“60’lı yılları yaşamayanlar en güzel yıllardan ne anlar?” desem…
Haksız mıyım?
Belki.
Çünkü hemen bir başkası çıkar:
“Sen 50’leri görmedin ki… Asıl güzel yıllar 50’lerdi.”
Sonra 40’ları yaşamış biri mezarından seslenir mi, bilemem.
İşin gerçeği şu ki insan biraz da kendi gençliğini “dünyanın en güzel dönemi” sanıyor.
Çünkü o yıllarda yalnızca dünya genç değildir; biz de gencizdir.
Duygular dorukta, umutlar tükenmemiş ve akıllar bir karış havada...
O en güzel dönemde insan aynaya baktığında karşısında henüz yılların yıpratmadığı, hırpalamadığı yüzünü görür.
Ve o günleri anımsadıkça geçmiş onun için güzelleştikçe güzelleşir.
Ama bugün benim derdim gençlik günlerini düşleyerek nostaljiye kapılmak değildir.
Çünkü tarihin bazı kırılma noktaları vardır ki insanın gençliğiyle ya da yaşlılığıyla açıklanamayacak kadar gerçektir.
İşte bunlardan biri 1980’dir.
Elbette takvim yaprağı 31 Aralık 1979’dan 1 Ocak 1980’e döndüğünde dünya bir gecede değişmedi ama 1980’lerden sonra başka bir dünya anlatılmaya başlandı bize.
Adı: Küreselleşme.
Ne güzel sözcüktü ama…
Sınırlar kalkacaktı. Dünya küçülecekti. İnsanlık birbirine yaklaşacaktı. Bilgi özgürleşecekti.
Sermaye dolaşacaktı. Mallar dolaşacaktı. İnsanlar dolaşacaktı.
Dünya büyük bir köy olacaktı.
Bize öyle dediler.
Gerçi dünya büyük bir köy olmasına oldu da köyün ağası kim olacak, onu açıkça söylemediler.
Küreselleşme önce bir kuram olarak geldi. Sonra bir masal oldu. Sonra da giderek bir çeşit afyon…
İnsanlara dünyanın tek bir bütün olduğu anlatılırken sermaye gerçekten küreselleşti ama yoksulluk yerel kaldı.
Şirketler sınırları aştı ama işçinin ücreti sınırı aşamadı.
Para saniyeler içinde kıtaları dolaşırken insanlar pasaport kuyruklarında bekledi.
Üretim dünyanın öbür ucuna taşındı. Emek ucuzlatıldı.
Kentler birbirine benzedi. Alışveriş merkezleri birbirine benzedi. Havalimanları birbirine benzedi. Markalar birbirine benzedi.
Sonunda insanlar da birbirine benzemeye başladı.
Herkes aynı kahveyi içiyordu, aynı telefonu taşıyordu, aynı diziyi izliyordu, aynı müziği dinliyordu, aynı sözcüklerle konuşuyordu, aynı ekranlarda aynı şeylere öfkeleniyordu, aynı şeylere seviniyordu.
Çünkü “Dünya küçüldü” diyorlardı.
Oysa küçülen dünyanın yüzölçümü değil, insanın dünyasıydı; insanın daraltılan yaşam alanlarıydı.
Derken internet geldi, önce çok mutlu olduk. Çünkü bilgi demokratikleşiyordu. Kütüphaneler eve geliyordu. İnsanlık tarihinin bütün bilgisi birkaç tuş uzağımızdaydı. Ne büyük özgürlük!
Sonra sosyal medya geldi. Bu kez yalnızca bilgiye ulaşmayacak, birbirimize de ulaşacaktık. Ne güzel!
Çocukluk arkadaşımızı bulduk, ilkokul öğretmenimizi bulduk. Kırk yıldır görmediğimiz insanları bulduk. Sonra bir baktık ki biz de bulunmuşuz.
Hem de yalnız arkadaşlarımız tarafından değil; algoritmalar tarafından bulunmuşuz.
Ne okuduğumuzu biliyorlar. Ne satın aldığımızı biliyorlar. Nerede durduğumuzu biliyorlar. Hangi fotoğrafa üç saniye fazla baktığımızı biliyorlar.
Kime kızdığımızı, kimden hoşlandığımızı, hangi habere tıkladığımızı, gece saat kaçta uyuduğumuzu ya da uyanık olduğumuzu bile biliyorlar.
Eskiden insan televizyon izlerdi; şimdi televizyon insanı izliyor.
Eskiden biz ekranın karşısındaydık, şimdi ekran bizim karşımızda.
Ve daha da tuhafı, biz bu duruma özgürlük diyebiliyoruz.
Bugünün insanı seçim yaptığını düşünüyor. Oysa önüne hangi seçeneklerin getirileceğini bile algoritma belirliyor.
“Bunu da beğenebilirsiniz.”
“Size özel.”
“Sizin için seçtik.”
“Bunları izleyenler şunları da izledi.”
Ay ne kadar da düşünceliler!
İnsanın annesi bile çocuklarıyla bu kadar ilgilenmemiştir.
Sabah ne giyeceğimizden akşam ne izleyeceğimize kadar bizim için kafa yoruyorlar.
Hiç kuşkusuz bütün bu ilginin ardında küçük bir ayrıntı var:
Biz onların müşterisi değiliz yalnızca; aynı anda hammaddesiyiz.
