TARİHİN İZİNDE | YILMAZ ÖZ

Akyeniköy’ün hi­kâ­ye­si­ni an­lat­ma­ya baş­la­dı­ğı­mda, as­lın­da bir ül­ke­nin hi­kâ­ye­si­ni an­lat­tı­ğı­mı son­ra­dan fark ettim. Ak­ye­ni­köy’ün hi­kâ­ye­si de böy­le­dir. Ye­şil­köy de­ni­len bir­kaç dam­lık kü­çü­cük bir mez­ra­dan baş­la­yan yol­cu­luk; sa­vaş­lar­dan, göç­ler­den, yok­sul­luk­tan, sıt­ma­dan ve Men­de­res’in taş­kın­la­rın­dan ge­çe­rek bu­gün­kü Ak­ye­ni­köy’e ula­ştı.
Tak­vim­ler 1900 yı­lı­nı gös­te­ri­yor­du.
Alman kazı he­ye­tin­den Paul Wils­ki, Milet Ya­rı­ma­da­sı’nı 1/50.000 öl­çek­li ha­ri­ta­sı­na iş­ler­ken Milet antik ken­ti­nin ya­kın­la­rın­da kü­çü­cük bir yer­le­şi­min adını da yaz­mış­tı:

Yılmaz Öz 1-1
Ye­şil­köy.
Belki o gün kimse bu kü­çü­cük mez­ra­nın bir gün on­lar­ca fark­lı yer­den gelen in­san­la­rın ortak yurdu ola­ca­ğı­nı dü­şün­me­miş­ti.
Ye­şil­köy, Yoran ve Akköy Rum­la­rı­nın “bayır damı” ola­rak kul­lan­dık­la­rı küçük bir mez­ray­dı. Bu­gün­kü ka­ra­yo­lu­nun üst ta­raf­la­rın­da, pazar ye­ri­nin bu­lun­du­ğu çev­re­de taş­tan ve top­rak­tan ya­pıl­mış bir­ kaç evden (Damdan) ibaretti.
İnsan azdı, ta­bi­at ka­la­ba­lık­tı.
İncir­, ba­dem­, zey­tin­ tarlaları…
Üzüm bağ­la­rı, ma­ki­lik­ler ve pı­rnar­lar…
Ya­ba­ni çi­lek­ler, ke­çi­boy­nuz­la­rı, deli ar­mut­lar, çakal üzüm­le­ri…
Ada­ça­yı, kekik, defne ve mer­sin ko­ku­la­rı bir­bi­ri­ne ka­rı­şır­dı.
De­re­ler­den su na­ne­si kokuları gelirdi. Çonçom balıkları ve Gadıbaglar (Küçük kaplumbağın değişik cinsi) sizi izlerdi.
Üve­yik­ler, bay­kuş­lar, ka­ra­ta­vuk­lar ve sak­sa­ğan­lar dal­lar­dan dal­la­ra ko­nar­. Sin­cap­lar ağaç­la­rın ara­sın­da kay­bo­lur, ya­ba­ni tav­şan­lar in­san­lar­dan ürk­me­den göl­ge­ler­de geviş ge­ti­rir, kek­lik sü­rü­le­ri te­pe­ler­de do­la­şır­dı.
Büyük Men­de­res’ten gü­ne­ye doğru yük­se­len ara­zi­nin yak­la­şık iki buçuk ki­lo­met­re yu­ka­rı­sın­da, Men­ge­ref sırt­la­rı­nın etek­le­ri­ne yas­lan­mış­tı Ye­şil­köy.
Göl mev­kii zaman zaman Men­de­res’in taş­kın­la­rı­na tes­lim olsa da ye­ni­den eki­lir, ye­ni­den bi­çi­lir; ko­yun­lar, ke­çi­ler ve sı­ğır­lar ye­ni­den ot­la­tı­lır­dı.
Çünkü bu top­rak­lar­da ha­ya­tın bir ku­ra­lı vardı:
Fakat ma­sal­la­rın da ka­ran­lık ge­ce­le­ri var­dır.
