Geziyoruz çevremizi; her yerde konutlar yükseliyor. Bu gidişle bir karış boş toprak parçası kalmayacak.

Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkma kısıtlamalarının gerçekleştirildiği süreçte bile mantar gibi bitmişti konutlar; her sokakta yapılaşma çalışmaları sürüyordu. Neredeyse değil poyrazın esebileceği alanlar, soluk alınabilecek boşluklar bile kalmayacak diye düşünmüştük o günlerde...

Nasıl ki doğduğum kentin doğal aspiratörü, hava temizleyicisi lodos; yükselen yapılar nedeniyle eskisi gibi kentin içine işleyemez olmuştu, sonrasında da hava kirliliği Bursa'nın önemli sorunlarından biri haline gelmişti...

Bilinmelidir ki birkaç yıl sonra Didim de bu hızlı ve çarpık yapılaşmanın bedelini yalnızca görüntü kirliliğiyle değil; havasıyla, suyuyla, altyapısıyla, yaşam kalitesiyle ödemeye başlayacaktır.

İnsan sağlığı için değerli bulunan temiz havasından da yoksun kalacaktır bu bilinçsiz yapılaşma nedeniyle...

Didim ilçesi olmuş boydan boya şantiye; iştiha ile cebini dolduruyor rantiye...

Ne tarım, ne turizm...

Evrim geçiriyor Didim; yeşilden beton grisine dönüşüyor.

Acaba...

Didim'de Sürdürülebilir Kalkınma değil de Sürdürülebilir Yapılaşma mı ilke edinildi?

Bu sorunun yanıtını kim biliyor?

Tarım alanlarına imar iznini kim veriyor?

Kim veriyor bunca yapılaşma için izin?

Bu izinler verilirken Didim'in taşıma kapasitesi hesaplanıyor mu?

İçme suyu ne olacak?

Kanalizasyon ne olacak?

Elektrik ne olacak?

Yollar, yeşil alanlar, tarım alanları ne olacak?

Yaz aylarında katlanan nüfus ne olacak?

Didim'e baharı getireceğine söz verip de kenti kara kışa çeviren CHP'li Belediye mi bütün bunların sorumlusu?

Yoksa sorumluluğu belediyeyle sınırlamak da işin kolayına kaçmak mı?

Çünkü kent dediğimiz olgu; belediyesiyle, Büyükşehir'iyle, altyapı kuruluşlarıyla, elektrik dağıtım şirketiyle, merkezi yönetimiyle bir bütündür.

Öyleyse herkes kendi sorumluluğunu açıklasın.

Bir de Belediye Meclisi'nin mesleki bileşimine bakalım...

Yapı, inşaat ve gayrimenkul sektörüyle ilişkili isimlerin ağırlığı nedir acaba?

Merak etmek suç değil ya...

Sanki Didim; kurtlar sofrasına düşmüş bir kuzu, herkes bir parça pay kapma derdinde...

En önemlisi de dün başka siyasal kimliklerle bu kentin yönetiminde yer alıp bugün başka adreslere geçenler...

Parti rozetleri değişince geçmişte alınan kararların sorumluluğu da mı siliniyor?

Yeni adını alıp adres değiştirenler, süregelen kentsel talanlar bağlamındaki kabahatlerini eski partilerinde bırakıp mı gittiler?

Kimlikleri değişince şimdi sütten çıkma ak kaşık mı oldular?

Şu çılgın tüketim toplumunda kendimize sormamız gerekir ki...

Didim özelinden Dünya geneline bakarsak; yaşanacak bir tek Dünyamız olduğuna göre ve bizler bunu yaşanılamaz bir konuma getirdiğimizde, ekonomik gelişmeler sonucu varsıllaşmamızın ne önemi kalacaktır?

Bir başka deyişle; çevre koşullarının giderek yoksullaşmasının yanında insanların ekonomik varsıllıklarının bir anlamı olacak mıdır?

Ekonomik varsıllık, ekolojik yoksulluğu karşılayabilir mi?

Örneğin özel garajınızda lüks otomobilleriniz dizili olsa...

Villanız, yatınız, katınız ekonomik varsıllığınızın en görkemli kanıtları olarak özel mülkiyetinizde bulunsa...

Eğer sizin beslenmeniz, yaşamınızı sürdürmeniz için gerekli besinleri yetiştirecek toprağınız yoksa...

İçecek temiz suyunuz yoksa...

Soluyacak temiz havanız yoksa...

O koşullarda ekonomik varsıllığınız ne işe yarayacak?

Paranızı mı yiyeceksiniz?

Tapularınızı mı kaynatıp içeceksiniz?

Sağlıklı kalmayı nasıl başaracaksınız?

Çünkü insan parayla arsa satın alabilir; ama kaybolmuş toprağı, kirlenmiş havayı, tükenmiş suyu yeniden üretemez.

Şu Dünya adlı gezegende yaşayan hiç kimse “Benden sonrası tufan” yanılgısına kapılıp bencilce düşüncelere saplanıp kalmasın.

