Kitabın yazarı, kitabının sonundaki bir notta, çocukken sinemadan döndüğünde mahalle arkadaşlarını çevresine topladığını, izlediği filmi onlara heyecanla anlattığını söylüyor. Bu küçük anı, kitabın hangi duygudan doğduğunu anlamak bakımından bana anlamlı geldi. Sinemada gördüğünü kendine saklamayan, başkalarıyla paylaşmak isteyen o çocuğun merakı, yıllar sonra başka bir biçimde sürüyor. Bu kez anlatılan, yalnızca filmin hikâyesi değil, o hikâyenin düşündürdükleri.

Dr. Musa Dinç’in, KeKeMe Yayınları’ndan çıkan Film Analizleri adlı kitabı, altmış bir filmi sosyal psikoloji açısından ele alıyor. Kitabı okurken yazarın kendisiyle arkadaşlığımızın yakınlığını bir yana bırakıp şu sorunun peşinden gitmeye çalıştım:

- Bu çalışma, izlediğimiz ya da izleyeceğimiz filmlere bakışımıza ne katıyor? Bence yanıt, filmlerdeki insanların davranışlarını, içinde yaşadıkları çevreyle birlikte düşünmeye yöneltmesinde bulunuyor.

Dinç, sunuş yazısında yaklaşımını kısa bir cümleyle açıklıyor: “İzlemek yetmez; anlamlandırmak gerekir.” Kitabın hareket noktası bu. Bir karakterin korkusuna, öfkesine, suskunluğuna ya da başkaldırısına bakarken onun kişiliğiyle yetinmeyip çevresindeki ilişkileri de sorgulamak… Ailenin, toplumsal beklentilerin, güç sahiplerinin ve ait olduğu grubun o insan üzerindeki etkisini hesaba katmak… Böylece bir filmin ardından söylediğimiz “Güzeldi” sözü, biraz daha uzun bir düşünmenin başlangıcına dönüşebiliyor.

Bu yaklaşımın yararını, özellikle çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz filmlerde görüyorum. Çünkü tanıdıklık bazen dikkati azaltır. Bir sahnenin devamını, bir oyuncunun biraz sonra söyleyeceği sözü biliriz; fakat o sahnede insanların birbirlerine neden öyle davrandıklarını yeniden düşünmeyiz. Dinç’in yazıları, bu alışkanlığın dışına çıkmak için bir vesile sunuyor. Filmi hatırlamakla yetinmeyip kendi yorumumuzu da gözden geçirmemizi istiyor.

Deli Deli Küpeli üzerine yapılan değerlendirme bunun örneklerinden biri. Dinç, komedinin içinden makam, itaat ve toplumsal kabullenme ilişkisini çıkarıyor. Bir insanın kaymakam olduğuna inanıldığı anda çevresindekilerin tutumlarının değişmesi, incelemenin üzerinde durduğu temel noktalardan. Okur olarak buradan gündelik hayata uzanmak zor değil: Bir sözü, anlamlı ve doğru olduğu için mi ciddiye alıyoruz, yoksa söyleyenin unvanı nedeniyle mi? Kitabın bu bölümünde gülünç durumun arkasındaki alışkanlık görünür oluyor.

Brubaker incelemesinde aynı mesele daha sert bir zeminde karşımıza çıkıyor. Bu kez hapishane düzeni, kurumsal şiddet ve sorumluluk tartışılıyor. Dinç’in dikkat çektiği noktalardan biri, olup biteni bilen fakat susan insanlar. Herkes kendisini yalnızca küçük bir görevin yerine getiricisi saydığında, ortaya çıkan kötülüğün sorumluluğu da ortada kalıyor. Bu okuma, adaletsizliği yalnızca açıkça zulmeden kişinin davranışında aramakla yetinmiyor; onu mümkün kılan işleyişe ve sessizliğe de bakıyor. Bence kitabın düşünmeye değer tespitlerinden biri burada.

Öte yandan kitabın ilgisi, baskı ve çatışmayla sınırlı değil. Dersu Uzala bölümünde doğa bilgisi, dostluk ve farklı kültürlerden insanların birbirlerini tanıması öne çıkıyor. Özellikle kar fırtınası sahnesine ilişkin yorum dikkat çekici: Tehlike karşısında belirleyici olan askerî rütbe değil, doğayı tanıyan kişinin bilgisi ve deneyimi. Dinç, bu sahneden hareketle otorite ile yetkinlik arasındaki ayrımı düşündürüyor. Böylece önceki bölümlerde sorgulanan güç meselesi, burada başka bir karşılık buluyor; insanlara hükmetmekten çok, onların hayatını koruyabilme becerisi önem kazanıyor.