Bi­rin­ci Dünya Sa­va­şı ön­ce­sin­de asa­yi­şin za­yıf­la­dı­ğı yıl­lar­da Milet ya­rı­ma­dası hu­zur­lu de­ğil­di.
Rum çe­te­le­ri, Türk ba­şı­bo­zuk­la­rı ve özel­lik­le Samos adasından gel­en hay­van hır­sız­la­rı böl­ge­de­ki ya­şa­mı teh­dit edi­yor­du.
Dö­ne­min bi­li­nen Rum bey­le­ri ara­sın­da Pe­rik­li, İsla­mat, Ata­jas ve Tufar gibi isim­ler vardı. Bafa Gölü Sakız Burnu Dal­ya­nı’nı ki­ra­la­ya­rak iş­le­ten Çakır Pan­til­li de bun­lar­dan bi­riy­di.
Pan­til­li, çe­te­ler­den ko­ru­na­bil­mek için Hü­se­yin Avni Bey ile or­tak­lık kur­muş­tu.
Sonra savaş geldi.
İnsan­la­rın yıl­lar­dır bir­lik­te ya­şa­dı­ğı düzen bozuldu.
Ak­köy­lü Rum­la­rın bir bö­lü­mü ada­la­ra kaçtı. Bir kısmı Ba­ğa­ra­sı’na, ora­dan tren­le İzmir’e gön­de­ril­di.
Türk­ler­le iyi iliş­ki­le­ri bu­lu­nan var­lık­lı İsla­mat mal­la­rı­nın bir bö­lü­mü­nü Türk dost­la­rı­na sat­tı, bir kıs­mı­nı ise ema­net bı­rak­tı­.
Ancak hi­kâ­ye­nin acı say­fa­la­rın­dan biri de bu­ra­da açı­lacaktı.
İzmir’e atıy­la git­mek­te olan İsla­mat’ın, Ar­gav­lı ci­va­rın­da bir Türk çe­te­leri ta­ra­fın­dan yolu ke­si­lir. Üze­rin­de­ki altın ve pa­ra­lar alı­nır ve öl­dü­rü­lür.
Savaş yal­nız cep­he­de can al­mı­yor­du.
Bazen kom­şu­lu­ğu, bazen dost­lu­ğu, bazen de yüz­yıl­lar­dır ku­rul­muş ha­yat­la­rı yok edi­yor­du.
Ar­dın­dan yak­la­şık beş yıl bo­yun­ca Ye­şil­köy boş ve ıssız kaldı.
İnsan­la­rın çe­kil­di­ği yer­le­re ta­bi­at ye­ni­den hâkim oldu.
Ge­ce­le­ri ça­kal­lar ulu­yor, do­muz­lar ve til­ki­ler do­la­şı­yor du, hal­kın “böcü” ya da “ca­na­var” de­di­ği kurt-kö­pek kır­ma­sı hay­van­lar ba­şı­boş sü­rü­le­re sal­dı­rı­yor­du.
Bir za­man­la­rın küçük mez­ra­sı ye­ni­den ya­ba­ni ha­ya­tın par­ça­sı­na dö­nüş­müş­tü.
Ana­do­lu’da savaş bit­miş­ti.
Şimdi çok daha büyük bir hi­kâ­ye baş­lı­yor­du:
Cum­hu­ri­yet.
Yeni dev­le­tin işi kolay de­ğil­di.
Sa­va­şın ya­ra­la­rı sa­rı­la­cak, gü­ven­lik sağ­la­na­cak, dü­zen­li ordu için asker bu­lu­na­cak, vergi sis­te­mi ku­ru­la­cak, nüfus kayıt al­tı­na alı­na­cak, eği­tim yay­gın­laş­tı­rı­la­cak ve Harf İnkı­la­bı son­ra­sın­da yeni al­fa­be öğ­re­ti­le­cek­ti.
Üs­te­lik nü­fu­sun önem­li bir bö­lü­mü göçer veya yarı göçer hayat sü­rü­yor­du.
