Bugünlerin geleceği 90’lardan beri belli…

İşte 90’lardaki Türkiye’nin ahvali… Bugünler için nasıl da hazırlanmış altyapı…

Sonuçta bal gibi yuttuk uyuşukluk hapını.

Önce futbol düşkünlüğü; devleti yönetenlerin öncülüğünde ve yine devlet televizyonunda başlatılan gazino geceleri…

Bunun anlamı neydi?

Erkeklere futbol, kadınlara magazin…

Uyuşukluk, deformasyon, bozulma, erozyon, tozuma hapları; kuşkusuz yüksek dozda…

Ve elbette ki başlangıç TÖ’nün döneminde…

Futbol ve magazin alaşımı, Televole kültürü sarıverince benliğimizi; bundan sonrası bizler için tek yol devrim mi?

Ne yazık ki yanlış yanıt!

Ne Kemalizm, ne Marksizm. Bundan böyle Tek Yol Magazinizm!

Halkın bilinçaltına girmek, toplumsal yapıyı dönüştürmek, düşünmenin yerine izlemeyi, sorgulamanın yerine oyalanmayı koymak için magazin programları yayında; Flash, flash… Az sonra!

Özel yaşam kamusal gösteriye, mahremiyet tüketim malzemesine, insanlar da seyirlik nesnelere dönüştürüldü.

Kimin kiminle olduğu, kimin kimden ayrıldığı, kimin kimi aldattığı; ülkenin gerçek sorunlarından daha çok yer almaya başladı televizyon yansılarında.

İnsanlar başkalarının yaşamlarını izlemekten kendi yaşamlarına, sorunlarına odaklanamaz oldular.

Pop kültür; müzikten sinemaya, televizyondan sonra kitap dünyasını da ele geçirdi.

Sabun köpüğü televizyon dizilerinin senaryolarından başkalığı olmayan kitaplar okurlara sunulmaya başlandı ki Barbara Cartland masalları bile oldukça entelektüel içerikli sayılabilir bunların yanında…

Kitaplardan söz açılmışken; yemek tarifi verir gibi yaşam tarifi veren kitaplara ne demeli?

Üstelik adına sosyologların “risk toplumu” dediği; belirsizliğin, güvencesizliğin ve öngörülemezliğin arttığı bir dünyada yaşıyoruz.

Rastlantılar…

Kendi denetimimiz dışında gelişen olaylar…

Ansızın değişen koşullar…

Bilinmezler arasında yapılan uzun bir yolculuk…

Böylesi bir yaşamda ne derece yararlı olabilir bu kitapların sayfalarında dağıtılan ahkâmlar?

Bu kitapları yazanlar gerçekten de yaşamı hakkıyla yaşamayı başarmışlar mı, becermişler mi?

Ansızın karşılarına çıkan olumsuzlukları yenmeyi, tüm zorlukların üstesinden gelmeyi, bütün dış etkenlere karşın ayakta durmayı; bir gün bile bunalmadan, sendelemeden doğal sonlarına kadar yaşamda kalmayı becerebilmişler mi?

Özellikle de şu “yaşam koçları”…

Kendilerine ilişkin, kendi yaşamlarına ilişkin ne öğrendiler; ne deneyimler, ne çıkarımlar edindiler de başkalarının yaşamlarına sağaltıcı reçeteler yazmaya, başkalarına yol göstermeye, önderlik etmeye kalkışıyorlar?

Hani şu çok bilinen atasözündeki gibi:

Kendi başını bağlayamaz, gelin başı bağlamaya kalkar…

Tarotçular, falcılar, üfürükçüler, sihirciler, büyücüler, şifacılar…

Kitapları yetmedi; yaşamlarımıza biçim vermeye soyunmuş, bilgileri, bilinçleri kendinden menkul insanlar…

Şeyhler, şıhlar, ağalar için kaygılanırken bir de bunlar türedi toplumu çürütenler borsasında...

Ama asıl sorun onların varlığı değil yalnızca…

Onların peşinden gidenler…

Kendi aklını, iradesini, karar alma mekanizmasını dumura uğratıp, üste bir de para sayarak başkasının aklıyla yaşamayı seçenler…

Çünkü aklını başkasına kiraya vermeye alışmış insanın, bir gün iradesini de başkasına teslim etmesi şaşırtıcı değildir.

