Patronların bir bölümü çoktan dışarıya kaçtı.
Fabrikasını, üretimini, yatırımını; emeğin daha ucuz, sendikanın daha güçsüz, çevre mevzuatının daha gevşek olduğu yerlere taşıdı.
Gitmeyenlerin bir bölümü ise başka bir “ucuz emek” keşfetti; Göçmenler, sığınmacılar, mülteciler...
Şimdi sırada yapay zekâ destekli robotlar var.
Bizim proletarya yine aç kaldı demektir.
Emek pahalıysa, emeği değiştir
Kapitalizmin eski bir huyudur bu.
İşçi pahalı mı?
Daha ucuzunu bul.
Bulamıyor musun?
Başka ülkeye git.
Oradaki işçi de pahalanmaya mı başladı?
Göçmen işçi çalıştır.
O da hak, hukuk, sigorta, ücret istemeye mi başladı?
O zaman robot getir.
Robot maaş istemez. Sendikaya üye olmaz. Grev yapmaz. Yıllık izin istemez. Patronuna kızıp sosyal medyada yazmaz. Üstelik fazla mesai ücreti de yoktur.
Ohhhh ne güzel dünya... elbette ki patron açısından, işçi açısından değil elbette.
Çünkü sanayi devriminden bu yana bize anlatılan büyük masal şuydu:
Teknoloji geliştikçe insan daha az çalışacak, daha çok yaşayacaktı. Makine insanın yükünü alacaktı. Robot insanı ağır ve tehlikeli işlerden kurtaracaktı. Yapay zekâ insanın düşünsel emeğini kolaylaştıracaktı.
İyi de...
İnsan daha az çalışırken yaşayabilecek geliri kim verecek?
İşte nedense öykünün bu bölümü hep unutuldu.
Göçmen işçi suçlu mu?
Burada bir şeyi de ayırmak gerekiyor.
Göçmen işçiyi, mülteciyi, sığınmacıyı düşman olarak yaftalamak kolaydır.
Ama patronun düşük ücretle çalıştırdığı insan, ücret politikasını belirleyen kişi değildir.
O da çoğunlukla aynı düzenin başka bir ucundaki yoksuldur.
Suriyeli işçi Türk işçisinin düşmanı değildir.
Türk işçisi de Suriyeli işçinin düşmanı değildir.
İkisini birbirine rakip durumuna getiren, emeği mümkün olan en düşük fiyattan satın almak isteyen düzendir.
Patron açısından işçinin milliyeti yoktur; maliyeti vardır.
İşte sorun tam da burada başlar.
Yerli işçi yüksek ücret istiyorsa patron daha ucuz göçmen emeğine yönelir. Göçmen işçi de hak, ücret ve güvence istemeye başladığında otomasyona yönelir.
Sermaye "kendi çıkarları bağlamında" hep hareketlidir.
Emek ise çoğunlukla evine, ailesine, kentine, ülkesine bağlıdır.
Bu nedenle küreselleşmenin en büyük özgürlüklerinden biri, sermayenin özgürlüğü oldu; işçinin değil. Sıkça yazılarımızda yer verdiğimiz gibi küreselleşme ile sınırlar kalktı ama kimlere? Elbette ki sömürenlere... Çünkü sömürülenler söz konusu olduğunda sınırlar yeniden yükseldi; pasaportlar, vizeler, duvarlar, geri itmeler devreye girdi. Sermayenin dolaşım özgürlüğü kutsanırken emeğin dolaşımı denetim altına alındı.
Sonra robot geldi
Şimdi yeni dönemin kapısındayız.
Yapay zekâ bundan böyle yalnızca fabrikadaki kol gücünü değil, masadaki kafa emeğini de hedef alıyor.
Muhasebecinin yaptığı işin bir bölümünü yapabiliyor. Çeviri yapıyor. Metin yazıyor. Yazılım kodluyor. Müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Grafik hazırlıyor. Veri analiz ediyor.
Robotikle birleştiğinde depoda ürün taşıyor, üretim bandında çalışıyor, sipariş hazırlıyor. Bir başka anlatımla eski sanayi devrimlerinde ağırlıklı olarak kol emeğini makineleştiren süreç, şimdi beyaz yakalının düşünsel emeğine de uzanıyor.
Dünlerde proletaryanın elinde hiç değilse kas gücü vardı. Bugün algoritma ona da göz dikmiş durumda.
Ama burada yine aynı soruyu soralım:
Robot üretimi artıracaksa, bu artan üretimden kim yararlanacak?
Bir fabrika bugün bin işçiyle ürettiğini yarın yüz işçi ve dokuz yüz robotla üretebiliyorsa, ortaya çıkan devasa verimlilik kimin olacak?
Dokuz yüz işçinin çalışma süresi kısalıp aynı gelirle yaşaması mı sağlanacak?
Yoksa dokuz yüz işçi kapının önüne konulup fabrikanın kârı mı artacak?
Sorunun yanıtı teknolojide değil, mülkiyet ilişkilerinde.
Marx görse şaşırır mıydı?
Sanmam.
Belki bilgisayarın başına oturup biraz kurcalardı ama sistemi anlamakta pek zorlanmazdı.
Çünkü değişen araçtır.
Temel soru pek değişmemiştir:
Üretim araçları kimin elinde?
Sanayi çağında üretim aracı fabrikaydı.
Dijital çağda fabrika yeterli değil; veri var. Algoritma var. Yapay zekâ var. Bulut sistemleri var. Robotik altyapı var.
Ve bütün bunların mülkiyeti giderek az sayıdaki dev şirketin elinde toplanıyor.
