Dağ, çocukluğunda zorunlulukla sırtına binenler için bir tutku değil, erken yaşta öğrenilmiş ağır bir mesaidir.
Malın, koyunun peşinde karda kışta geçen o yıllar; dağın “görkemli” yüzünü değil, ayazını ve yorgunluğunu kazır insanın hafızasına.
Bu yüzden gençlik heyecanıyla atılan o adımlar bile eninde sonunda o çocukluk yorgunluğuna toslar.
1979 Ağustos’u: Erciyes Yolculuğu
Mülkiyeliler Birliği dağcılık grubunun heyecanına kapılıp kuşanarak yola çıktım... Henüz 19 yaşında, hayatın ve dağların başında bir delikanlı. Ancak Erciyes’in tırmanışında, yolun henüz çeyreğinin yarısındayken adımlarım durdu..!
Zihnim de bir anda Cilavuz’dan Masucuk’a çıkan o dik yamaçlarda ki çocukluk yıllarımın yorgunlukları üşüştü başıma
Dağ, o gün bir hobi değil, geçmişin yükü olarak dikildi karşıma; ve geriye döndüm
Yıllar Sonra: Nemrut’un Gece Yarısı
Araya koca bir ömür girdi. 66 yaşın baharında, tam bir ay önce gecenin bir köründe bu kez, güneşin doğuşuna; Nemrut Dağı’na dikildi yolum.
Yaş ilerlemiş, zaman değişmiş ama dağla olan o mesafeli, kırgın ilişkim hiç değişmemiştir.
Zirveye varılsa bile içteki o eski duygu baki kalır.
Dağcılığa ve Dağda Mahsur Kalanlara Bakışım hiç değişmedi
Kars’ın sert coğrafyasında, çocuk yaşta dağla ve doğayla verilmiş o zorunlu mesai yüzünden dağcılık hiç bir zaman bir "spor" veya "macera" olarak görülmedi bende ki o kırılgan duruş. Hatta bile bile o ayaza gidenlere, oralarda mahsur kalanlara kızmak kaçınılmazdır.
Çünkü o yollardan keyifle değil, ekmek ve yaşam kaygısıyla geçmiş biri için bu durum, körü körüne dağa hibe edilmiş bir hayatın kırılgan ve gereksiz macera arayışından başka bir şey değildir.
Yine de dağın çağrısına uyanlara, o soğuk zirvelere yürüyenlere son bir söz kalır..
Gidenlere selam olsun..