Çevre sorunları bir ülkenin sınırları içinde düşünülemez.

Neden?

Çünkü çevre sorunları sınır tanımaz. Pasaport taşımaz. Vize istemez. Gümrük kapısında durmaz. Özellikle de sınır ötesi harekât yapmak için parlamentolardan tezkere çıkmasını hiç beklemez.

Çernobil'deki nükleer santral patladığında radyasyon bulutlarına;

“Dur bakalım, burası Sovyetler Birliği sınırı, öte tarafa geçemezsin!”

diyebilen oldu mu?

Elbette ki olmadı.

O radyasyonlu bulutları rüzgâr aldı götürdü, yağmur indirdi, toprak emdi, bitki aldı. O bitkileri hayvan yedi, insan yedi.

Sonra yıllarca tartıştık:

Karadeniz'de yetişen çaylar içilir miydi, içilmez miydi?

Ne yazık ki radyasyon çoktan sınırı geçmişti. Çünkü doğanın haritasında bizim cetvelle çizdiğimiz devlet sınırları yoktur.

Çünkü bir ülkede kirlenen hava, rüzgarların taşımasıyla başka bir ülkenin de havası olabilir.

Çünkü bir ülkeden denize bırakılan atık, başka ülkenin kıyısına vurabilir.

Çünkü bir ülkede yok edilen orman, yalnızca o ülkenin ekolojik dengesini bozmaz.

Çünkü bir denizin ekosistemini değiştiren müdahale, kıyısı bulunan bütün ülkeleri etkileyebilir.

İşte bu sınır tanımama özelliği nedeniyle çevre sorunu, gerçekte insanlığın ortak sorunudur.

Buna karşın insanlık ortak sorun üretmekte pek başarılıdır da ortak çözüm üretmekte oldukça beceriksizdir.

Bir de işin içine para, rant, ticaret, enerji, ulaşım ve “mega proje” sözcükleri girdi mi...

Vay ki vay doğanın insan elinden çektiklerine!

Bilindiği gibi biz Türkler “çılgın proje” kavramına yabancı değiliz. Bu ülkede İstanbul Boğazı yetmezmiş gibi İstanbul'un yanı başına bir kanal daha açma düşüncesini yıllardır tartışıyoruz.

Demek ki İstanbul Boğazı yeterli bulunmuyor.

Neden mi?

Çünkü insanın doğayla ilişkisinde tuhaf bir hastalık var:

Var olanı kullanmak yetmiyor; değiştirmek gerekiyor.
Değiştirmek yetmiyor; büyütmek gerekiyor.
Büyütmek yetmiyor; adına da “mega” demek gerekiyor.

Sonra gelsin açılış törenleri...

Gelsin kurdeleler...

Gelsin milyarlarca dolarlık ekonomik beklentiler...

Peki bütün bu girişimler sonucunda ekosistemde neler oluyor ya da olacak?

Aman efendim; onu da bilim insanları düşünsün!

İşte Mısır'da da Türkiye'dekine benzer bir anlayışla Süveyş Kanalı'nın kapasitesi büyütüldü.

2015 yılında açılan “Yeni Süveyş Kanalı” projesiyle kanalın yaklaşık 35 kilometrelik bölümünün yanında paralel bir suyolu oluşturuldu; başka bölümler genişletildi ve derinleştirildi. Sonraki yıllarda çift yönlü geçiş sağlayan bölümler daha da uzatıldı.

Ama işin yalnızca gemilerin daha hızlı geçmesiyle ilgisi yok. Çünkü Süveyş Kanalı gemilerin geçiş yolu olduğu kadar, canlıların da geçiş yoludur.

Kızıldeniz ile Akdeniz arasındaki yapay kapı 1869 yılında açıldığından beri Kızıldeniz kökenli yüzlerce tür Akdeniz'e taşındı.

Bilim dünyasının bunun için kullandığı özel bir kavram bile var: Lessepsiyen göç.

Bu kavramın kökeni Süveyş Kanalı'nın yapımını yöneten Ferdinand de Lesseps'in adından geliyor.

Bir başka anlatımla bundan yaklaşık 150 yıl önce yalnız gemiler için açıldığı sanılan kanalın, gerçekte koca bir biyolojik göç koridoru olduğu sonradan anlaşıldı. Çünkü bu koridordan gemiler geçerken balıklar da geçti.

İşte sorun da burada başlıyor.

Kızıldeniz'den Akdeniz'e geçen her tür zararlı değildir elbette. Ancak bazı türler yeni geldikleri ekosistemde doğal rakiplerinin ya da avcılarının bulunmaması nedeniyle hızla çoğalabiliyor.

Sonra ne oluyor?

Yerli türlerle besin rekabetine giriyorlar.

Habitatları değiştiriyorlar.

Besin zincirini bozuyorlar.

Balıkçılığı etkiliyorlar.

Örneğin bugün Akdeniz kıyılarında adlarını giderek daha sık duyduğumuz aslan balığı, balon balığı, sokar ve bazı tavşan balığı türleri...

Bunların bir bölümü Süveyş üzerinden gelen biyolojik göçün yolcuları. Hani günlük dilde “canavar balıklar geliyor” diyoruz ya... İşin gerçeği onlar canavar değiller. Onların suçu yok.

Çünkü balığa pasaport sormayan koridoru insanlar açtı.

Sonra bu insanlar koridoru genişletti.

Sonra yine bu insanlar denizleri ısıttı.