İşte tam da burada başlıyor başka bir yolculuk:

YASALAR varken, yasalara uymayanlara/aldırmayanlara/hakkını yasalarda aramayanlara; tez günde gelir YASAKLAR.

Önce masumane görünen sıradan işlerle başlar.

“Ne olacak canım bundan?” dersin.

“Geçicidir…” dersin.

“Bizi mi bulacak?” dersin.

Sarar gider benliğini de, bedenini de; ayırdına varamazsın!

Yıllardır “Karanlığın dibine vursun bir kez, bakın nasıl çıkar yeniden aydınlığa” umutları düşmüş olsa da dillere; umutlanma boş yere…

Battın mı bir kez, kolay kolay karanlığın derinliklerinden çıkamazsın.

Çünkü yoktur karanlığın kaldırma kuvveti, sudaki gibi!

Toplumların da insanların da dibe vurunca kendiliğinden yukarı çıkacağına ilişkin bir doğa yasası yoktur.

Tersine…

İnsan karanlığa da alışır.

Yasağa da…

Susmaya da…

Boyun eğmeye de…

Sanma ki üç maymun olmak yeterli kalır bu değişen, dönüşen düzende; hani şu duymayan, konuşmayan, görmeyen üç maymun…

Oysa senden daha ne maymunluklar beklenir, önceden ayırdına bile varamazsın.

Bundan böyle sen yalnızca duymayan, konuşmayan, görmeyen değil; düşünmeyen, sorgulamayan, başkaldırmayan maymun da olacaksın.

Çünkü bir toplum özgürlüğünü bir sabah ansızın kaybetmez.

Önce küçük yasaklara alışır.

Sonra sessizliğe…

En sonunda da kendi sessizliğini özgür iradesi sanmaya başlar.

İşte o noktada artık üç maymun da yetmez.

Dördüncü maymun düşünmez.

Beşincisi sorgulamaz.

Altıncısı karşı çıkmaz.

Ve yedinci maymun…

Bütün bunların kendi seçimi olduğuna inanır.

İşte asıl tehlike de burada başlar.

Çünkü susan insanın yeniden konuşması olanaklıdır.

Korkan insan cesaretini yeniden bulabilir.

Yanılan insan gerçeği görebilir.

Ama kendi teslimiyetini özgürlük, kendi sessizliğini tercih, kendi boyun eğişini irade sanmaya başlayan insanı uyandırmak çok daha zordur.

Böylesi değişim ve dönüşüm geçiren bu ülkede...

Her geçen gün ulusal birliğimiz, ülke bütünlüğümüz ve ortak geleceğimiz üzerine yeni bir deste açılıyor.

Aman Türk uyanmasın…

Açılalım aheste, aheste…

Yıllarca AB’ye gireceğiz denildi; çoğunluk umutlandı, bekledi, hevesle...

Tarihimizde Ankara Savaşı'nda yenilen Yıldırım Bayezid’in Timurleng tarafından kafese kapatılıp gezdirildiği anlatılır ya…

İnsan ister istemez soruyor:

Bu gidişle bir gün TÜRK kimliğini taşıyanlar da dolaştırılır mı görünmez kafeslerin içinde?

Üstelik kafesin kafes olduğunun ayırdına bile varmadan…

Lozan, Sevr, açılım, bütünlük, kimlik, egemenlik…

Bunların her biri ayrı ayrı tartışılabilir.

Ama benim kaygım yalnızca tek tek siyasal kararlar değildir.

Asıl kaygım; yurttaşın bütün bu kararlar karşısında düşünme, sorgulama ve karşı çıkma yetisini giderek yitirmesidir.

Çünkü ülkesinin geleceği konusunda düşünme yetisini başkasına bırakan yurttaşın önüne hangi haritanın konulduğunun bir süre sonra önemi kalmaz.

Haritayı başkaları çizer, yolu başkaları belirler, yönü başkaları gösterir.

O ise yürür ve sanır ki yolu kendisi seçmiştir.

Yedinci maymunun trajedisi de tam burada başlar.

Yoksa bu gidişle bizim de sonumuz yedinci maymunluk mudur?