Aynı bölümde Dersu’nun şehir hayatına uyum sağlayamaması üzerinde de duruluyor. Bu yorumun açtığı soru, bana göre yalnızca doğadan uzaklaşmakla ilgili değil: Bir insanın bilgisi ve alışkanlıkları yeni çevresinde karşılık bulmadığında, onu hemen yetersiz mi sayacağız? Yoksa yaşadığı güçlükte, kurduğumuz hayatın farklı insanlara yer açamamasının da payını arayacak mıyız? Kitap, bu tür sorularla filmin mekânını aşarak okurun kendi çevresine bakmasını sağlıyor.

Umberto D. üzerine yazılanlarda ise yaşlılık, geçim sıkıntısı ve yalnızlık bir arada ele alınıyor. Dinç’in anlatımında yaşlı adamın sıkıntısı, parasının yetmemesinden ibaret kalmıyor; çevresinden anlayış ve ilgi görememesi de belirginleşiyor. Köpeğiyle kurduğu bağ, bu yalnızlığın içinde ayrı bir anlam kazanıyor. Bu bölümün değeri, okuru acıklı bir hayat karşısında duygulandırmanın ötesinde, o hayatın çevresindeki insanları da düşündürmesinde. Yardım istemenin güçlüğünü ve başkasının ihtiyacını görmezden gelmenin kolaylığını hatırlatıyor.

Bu örneklerde kitabın ortak yönelişi belirginleşiyor: İnsanı, ilişkilerinden koparmadan anlamaya çalışmak. Ben bu tutumu önemsiyorum. Çünkü bir davranışın nedenlerini araştırmak, o davranışı haklı bulmak anlamına gelmez. Tam tersine, yalnızca kişiyi suçlamakla yetindiğimizde gözden kaçırabileceğimiz ilişkileri ve sorumlulukları düşünmemize yardımcı olabilir. Kitabın açtığı tartışmaların verimli yanı, okura hazır bir beğeni listesi vermekten çok, böyle bir sorgulama alışkanlığı önermesi.

Bununla birlikte, kimi bölümlerde benzer açıklamaların ve sonuçların yinelenmesi anlatımı uzatıyor. Örneğin Akıl Oyunları incelemesinde damgalanma, sosyal destek ve rol çatışması farklı paragraflarda yeniden ele alınıyor. Daha sıkı bir ayıklama, metnin etkisini artırabilir. Bazı yorumlarda da genel kavramlardan biraz uzaklaşıp belirli sahnelerde daha uzun durulmasını isterdim. Çünkü bir filmi ilginç kılan, bildiğimiz kavramlara örnek oluşturmasının yanında, o kavramlarla kolayca açıklayamadığımız ayrıntılarıdır. Bu okumaları filmlerin tek açıklaması olarak değil, tartışılabilir yorumlar olarak değerlendirmek daha verimli olacaktır.

Film Analizleri bana, filmleri izledikten sonra yeniden dönülebilecek bir kitap olarak görünüyor. Önce kendi izlenimimizi oluşturmak, ardından Dinç’in yorumuyla karşılaşmak; katıldığımız yerde neden katıldığımızı, ayrıldığımız yerde neyi farklı gördüğümüzü düşünmek… Böyle bir okuma, eleştiriyi ezberlenecek bir hüküm olmaktan çıkarıp karşılıklı bir konuşmaya dönüştürebilir. Bir kitabın her görüşünü benimsemek zorunda değiliz; onunla düşünmeyi sürdürebilmemiz de önemli.

Musa Dinç’in çocukluk anısına dönersek: Mahalle arkadaşlarına heyecanla film anlatan çocuk, bugün okuruyla izledikleri üzerine konuşuyor. Aradan geçen zaman, anlatma isteğine insan davranışlarını anlama çabasını eklemiş. Kitabın bende bıraktığı olumlu izlenim de burada yatıyor. Bir filmi bitirip hemen ötekine geçmek yerine, gördüklerimiz üzerinde biraz durmamızı istiyor. Perde kapandıktan sonra konuşacak bir şeyimiz kalıyorsa, sinemayla kurduğumuz ilişki de sürüyor demektir.

Formun Üstü

Formun Altı