Kalmasın ki ekonomik varsıllığını artırmaya yönelik girişimlerde bulunan insanlar, ekolojik yoksulluklara neden olacak uğraşlarda bulunmasınlar.

Bizden sonrakilere de soluk alabilecekleri, yaşamlarını güven içinde sürdürebilecekleri temiz bir gezegen kalsın.

İşin gerçeği, bizden sonrakiler sıralarını bekleye dursun...

Her gün talan edildikçe yaşam alanları, sürdükçe toprak talanları; bir düşünelim bakalım:

Nasıl sağ kalacak bugünün canlıları?

İnsanıyla...

Hayvanıyla...

Bitkileriyle...

Şu akılsızca gerçekleştirilen betonlaşmanın ortasında?

Gerçi sıklıkla Türkiye'de yaşananlardan yakınıyoruz da sanki diğer ülkeler çok mu farklı?

Dünlerde Clinton'ın; halkına GDO'lu besinleri yedirmesi ricası karşılığında Tony Blair'in iktidarını destekleyeceği sözünü vermesi... Bunu içine sindiremeyen Lordlar Kamarası'ndan bir milletvekilinin bu gizli anlaşmayı kamuoyuna duyurması sonucunda, Blair'in iktidardan düşmesi...

Chernobil Nükleer Reaktör kazası sonucunda; radyasyonlu çayların Türk halkına "bakın ben de içiyorum; bir şeycik olmuyor" diyen bakan aracılığıyla salık verilmesi... Dolayısıyla radyasyonlu çayların halkımızca afiyetle içilmesi...

Midyelerden de daha çok cıva deposu olan yunus balıklarının etinin; "balina" eti diye ambalajlanarak Japon halkına yedirilmesi...

Her olumsuzlukta ve sorumsuzlukta; "Burası Türkiye, olur böyle" dediğimiz ülkemizde yaşananlardan da beter olumsuzluk örneklerini gördükçe... Demek ki sorumsuzluğun milliyeti de rejimi de yokmuş; çıkar söz konusu olduğunda demokratik devletler de kendi yurttaşlarının sağlığını ikinci plana atabiliyormuş.

Ve bizler de bu yaşananları; insanca sorumluluk edinmiş birileri itiraf edince öğrenmiş olduk yıllar sonra...

Kim bilir daha neler olup bitiyordur dünya genelinde; halklara verilen zararlara aldırış edilmeksizin, birilerinin özel çıkarları uğruna? Kim bilir?

Elbette ki bizim önceliğimiz Didim...

Yaşadığımız bu kent.

İsteriz ki yaşanabilir kent özelliklerini yitirmesin.

Örneğin pazar günü bu yazımızı yazarken üç kez elektrik kesildi.

Bir kere olur...

İki kere olur...

Üçüncüsünde insan sormaya başlar:

Bu kentin altyapısı, bu kentin yapılaşma hızına yetişebiliyor mu?

İçme suyu zaten ayrı sorun...

Çünkü Didim'de musluklardan akan suyun niteliği nedeniyle pek çok insan içme suyunu ayrıca temin etmek zorunda kalıyor.

Kanalizasyon ayrı sorun...

Çarpık kentleşme ayrı...

Şimdi elektrik dağıtım şebekesinin yetersizliği de kendisini gösteriyor.

Gerçi elektrik dağıtımı özel şirketlerin sorumluluğunda...

Ama yönetim ve organizasyonda “eşgüdümlü, planlı, programlı çalışma” diye ilkeler var.

Bir kentin imarı belediyede, suyu başka kurumda, kanalizasyonu Büyükşehir'de, elektriği özel şirkette olabilir.

Peki kent kimin?

Yurttaşın başına sorun geldiğinde ona “Bu benim görevim değil, ötekinin görevi...” mi denilecek?

Kent yönetiminin anlamı tam da bu kurumların birbirinden habersiz çalışmamasını sağlamak değil midir?

Elektrik dağıtım şirketinin, Didim Belediyesi'nin, Aydın Büyükşehir Belediyesi'nin ve ilgili altyapı kuruluşlarının bir araya gelip kentin yalnızca kış nüfusunu değil, yaz aylarında katlanan nüfusunu da hesaba katarak planlama yapması gerekmez mi?

Bir kente sürekli yeni konutlar ekliyorsanız o konutların yalnızca kapısını, penceresini, çatısını düşünemezsiniz.

O insanların su içeceğini...

Tuvalete gideceğini...

Elektrik kullanacağını...

Yollara çıkacağını...

Çöp üreteceğini...

Soluk alacağını da düşünmek zorundasınız.

Yoksa adına kentleşme değil başka bir şey denir: Betonlaşma...

Ve günün sonunda yine aynı soruya dönüp dururuz:

Didim'de sürdürülebilir kalkınma mı uygulanıyor, yoksa sürdürülebilir yapılaşma mı?

Biz oy veren yurttaş kimliğimizle sorumuzu sorduk; yanıtını da yönetenler versin.