İnsan­la­rın yer­le­şik dü­ze­ne ge­çi­ril­me­si ve ye­ni­den üre­ti­me yö­nel­me­si ge­re­ki­yor­du.
Yok­sul­luk öy­le­si­ne de­rin­di ki bazı yer­ler­de buğ­day ve ar­pa­nın ye­ri­ni ak­da­rı almış, in­san­lar ek­me­ği­ni dahi ak­da­rı­dan yapar ol­muş­tu.
İşte Ye­şil­köy’ün ka­de­ri de Cum­hu­ri­ye­tin bu büyük dö­nü­şü­mü­nün için­de de­ğiş­me­ye baş­la­dı.
Dört aile ve yeni bir baş­lan­gıç
O yıl­lar­da Ye­şil­köy’de dört Türk ailesi yaşıyordu.
Ali Paşa, Mumcu Osman, Hacı Topal ve Hacı Kerim.
Dev­let, 1927 yı­lın­da Ye­şil­köy mez­ra­sı­nı köy ha­li­ne ge­ti­re­rek adına Ye­ni­köy dedi.
Top­rak­la­rın büyük bö­lü­mü miri ara­ziy­di. Tapu yoktu, ka­dast­ro yoktu.
Kimin ne­re­de ekip biç­ti­ği, hangi ara­zi­nin sı­nı­rı­nın ne­re­den geç­ti­ği bu­gün­kü an­la­mıy­la kayıt al­tın­da de­ğil­di.
Ye­ni­köy’ün resmî kim­li­ği­ne kavuşması ise bir­kaç yıl sürdü.
Söke Kay­ma­kam­lı­ğı­nın tek­li­fi, 12 Şubat 1931 tarih ve 527 sa­yı­lı karar ile Aydın Va­li­li­ği­nin onayı so­nu­cun­da köy, dö­ne­min ifa­de­siy­le “şah­si­ye­ti ma­ne­vi­ye­si­ne”, yani tüzel ki­şi­li­ği­ne ka­vuş­tu.
Söke Kay­ma­kam­lı­ğı köy sınır def­ter­le­rin­de yer­le­şi­min adı:
“Akköy Ye­ni­kö­yü” ola­rak ge­çi­yor­du.
Ve sı­nır­la­rı bu­gün­kü küçük bir köyün sı­nır­la­rı gibi de­ğil­di. Devasa bütüklükteydi.
Do­ğu­da Bafa Dal­ya­nı, Büyük Men­de­res Nehri, Ser­çin, Ko­ca­han-Mer­si­net, Milas ka­za­sı, Ka­zık­lı ve Akbük mez­ra­sı­nın Kömür Adası sı­nır­la­rı­na kadar uza­nan geniş bir coğ­raf­ya…
Ba­tı­da Akköy na­hi­ye­si, Bal­kan­cı De­re­si ve Balat ta­ra­fın­dan De­ğir­men De­re­si…
Gü­ney­de Men­ge­ref Ce­ba­li, Ga­zal­lık, Ya­lı­ku­yu ve Mer­ci­mek üze­rin­den bu­gün­kü Koca Reis Si­te­si ci­va­rı­na ula­şan Yoran sı­nı­rı…
Ku­zey­de ise Büyük Men­de­res…
Ye­ni­köy’ün önün­de geniş bir dünya vardı.
Sonra yol­lar Ye­ni­köy’e çık­ma­ya baş­la­dı

Yılmaz Öz-1
Kı­rı­ki­çi, Ça­ta­la­lan, Ka­ra­di­ken, Kö­re­ke, Boz­te­ke, Süt­da­mı ve Ga­zal­lık çev­re­sin­de kış­lak-yay­lak dü­ze­nin­de ya­şa­yan in­san­lar vardı.
