Yoksulluk insanların yaşamlarında tanık oldukları en istenmez hallerden biridir. Aklı başında olan hiçbir insan bilerek ve isteyerek yoksulluğu tercih etmez. Yoksulluk sadece maddi olarak yetmezlik değil, yaşama ilişkin yetmezlikler bileşkesidir. Genellikle yoksul insanların eğitim düzeyleri düşüktür. Eğitim insanlara bilinç kazandırdığı gibi, meslek ve becerilerde kazandırır. 

“Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.” Dendiğinde, bireylerin yaşam koşullarından sorumlu olan bir devlet kurumu işaret edilmiş olur. Eğitim, sağlık ve güvenlik, devletlerin tartışılmaz görevlerindendi. İfadede geçmiş zaman kipi kullanmamız, devletlerin bu görevlerinden uzaklaştığını işaret etmek içindir. Bazı devletler bu temel görevlerinden hızla uzaklaşmaktadır. Bu olumsuz gelişmeler sonucunda; paran kadar eğitim, paran kadar sağlık ve gücün kadar güvenlik sunulmaktadır. Bu durumda,” kabak”  güçsüzlerin başında patlamaktadır. Yani, dişiyle ve tırnağıyla yaşama tutunmaya çalışan insanlar artık uçurumun kıyısında yaşam mücadelesi vermektedirler(!) Ayakları kaydığında tutunacak bir dal bulmaları olası gözükmemektedir. 

Toplumlarda birden çok sistem mevcuttur. Sağlık sistemi, eğitim sistemi gibi. Toplumdaki mevcut sistemler, yönetim sistemi şemsiyesi altında yer alır. Gelir dağılımı adil olursa dediğimizde, adalet sistemini işaret etmiş oluruz. Evet, adalet sistemi adil olursa; mevcut sorunlar daha az çaba ile aşılır. Sistem, çözüm yerine çözümsüzlük üretiyor ise, sorunlar içinden çıkılmaz hale gelir. O zamanda uçurumlar insan yutmaya başlar. Orta sınıf çözülerek yok oluyor ise; devletin sorumluluğu artar. Normal bir devletin orta sınıfı yok etmesi, bindiği dalı kesmekle eş anlamlıdır. Devletler bu sorunları çözmek için, üretimle birlikte adil bölüşüme yönelmelidir. Ülkenin tüm potansiyeli, ülke yararına kullanılmalıdır. Adil paylaşımda eşitlik temel alınmalıdır. Korunup kollananlar olmamalı veya onlara göz yumulmamalıdır! 

Yakın geçmişte tanık olduğumuz bir olumsuz olay var. Reza Zarrap olayı bunun en tipik örneklerinden biridir. ABD, İran’a ambargo uyguluyor. Buna karşın bizim o ülke ile ticaretimiz devam ediyor. Üstelik belirli sınırlar içinde bu ilişkileri geliştirme olanakları da var. Ama ne oluyor? Reza ambargoyu deliyor. Oradan elde ettiği kara parayı da bizim bazı yetkililerle paylaştığını söylüyor. Çikolata kutularında dolarlar, para sayma makinaları ve evinde banyo kesesi içine dolar saklayan banka müdürleri oluyor. Normalde ülke İran ile yasal ticaretini yapsa bu pislikler ortaya çıkmayacak ve ülkemiz kazanç sağlayacaktı. Güven ve adalet zedelenmeyecekti, toplum çürümeyecekti! 

Uçurum, yaşamın doğal olarak sürdürülmesini olanaksız kılan sakıncalı alanı vurgulamış oluyor. Genellikle insanlar, yaşam için sakıncalı olan alanlardan uzak durmaya çalışırlar. Tehlikeli olandan uzak durmak öncelikle bir farkındalık sorunudur. Olabilirliklerin farkında olan kişiler, öngörüleri doğrultusunda önlemler alabilirler. Hatta bu konuda öteki insanları da uyarırlar. Yerel bir halk söylemi var, derki; “Eloğlu bırakmıyor ki, dana kapıya gelsin!” Yani, kitleler bilerek ve isteyerek yanıltılmaktadır. Nazım Alpman Birgün Gazetesindeki  Neo- ahlak başlıklı yazısında şöyle diyor:                                                             

“Dünya ile birlikte kadersiz ülkelerde de her şey değişiyor. Eskimiş bütün değerler çöpe atılıp yerlerine yeni değerler, kavramlar, bakış açıları istihdam ediliyor.

Bunların içinde hatta başında da “ahlaki değerler” geliyor. Yeni ahlak anlayışına göre edinilmesi gereken en önemli yetenek çok inandırıcı yalanlar söyleyebilmektir. 

Yalanların etki gücü için öncelikle usta bir yalancı olabilmek gerekiyor:
-Korkmadan, çekinmeden, yılmadan, bıkmadan, utanmadan, sıkılmadan yalan söyleyin!

Yalan, gelişen yeni dünya düzeninin en önemli enstrümanıdır. İnsanların gözlerinin içine bakarak cesaretle yalan söyleyin. O kadar inandırıcı bir kararlılık içinde yapın ki, karşınızdakiler size inanmakta zorlanırlarsa utansınlar!” 

Kitleler alışılmış yaşamlarından koparıldığında; büyük boyutlarda enerji açığa çıkar. Sorun bu açığa çıkan enerjinin olumlu ve yapıcı kanallara aktarılmasıdır. Aslında açığa çıkan enerjinin kaynağına bakıldığında, potansiyel olandan sağlıklı yönelimler beklememek gerek. Örgütlülükten ve önderlikten yoksun kitlelerin enerjisi, yapıcı olmaktan uzak olduğu için yıkıcı olabilir(!) Bu olgu aşılması gereken bir sorun olarak önümüze çıkacaktır. Olası yıkıcı enerjiyi, yapıcı bir enerjiye dönüştürmek; siyasi partilerin, sendikaların ve STK’ların görevidir. Özellikle uçurumun kenarındayken atılacak olan adımlar, çok büyük sorunlara neden olabilir!