Ve en sonunda doğayla gönlünce oynayan insan “Nereden çıktı bunlar?” diye şaşırıp kaldı.

Sen insan türü olarak doğanın düzenini boz, kanalı aç, denizi ısıt; sonra da istilacı “canavar” balıklardan yakın!

İnsan olarak suçu işle, sorumluluğu diğer canlılara ya da doğaya yükle.

Üstelik sorun günümüzde yalnızca Süveyş Kanalı da değil.

Akdeniz ısınıyor.

Deniz suyu sıcaklığı yükseldikçe tropikal ve sıcak su seven türlerin Akdeniz'de yaşama ve yayılma olasılığı artıyor.

Doğaya düşüncesizce karışan insanlık bir yandan Kızıldeniz ile Akdeniz arasındaki geçiş koridorunu genişletiyor, öte yandan iklim değişikliğiyle Akdeniz'i sıcak su seven bu yeni türler için daha elverişli ortama dönüştürüyor.

Bilim insanları bugün Doğu Akdeniz'in dünyanın önemli biyolojik istila bölgelerinden biri durumuna geldiğini söylüyorlar.

Sonuçta yerel türlerin üzerindeki baskı artıyor. Balıkçılar yeni türlerle karşılaşıyor. Bazı türler ekonomik kayıplara yol açıyor. Bazıları zehirli. Bazıları habitatları değiştiriyor. Ve bütün bu olumsuzluklar Mısır'ın ulusal karasularında kalmıyor.

Çünkü balığa “Mısır'dan çıktın ama Türkiye karasularına giremezsin!” diyemiyorsunuz.

İstilacı tür de kıyı güvenlik botlarının “dur” ihtarını görünce geri dönmüyor.

Çünkü ülkelerin egemenlik sınırları vardır ama hiçbir ülkenin ekosistem sınırı yoktur.

İşte çevre hukukunun ve çevre siyasetinin en büyük açmazlarından biri de buradadır.

Devlet diyor ki:

Benim toprağım. Benim denizim. Benim projem. Benim ekonomik kalkınmam.

Doğa da diyor ki:

Senin diye bir şey yok! Atmosfer ortak. Deniz ortak. Su döngüsü ortak. Göçmen kuş ortak. Balık ortak. İklim ortak.

Bir ülkenin sınırları içinde aldığı çevresel kararların bedelini başka ülkeler de ödeyebiliyorsa artık orada yalnızca “ulusal egemenlik” tartışması yapılamaz. Çünkü çevresel egemenliğin karşısına ekolojik sorumluluk çıkar.

İşte uluslararası çevre hukukunun temel ilkelerinden biri de budur:

Bir devlet, kendi topraklarını ve doğal kaynaklarını kullanma hakkına sahiptir ama kendi yetki veya denetimi altındaki eylemlerinin başka devletlerin çevresine zarar vermemesini sağlamakla da yükümlüdür.

Bir başka anlatımla “Benim ülkem, istediğimi yaparım!” diyemezsiniz.

Akarsuyun yukarısındaysanız aşağısındaki ülkenin suyunu düşünmek zorundasınız.

Havanızı kirletip rüzgârın götürdüğü ülkeye “sizin sorununuz” diyemezsiniz.

Ortak denizi değiştiren dev bir proje yapıp sonuçlarını yalnızca kendi ekonomik çıkarlarınız üzerinden değerlendiremezsiniz.

İşte İstanbul Kanalı gibi projeler tartışılırken de sorulması gereken temel sorulardan biri budur:

Yalnızca “kaç gemi geçecek?” diye parasal kazancımızı mı odaklanacağız, yoksa “hangi ekosistem değişecek?” diye doğada ortaya çıkabilecek bozulmayı da mı sorgulayacağız?

Eski çağların insanı kıyameti gökten bekliyordu. Oysa bu çağın insanı çok daha becerikli; çünkü kıyametini kendi elleriyle hazırlıyor.

Ormanı kesiyor, yakıyor. Denizi dolduruyor. Akarsuları beton kanallara sokup yatağını değiştiriyor. Dağı maden için deliyor. Kıyıyı yapılaşmayla bozuyor. Atmosferi ısıtıyor. İki ayrı denizi kanalla birbirine bağlıyor.

Kendisini doğanın, dünyanın, dahası evrenin efendisi sanan insan bütün bunların adına; kalkınma, büyüme, yatırım, mega proje diyor.

Oysa doğa insanın ekonomik kavramlarını bilmiyor.

Ne GSYH'den anlıyor...

Ne fizibilite raporundan...

Ne yatırımın geri dönüş süresinden...

Ne de açılış töreninden...

Onun kendi işleyiş düzeni var.

Ekosistemin taşıma kapasitesi aşılırsa doğa yanıtını verir, hem de seçimden seçime değil, kuşaktan kuşağa verir.

İnsan denen varlık kendisini doğanın en akıllı canlısı sanıyor. Oysa akıllı olmak yalnızca yapabilmek ya da doğaya egemen olmak demek değildir.

Çünkü akıl; yapabilecek güce sahip olduğun halde, yapmaman gereken eylemi düşünebilmektir.

Ne yazık ki insan denen varlık henüz bunu öğrenemedi.

Çevrenin sınırı yoktur ama doğanın sabrı da sınırsız değildir.

İnsan denen varlık doğanın düzenini bozdukça, kutsal kitaplarda yazdığı gibi kıyamet göklerden inmeyecek.

İnsanın akılsızca eylemlerinin sonucunda, kendi ellerinden gerçekleşecek.