Adana ve Cey­han ta­raf­la­rın­dan gelip giden Sa­çı­ka­ra­lı Yö­rük­le­ri…
Afyon ve Kü­tah­ya yön­le­rin­den gelen Ka­ra­te­ke­li Yö­rük­le­ri…
Yaş­yer Ovası’ndan ge­len­ler…
Tufar çev­re­sin­de­ki gö­çe­be­ler…
At­bur­gazı ve Gü­me­lez’den gelen aile­ler…
Yol­lar birer birer Ye­ni­köy’de bir­leş­me­ye baş­la­dı.
Dört ailey­le baş­la­yan yer­le­şim za­man­la 30 ha­ne­ye ulaş­tı.
Fakat in­sa­nı bir yere ge­tir­mek ko­lay­dı; onu top­ra­ğa bağ­la­mak daha zordu.
Ta­pu­la­ma yıl­lar aldı.
Dev­let, ya­ba­ni zey­tin­le­ri aşı­la­yan, de­li­ce­yi ve­rim­li zey­tin ağa­cı­na dö­nüş­tü­ren ve top­ra­ğı imar ede­rek üre­ti­me ka­zan­dı­ran in­san­la­rın mül­ki­yet sa­hi­bi ola­bil­me­si­nin önünü aç­ma­ya ça­lış­tı. Zeytincilik kanununa göre tapu verilecekti.
Ama yüz­yıl­lar­dır süren gö­çe­be dü­ze­ni­ni bir­kaç ka­nun­la de­ğiş­tir­mek müm­kün de­ğil­di.
Fe­odal yapı güç­lüy­dü.
Yer­le­şik dü­ze­ne geçiş san­cı­lı ve uzun ola­cak­tı.
Üs­te­lik Ye­ni­köy ku­rul­muş­tu ama or­ta­da henüz doğru dü­rüst bir köy odası, okul ya da cami yoktu.
Yine de köy bü­yü­yor­du.
Çünkü Ye­ni­köy, ya­şa­dı­ğı yerlerde ge­lecek gö­re­me­yen­le­rin gö­zün­de gi­de­rek bir Nuh’un Ge­mi­si gibiydi.
Her gelen kendi hi­kâ­ye­si­ni ge­tir­di
1931 yı­lın­da Büyük Men­de­res’in taş­kın­la­rı Yor­tan kö­yü­nü vurdu. (Sarıkemer ve Avşar’a yakın menderes nehrine yakın bir Yörük köyü idi, bugün bu köy yok) oradan bazı aileleri Yeniköy’e taşındı.
Mül­ki­yet so­run­la­rı ya­şa­yan Av­şar­ köyünden, Avşar yörükleri Yeniköy’e geldi
Sa­rı­ke­mer’de “14’lüler” ola­rak bi­li­nen arazi dağıtımında, top­rak ağası Hilmi Bey’in ba­ğış­la­dı­ğı 9 bin dö­nüm­lük ara­zi­den pay ala­ma­yan ya da da­ğı­tım­dan mem­nun ol­ma­yan aile­ler­den ge­len­ler oldu.
Ağrı olay­la­rı son­ra­sın­da zo­run­lu iskân kap­sa­mın­da Ye­ni­köy’e yer­leş­ti­ri­len ve yö­re­de “İran Kürt­le­ri” ola­rak anı­lan aile­ler geldi. Bun­la­rın bir bö­lü­mü iklim ko­şul­la­rı­na uyum sağ­la­ya­ma­ya­rak daha sonra Saz­lı­köy’e gitti.
Hü­se­yin Bey’in dal­ya­nın­da ça­lış­mak üzere Ka­zak­lar geldi; onlar da daha sonra Bur­sa-İznik ta­raf­la­rı­na dön­dü­ler.
Prato Türk­le­ri,, Zenci va­tan­daş­lar geldi.Hüseyin Beyin baskısından kaçan Serçin Köyünden gelenler oldu.
Bul­ga­ris­tan’dan vatan has­re­tiy­le Ana­do­lu’ya göç eden soy­daş­la­rı­mız geldi.
Ki­mi­le­ri kaldı.
Ki­mi­le­ri sıt­ma­ya, ik­li­me ve ağır yaşam şart­la­rı­na da­ya­na­ma­ya­rak başka yer­le­re göç etti.
