Ayrımsız, eşitleyen ve eşitlikçi yaklaşım ve uygulamalara olanaklar sunan ve toplum ve hatta doğa ile yaşam yararına olan iş, eylem ve olgular kamu yararınadır.

Ulus bireylerinin ortağı ve hak sahibi olduğu; birlikteliklere ve üretkenliklere olanaklar sağlayan, adil paylaşım ve yararlanma temelli mekanlar kamusal alandır.

Birlikte yaşamak için irade beyanında bulunan ve bunu ortak yaşamla fiili duruma dönüştürenlerin veya bu uzlaşma ortamına sonradan katılanların tamamı kamu iradesini oluşturur. Bu nedenle kamu hem sivil hem de özgür bir oluşumu ifade eder. Devlet de kamusal alanlarda oluşan istem ve taleplerden yararlanarak hizmet üretir.

Kamusal alanlar halkın özgürce yararlanabildikleri alanlardır. Bu alanların güvencesi devletin kendisidir. Kamunun olmadığı yerde devlet varlık nedenini yitirir. Bu nedenle devlet varlık nedenini görmezden gelemez.

Kamusal alan birden çok bireyin etkileşim içinde bulunduğu alandır. Bunun için öncelikle topluluğun yani, birden fazla insanın olması gerekir. Kamusal yarar ise; topluluğu oluşturan tüm bireylerin hak ve çıkarlarını gözeten yarar anlamına gelir ki, bu bakış bizi özgür ve çağdaş bireye götürür. Kamusalın kapsamında, örgütlü birey var. Örgütlü bireyin, özgür iradi katılımcı birey olduğu varsayılır. Örgütlü yapılar en üst örgütlülük olan (Eskiden) devleti oluşturur. Bu nedenle kamusal ile devletin erk alanları kesişir. Çünkü devlet teorik olarak bireylerin devletidir. Bu kesişim her koşulda uyumluluk içermez.

Kamusal alanların daralmasının önemli nedenlerinin başında devletlerin, şirketlerin denetimine girmesi ve özelleştirmeler gelir. Özelleştirilen her alan ya kamusal olmaktan çıkar ya da kamu ile olan bağları azaltmak başta olmak koşuluyla biçim değiştirir. En azından kamu hukuku alanından, özel hukuk alanına geçer. Bu aynı zamanda, sıradan bireyin mülkiyetten koparılması anlamına gelir! Ülkenin sahibi olan birey kendi kararıyla değil ama, onun adına karar verenlerin iradesiyle haklarını devretmek durumunda kalır. İstihdam yaratmayan teknolojik gelişimler de kamusal alanı daraltır. Sendikaların parçalanması ve zayıflatılması üretimin parçalanması ile koşut gitmektedir. Taşeronlaştırma ile evlere iş vermek de aynı kapsamda değerlendirilmelidir. Bir yandan bilgi çağı yaşanırken, öte yandan cahillik patlamaktadır. Çünkü yalnızlaştırılan bireyler kamusal alanların dışına itilmektedir. Bu süreçler sermaye sahipliğindeki sayısal daralmayı da içermektedir. Bütünsel yapıları kemirerek semiren sermaye, ulus devletleri de farklı biçimlerde parçalamaktadır. Parçalanan ulus devlet bütünlüğü; etnik, yerel ve inanç gruplarına doğru savrulmaktadır. Sözün özü, yoğunlaşan sermaye, kendisi dışında kalan tüm yapıları parçalayıp dönüştürmektedir. Bu nedenlerden dolayı ulus devletin yeniden tanımlanması gerekir.

Devletlerin işgali, sonuçta kamusal alanın işgalini de içerir. Kamusal alanı işgal ederek daraltan şey ile ulus devletleri denetimine alan güç aynıdır. Küreselleşme devletlerin konumu kamusal alana da yansımaktadır. Oysa kamusal alan için özgür bireyler ön koşuldur. Şirketler için bir kolaylaştırıcı görevi gören ulus devletler, bu yaklaşımları nedeniyle kamusal alanı daraltmaktadırlar. Sonuçta bu alan, yalnızlaşan birey açısından bir ekrana kadar indirgenmektedir. Ekrana bağlı ve yalnızlığına tutsak olan birey!.. Bu noktada unutulmaması gereken; yalnızlığa itilen birey, kamusal alanı terk etmek zorunda kalan bireydir!..

Bireyler yalnızlaştırılınca ortak etkileşim alanları da daralmaya başlar. Bu nedenle, ulus devlet gibi, kamusal alan da yeniden tanımlanmalıdır.

Yönlendiricisi ekran olan tüketim toplumu eğitilme biçimleri ve koşullandırılmaları nedeniyle bireyleri kamusal alanın dışına itmektedirler. Koşullandırılan markalı tüketimle bireyleri esir almaktadır. Eğitimde alan uzmanı cahiller yetiştirilerek süreç pekiştirilmektedir. Bu nedenlerden dolayı sonuçları yadırgamamak gerekir. Ancak medyanın konumu ve işlevi unutulmamalıdır. Tıpkı devlet gibi sermayenin en etkin aracı olan medya, süreç içinde biçim değiştirerek, artık kendisi de bir sermaye odağına dönüşmüştür. Kulağı geçen boynuz örneğinde olduğu gibi; devletin güvenli kollarında palazlanan medya, kendisi için sermaye olduğunda devlet eşiğini de atlamış olur! Bu noktada devletin belirlediği değil, devleti belirleyebilen bir güce dönüşmüştür. Kamusal alanı daraltan, bulanıklaştıran etkenlerden biri ve hatta önde geleni medyadır!

Bilim gerçeğe giden yolculuğunda bazı duraklarda konaklar. Bu son durak değildir elbette. Tanım, akara tutunamaz! Oysa tanım, objenin tüm özelliklerini yansıtan bir resimdir. Bu resim daha net olarak duraklama noktalarında alınır.

Yaşadığımız gerçeklikler, kamusal alanların sürekli olarak daraldığını göstermektedir. Kamusal alanlar daralırken özel alanlar hızla genişlemektedir!.. Bu gerçeklik sermaye yoğunlaşması ile çakışmaktadır. Yani sermaye geliştikçe özel alanlar genişler ama, kamusal alan, alan kaybetmeğe devam eder!..