Böyle olunca da önümüzde tuhaf bir tarihsel ironi beliriyor:
İnsanlık tarihinde ilk kez herkesin daha az çalışarak daha çok üretebileceği teknolojik kapasiteye yaklaşıyoruz.
Ama aynı anda milyonlarca insan işsiz kalmaktan korkuyor.
Neden?
Çünkü teknoloji insanlığın ortak malı olarak örgütlenmiyor, sermayenin malı olarak örgütleniyor.
Dolayısıyla işçiye “Bak, senin işini kolaylaştıracak bir robot yaptık.” denmiyor.
Şöyle deniyor:
“Bak, artık sana ihtiyacımız yok.”
İşte ikisi arasında koskoca bir siyasal ekonomi tarihi yatıyor.
Önce işçiyi ucuzlattılar
Sonra işi ucuz emeğin bulunduğu ülkeye taşıdılar.
Sonra göçmeni yerlinin karşısına çıkardılar.
Şimdi de ikisinin karşısına makineyi çıkarıyorlar.
Yarın?
Belki işçi sınıfının çok daha geniş bir bölümüne şunu söyleyecekler:
“Üretimde sana ihtiyacımız yok.”
Peki tüketimde?
Orada ihtiyaçları var.
Çünkü üretim yapabilirsiniz ama satın alacak insan bulamazsanız kapitalizmin çarkı dönmez.
İşte yapay zekâ çağının büyük çelişkilerinden biri de burada.
İşçiyi üretimden çıkarabilirsiniz; tüketiciyi ekonomiden çıkaramazsınız.
Geliri olmayan insan tüketemez.
Tüketemeyen insanın olduğu yerde üretim fazlası oluşur.
Üretim fazlasının olduğu yerde kriz başlar.
Dolayısıyla “robotsuz insan” sorunu yalnızca işçinin sorunu değildir.
Kapitalizmin kendi sorunudur.
Yeni proletarya kim?
Üstelik artık proletaryayı yalnızca fabrikadaki mavi tulumlu işçi olarak düşünmek de yetmiyor.
Günümüzde çağrı merkezi çalışanı, motokurye, platform işçisi, freelance çalışan, yazılımcı, grafiker, çevirmen, muhasebeci, ofis çalışanı, dahası akademisyen...
Hepsi farklı ölçülerde aynı dönüşümün içinde yer alıyor.
Dünlerde makinenin karşısında yalnızca kol emeği tedirgindi. Makine kırıcıları diye küçümsenen Ludditleri anımsayınız; onların öfkesi de yalnız makineye değil, makinenin kimin yararına kullanıldığına yönelmişti.
Şimdi diplomasını duvara asmış beyaz yakalı da bilgisayar ekranındaki yapay zekâya bakıp düşünüyor:
“Yarın benim işimi de yapar mı?”
Evet yapar ya da en azından bir bölümünü yapacaktır.
Ama doğru soru bu değildir. Doğru soru şudur:
Benim işimi yaparsa ortaya çıkan üretkenlik kazancı ve zenginlik kimin olacak?
Başka bir deyişle, teknolojik verimlilikten doğan ekonomik fazlaya kim el koyacak?
İşte siyasetin gelecekte yanıtlamak zorunda kalacağı soru budur.
Robot vergisinden evrensel temel gelire, çalışma süresinin kısaltılmasından teknolojik kazancın toplumsallaştırılmasına kadar önümüzde tartışılacak koskoca bir alan var.
Çünkü yapay zekâ sorunsalı yalnızca mühendislerin sorunu değildir.
Robotik de yalnızca teknoloji şirketlerinin işi değildir.
Bunlar aynı anda sınıf, gelir dağılımı, sosyal devlet ve demokrasi sorunlarıdır.
Yoksa bizim proletarya yine aç kalacak!
Sanayi devriminin bütün tarihini birkaç sözle özetlersek görünüm biraz acıklıdır:
Makine geldi. Üretim arttı. Patron zenginleşti. İşçi mücadele etti. Sendika kurdu. Ücretini yükseltti. Sosyal hak kazandı.
Sonra "kurnaz" patron fabrikayı daha ucuz emeğin olduğu yere taşıdı ama oradaki işçi de hak istemeye başladı.
Bu kez göçmen emeği bulundu. Şimdi de yapay zekâ ile robotlar geliyor.
İnsanlık teknolojik olarak zenginleşirken insanın yeniden yoksullaşması gibi tuhaf bir çağın eşiğindeyiz.
Belki de tartışmamız gereken şey “Robotlar işlerimizi elimizden alacak mı?” sorusu değildir.
Daha temel bir soru var:
Robotların ürettiği zenginlik kimin olacak?
Herkesin olacaksa korkacak fazla bir şey yok.
İnsan daha az çalışır. Daha çok okur. Daha çok düşünür. Çocuğuyla, dostuyla, doğayla daha çok süre geçirir.
Belki insanlık sonunda “çalışmak için yaşamak” yerine “yaşamak için çalışmak” denilen aşamaya gelir.
Ama o zenginlik birkaç teknoloji şirketinin, yatırım fonunun, dijital oligarkın kasasında birikecekse...
Patron dışarı kaçmış.
Ucuz işçi gelmiş.
Sonunda robot da fabrikaya girmiş.
Sonuç değişmez.
Bizim proletarya yine aç kalır.
Ve belki de yirmi birinci yüzyılın sınıf savaşımı, fabrikaya kimin sahip olduğundan çok, robota, algoritmaya ve yapay zekâya kimin sahip olduğu sorusu üzerinden yürür.