilmek, değiştirebilmektir.

Şimdi bu göstermelik katılım anlayışının bir de dijital sürümü çıktı karşımıza.

Eskiden toplantıya çağrılırdık. Şimdi ekrana çağrılıyoruz.

Eskiden el kaldırırdık. Şimdi kutucuk işaretliyoruz.

Eskiden görüşümüz tutanağa geçirilirdi. Şimdi verilerimiz sisteme kaydediliyor.

Ne büyük ilerleme!

Peki, kararları kim veriyor?

Algoritmaları kim tasarlıyor?

Hangi çıkarlar, hangi değerler, hangi güç ilişkileri o sistemlerin içinde yer alıyor?

Ve yanlış karar verildiğinde kimin kapısını çalacağız?

Algoritmanın mı?

İşte Harari'nin güven üzerine söylediklerini okurken benim aklıma bunlar geliyor.

Çünkü güven dediğimiz kavram, birilerinin bizden isteyebileceği bir bağış değil, hak edilmesi gereken bir ilişkidir.

Üstelik birbirlerine güvenenlerin kesinlikle iyi işler yaptığı da söylenemez. Çıkarlarını korumak için bir araya gelenler de birbirlerine pekâlâ güvenebilirler.

O nedenle kimin kime güvendiğinden önce, kimin kime hesabını sorabildiğine bakmak gerekiyor.

Yoksa yarın öbür gün Harari de gündemden düşer, yerine daha yeni sürüm bir gelecek anlatıcısı gelir. O da konuşur. Biz yine dinleriz.

Belki bu kez de yapay zekânın kendisi çıkar karşımıza, uygarlığın geleceğini anlatır.

Kim bilir?

Ama ben yine de aynı soruyu sorarım:

Bu uygarlıkta halk nerede?

Ve son bir sözüm var:

Güvenin uygarlığın temeli olduğunu söyleyenlere, güvenilir kurumların da uygarlığın vazgeçilmezi olduğunu hatırlatmak gerek.

Yoksa... Desinler, güvenimiz de var desinler!

Sonuçta elde ne var ona baksınlar; söylem ile eylem örtüşmüyorsa, yormasınlar çenelerini boş yere!