Ama ka­lan­lar artık aynı ka­de­rin in­san­la­rıy­dı.
Dil­le­ri ve şiveleri fark­lıy­dı.
Ge­le­nek­le­ri fark­lıy­dı.
Ye­mek­le­ri, dü­ğün­le­ri, tür­kü­le­ri, giyim ku­şam­la­rı, ha­ya­ta ba­kış­la­rı fark­lıy­dı.
Fakat top­rak ay­nıy­dı.
Ve za­man­la o top­rak hep­si­ne tek bir isim verdi:
Ye­ni­köy­lü.
Daha sonra ise:
Ak­ye­ni­köy­lü.
Önce okul, sonra cami
Dev­le­tin im­kân­la­rı­nın sı­nır­lı ol­du­ğu yıl­lar­dı.
Bek­le­mek ye­ri­ne ken­di­le­ri yap­tı­lar.
1940 yı­lın­da okul­la­rı­nı, 1955 yı­lın­da ca­mi­le­ri­ni kendi im­kân­la­rıy­la yaptılar.
Çünkü artık bu­ra­sı ge­çi­ci bir ko­nak­la­ma yeri de­ğil­di.
Bu­ra­sı on­la­rın mem­le­ke­tiy­di.
Ço­cuk­la­rı bu­ra­da Dünyaya geliyor, ölü­le­ri bu­ra­da top­ra­ğa ve­ri­li­yor, dü­ğün­le­ri bu­ra­da ya­pı­lı­yor, zey­tin­le­ri bu­ra­da ye­şe­ri­yor­du. Kaderleri burasıydı.
Bir za­man­lar göçer olan­la­rın ço­cuk­la­rı okul sı­ra­la­rı­na otu­ru­yor­du.
Bir za­man­lar ha­ri­ta­lar­da bir­kaç dam­dan iba­ret gö­rü­nen mez­ra­da artık yeni bir top­lum do­ğu­yor­du.
Ak­ye­ni­köy’ün ger­çek ma­ya­sı
Belki de Ak­ye­ni­köy’ü an­la­ma­nın yolu tam bu­ra­da baş­lı­yor du.
Çünkü bu yer­le­şi­mi yal­nız bi­na­lar, yol­lar ve tar­la­lar kur­ma­dı.
Ak­ye­ni­köy’ü fark­lı in­san­la­rın bir­lik­te ya­şa­ma mec­bu­ri­ye­ti ve za­man­la ge­liş­tir­dik­le­ri ortak kül­tür oluştu.
Yerli,Yörük, Kürt, Zenci, Mu­ha­cir Göç­men…
Bir­bi­rin­den fark­lı ha­yat­lar aynı top­ra­ğın üze­rin­de bu­luş­tu.
İlk za­man­lar bir­bir­le­ri­ne ya­ban­cıy­dı­lar.
Sonra komşu ol­du­lar.
Ar­dın­dan ak­ra­ba ol­du­lar.
Ço­cuk­la­rı aynı okul­da okudu.
Aynı tar­la­da ça­lış­tı­lar.
Aynı sıt­may­la mü­ca­de­le et­ti­ler.
Aynı ku­rak­lı­ğı ya­şa­dı­lar.
Aynı Men­de­res’in taş­kı­nın­dan kork­tu­lar.
Aynı zey­tin ağa­cı­nın göl­ge­sin­de din­len­di­ler.
Ve far­kın­da ol­ma­dan yeni bir kim­lik ya­rat­tı­lar.
Ak­ye­ni­köy­lü­lük.
Çok kül­tür­lü­lük on­la­rın za­yıf­lı­ğı değil, zaman için­de en büyük zen­gin­lik­le­rin­den biri oldu.
Ye­ni­li­ğe açık, öğ­ren­me­ye is­tek­li, ça­lış­kan ve mem­le­ke­ti­ne bağlı in­san­lar mo­dern Ak­ye­ni­köy’ün te­me­li­ni böyle at­tı­lar.
Aslında bu bir köyün değil, Cum­hu­ri­ye­tin hi­kâ­ye­sidir.