Verimiz işleniyor. Dikkatimiz satılıyor. Davranışlarımız tahmin ediliyor. Seçimlerimiz yönlendiriliyor.
Ve bütün bunlara karşın bizler telefon ekranında parmağımızı aşağı yukarı kaydırırken kendimizi dünyanın en özgür kuşağı sanıyoruz.
Belki de tarihte hiçbir insan bu kadar çok seçeneğe sahip olup da bu kadar az seçim yapmamıştır.
Giderek iş daha da ilginçleşti. Gerçek ile görüntü arasındaki sınır kaybolmaya başladı.
Fotoğraf gerçek mi? Video gerçek mi? Ses gerçek mi? Haber gerçek mi? Karşımızdaki insan gerçekten var mı? Yoksa oluşturulmuş bir görüntü mü?
Acaba sorduğumuz sorunun yanıtını bir insan mı verdi, bir algoritma mı? Yoksa algoritmanın seçtiği başka insanların düşüncelerinin sentezini mi okuyoruz?
Platon, iki bin yılı aşkın bir süre öncesinde mağaranın duvarındaki gölgeleri anlatıyordu.
Oysa şimdi mağara cebimizde.
Platon görse ne derdi, doğrusu merak ediyorum. Belki de “Ben size söylemiştim.” derdi.
İlkçağ filozoflarının en temel sorularından biri neydi?
Gerçek nedir?
Bu sorunun sorulduğu günlerden bugüne iki bin küsur yıl geçti.
Uzaya uydular gönderildi. Atom parçalandı. İnsan genomu çözüldü. Yapay zekâ üretildi. Mars’a araç indirildi.
Ama sonunda insanlık dönüp dolaşıp yine aynı sorunun önüne geldi: Gerçek nedir?
Ama küçük bir farkla…
Eskiden insan gerçeği bilmediği için soruyordu. Bugün ise belki de gerçeğin üretilebilir olduğunu bildiği için soracak.
Çünkü simülasyon büyüdükçe gerçek küçülüyor. Görüntü çoğaldıkça gerçek bulanıklaşıyor. Bilgi arttıkça anlam azalıyor. Bağlantılar çoğaldıkça insan yalnızlaşıyor ve dünyanın bütün insanları aynı dev dijital ağın içinde birbirlerine bağlı görünürken belki de tarihin en büyük yalnızlık çağlarından birini yaşıyor.
İşte bu yüzden 60’ları özlediğimde yalnız gençliğimi özlemiyorum. Elbette onu da özlüyorum. İnsan gençliğini özlemez mi? Ama başka bir şeyi daha özlüyorum:
Henüz her davranışımızın veriye dönüşmediği bir dünyayı... Telefonun yalnızca telefon olduğu günleri...
Bir arkadaşımızla konuştuğumuzda üçüncü bir görünmez kulağın bizi pazarlama verisine çevirmediği yılları...
Fotoğrafın fotoğraf, mektubun mektup, sohbetin sohbet olduğu yılları.
İnsanın bazen gerçekten kaybolabildiği anları…
Bugün kaybolmak bile lüks.
Cep telefonunuzu yanınıza almışsanız pek şansınız yok; izleniyorsunuz, görülüyorsunuz.
Belki ellili yılları yaşayanlar da aynı şeyi altmışlar için söyledi.
Belki bizden sonra gelenler de bugünleri özleyecek.
2030’ların insanı 2020’lere bakıp “Ah ne güzel yıllardı, hiç olmazsa algoritmalar yalnızca ne satın alacağımızı biliyordu.” diyecek belki. Kim bilir?
Belki 2050’de biri çıkıp “Eskiden insanlar kendi düşüncelerini kendileri düşünürdü. Algoritmalar onların yerine düşünmezdi.” diye nostalji yapacak.
Bir başkası da inanmayacak ve “Hadi canım, o kadar da değildir.” diyecek...
Ama insanlık bir gün gerçekten uyanırsa, belki ilk sorusu çok yeni olmayacak; tam tersine çok eski olacak.
Bir çocuk, bir filozof, bir deli ya da algoritmanın önerilerini kapatmayı akıl etmiş son insan çıkacak ortaya ve soracak:
“Peki ama gerçek hangisi?”
İşte o gün insanlık belki de bütün teknolojik ilerlemesine karşın yeniden başladığı yere dönmüş olacak; İlkçağa... Felsefenin başlangıcına...
Ve belki o an geldiğinde anlayacağız ki biz dünyayı küçültmedik, dünyayı dijitalleştirdik. İnsanlığı birbirine bağlamadık, insanlığı ağa bağladık. Gerçeği çoğaltmadık, gerçeğin yerine görüntülerini çoğalttık ve bütün bunların adına ilerleme dedik.
Ben yine de 60’ları özleyeyim.
Hiç değilse o yıllarda birinin bizi yönlendirmesi için adına “algoritma” denen görünmez bir efendiye gereksinim yoktu.
Yalnızca bizleri pencere perdesinin arasından gözetleyen mahallenin dedikoducusu vardı.
Ama hiç olmazsa onun kim olduğunu biliyorduk.
Şimdi bizleri kim ya da kimler gözetliyor; biliyor muyuz?