Bugün Ak­ye­ni­köy’den ge­çer­ken as­falt bölünmüş yol­u, ev­le­ri, dük­kân­la­rı, pazar ye­ri­ni ve fabrikalarını görürsüznüz..
Fakat biraz dik­kat­li ba­kar­sa­nız, bu­gün­kü gö­rün­tü­nün ar­ka­sın­da başka bir dünya var­dır.
Orada hâlâ Ye­şil­köy’ün ya­ba­ni çi­lek­le­ri­nin büyüleyici güzelliği.
Men­ge­ref sırt­la­rın­da kek­lik­le­rin sesi…
Men­de­res’in taş­kın­la­rı…
Sürü ile gezen çakallların ulumaları
Sıt­may­la mü­ca­de­le eden in­san­la­rın yor­gun­lu­ğu…
Göç yol­la­rın­dan gelen Yö­rük­le­rin Kıl ça­dır­la­rı…
Bal­kan­lar­dan kopup gelen mu­ha­cir­le­rin vatan has­re­ti…
Ya­ba­ni zey­ti­ne aşı vurup onu meyve veren ağaca dö­nüş­tü­ren eller…
Ve 1940 yı­lın­da ço­cuk­la­rı­na bir ge­lecek bı­rak­mak için kendi oku­lu­nu yapan in­san­la­rın alın teri var­dır.
Bu ne­den­le Ak­ye­ni­köy’ün geç­mi­şi­ni yal­nız­ca bir köy ta­ri­hi ola­rak oku­mak eksik kalır.
Ye­şil­köy Mez­ra­sı’ndan Ye­ni­köy’e, Ye­ni­köy’den Ak­ye­ni­köy’e uza­nan bu hi­kâ­ye; sa­vaş­lar­dan çık­mış genç Cum­hu­ri­ye­tin in­sa­nı top­ra­ğa, üre­ti­me, eği­ti­me ve ortak bir ge­le­ce­ğe bağ­la­ma mü­ca­de­le­si­nin küçük bir Ana­do­lu ay­na­sı­dır.
Bir za­man­lar bir­kaç taş ve top­rak evden olu­şan o küçük mezra, ken­di­si­ne sı­ğı­nan her­ke­se biraz yer açtı.
Kimi Adana’dan geldi.
Kimi Afyon’dan.
Kimi Kü­tah­ya’dan.
Kimi Yor­tan’dan, Avşar’dan, Ser­çin’den. Yaşyer’den Gümelezden, Atburgazı’ndan, Akçakonak’tan, Denizli Tavas’dan.
Kimi Bul­ga­ris­tan’dan…
Kimi çok daha uzak yol­lar­dan…
Her gelen ya­nın­da bir hi­kâ­ye ge­tir­di.
Sonra bütün o hi­kâ­ye­ler bir­bi­ri­ne ka­rış­tı.
Ve or­ta­ya tek bir hi­kâ­ye çıktı:
Ak­ye­ni­köy’ün hi­kâ­ye­si.
Belki de bu yüz­den Ak­ye­ni­köy için söy­le­necek en güzel söz şudur:
Onu tek bir aile kur­ma­dı.
Tek bir aşi­ret kur­ma­dı.
Tek bir göç dal­ga­sı da kur­ma­dı.
Onu, ken­di­le­ri­ne yeni bir hayat ara­yan in­san­la­rın umudu kurdu.
Ve bir za­man­lar ha­ri­ta­da kü­çü­cük bir nokta olan Ye­şil­köy, yıl­lar için­de yal­nız­ca bü­yü­me­di.
Bir mem­le­ke­te dö­nüş­tü.
Ak­ye­ni­köy’ün hi­kâ­ye­si bu­ra­da bitmedi. Asıl bun­dan sonra; köyün bü­yü­me­si, de­ğiş­me­si gerekti, ku­rum­sal­laş­ma­sı ve mo­dern Ak­ye­ni­köy’ü kurmanın idali ve hayalleri yarım kalmamalıydı.