TARİHİN İZİNDE | YILMAZ ÖZ
Bir zamanlar Yoran’da…
Bir zamanlar Yoran vardı…
Bugün Didim dediğimiz topraklarda hayat daha başkaydı. Yolların toprak, ulaşımın zor, imkânların kıt olduğu yıllardı. Altınkum’un güzelliği daha yeni yeni dışarıdan insanların dikkatini çekiyor, Apollon Tapınağı’nın görkemli sütunları ise geçmişten bugüne uzanan sessiz şahitliğini sürdürüyordu.
İşte böyle bir dönemde, Yoran’ın önemli şahsiyetlerinden biri çıktı karşımıza: Halk arasında “Nazif Çavuş” lakabıyla tanınan, merhum Muhtar Nazif İnan…
27 Mayıs 1960 darbesinin öncesini ve sonrasını gören Nazif İnan, 1967-1973 yılları arasında meclis üyeliği yaptı. Onun döneminde Yoran, bir yandan geçmişin köy hayatını yaşarken diğer yandan turizme ve dış dünyaya doğru ağır ama kararlı adımlarla ilerliyordu.
O yıllarda Altınkum ve Apollon Tapınağı, artık yalnızca Yoranlıların bildiği yerler değildi. Dışarıdan gelen ziyaretçilerin sayısı giderek artıyordu.
Yoran’a gelenler arasında dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile ünlü yazar ve deniz insanı Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı da bulunuyordu.
İlerleyen yıllarda ise Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da bu toprakları ziyaret edecekti.
Fakat bütün bu hareketliliğin arkasında başka bir gerçek vardı:
Yoran’ın kasası boştu.
Köy bütçesi o kadar sınırlıydı ki, köyün kır bekçisi olan (deşdiman) maaşını bile ödemekte güçlük çekiliyordu.
Ama Muhtar Nazif Çavuş’un mücadelesi paraya göre değildi.
O, yapılması gereken işlere bakıyor, “para yok” deyip kenara çekilmiyordu.
SUYUN PEŞİNDE BİR KÖY
Yoran’ın en büyük meselelerinden biri suydu.
Bugün musluğu açtığımızda akan suyun ne büyük bir nimet olduğunu belki düşünmüyoruz. Oysa o yıllarda Yoran’da içme ve kullanma suyu başlı başına bir mücadeleydi.
1957 yılında İller Bankası’nın köy kalkınma payı kapsamında 38 bin 830 lira 50 kuruş kaynak ayrılmıştı. Ancak araya giren siyasi gelişmeler ve 27 Mayıs darbesi nedeniyle bu kaynak ancak yıllar sonra kullanılabildi.
Su meselesinin çözüme kavuşması için çalışmalar sürdü ve 1963 yılında sistem kullanıma açılabildi.
Fakat sorun bununla bitmiyordu.
Yenihisar’da hükümet evleri yapılmıştı. Ancak evlerde henüz içme ve kullanma suyu yoktu.
Altınkum’da ise su, tulumbalı bir kuyudan sağlanıyordu.
Yenihisar’ın farklı noktalarındaki kuyular ise adeta köyün hayat damarlarıydı.
Yenihisar’ın kuyuları
İsmail Dündar’ın kuyusu – acı su,
Hacı’nın kuyusu,
Narlı Kuyu – Nazif Peker’in kuyusu,
Çıkrıklı Kuyu,
Akar Kuyu,
Salih Mehmet Hoca’nın kuyusu,
Nazif Çavuş’un kuyusu,
İmamın kuyusu,
Zengin Halil’in kuyusu,
Alman Kulesi Kuyusu,
Kayranlıların kuyusu – acı su,
Yatıkçı’nın kuyusu,
Karakol Kuyusu,
Karakuyu – Muharrem Salih’in kuyusu,
Abalı Hasan’ın kuyusu,
Akan Su Kuyusu,
Karaosman Kuyusu,
Kulaklının Kuyusu,
Böcünün Kuyusu,
Koca Kuyu,
Salih Gönül’ün kuyusu,
İsa Dündar’ın kuyusu,
Ali Mehmet’in kuyusu,
Abalı İsmail’in kuyusu – acı su,
Ali Cengiz’in kuyusu…
Her kuyunun bir adı, her adın arkasında ise bir aile, bir hayat ve bir hatıra vardı.
Fakat köyün geleceği için artık yalnızca kuyular yetmiyordu. Bu kuyular yalnız insanlara değil, Hayvanlara ve can suyu isteyen tütün fidanlarınada da kullanılıyordu.
DERİN KUYU VE ŞEBEKE HAYALİ
1964 yılında derin kuyu ve su şebekesi için önemli bir adım atıldı.
Valilikten sağlanan kaynakla birlikte 60 torba çimento ve yaklaşık 2 bin metre yarım parmaklık boru temin edilerek su şebekesinin döşenmesi için çalışma başlatıldı.
Bugün sıradan görünen bu çalışma, o günün şartlarında büyük bir işti.
Çünkü ortada ne bugünkü belediye imkânları vardı ne de kalabalık bir teknik ekip…
Bir tarafta sınırlı bütçesiyle ayakta durmaya çalışan köy tüzel kişiliği, diğer tarafta büyüyen ve değişen bir Yoran vardı.
Muhtar Nazif Çavuş ise bütün bu yükün altında, köyün geleceğini düşünmeye devam ediyordu.
UN BİLE BİR MESELEYDİ
Yoran’da o yıllarda yalnızca su değil, un da büyük meseleydi.
Bugün bir marketten veya fırından birkaç dakikada temin edilebilen un, o günlerde köyün kendi imkânlarıyla üretilmek zorundaydı.
Recep Ağa’nın, Çarıkçı Koca Hasan’ın, Hasan oğlu İdris Ağa’nın yel değirmenleri vardı.
Ancak bu değirmenlerin kapasitesi sınırlıydı.
Günde en fazla üç-dört teneke un öğütebiliyorlardı.
Üstelik değirmenlerin çalışması rüzgâra bağlıydı.
Rüzgâr varsa değirmen döner, yoksa beklenirdi.
Motorlu değirmenin Yoran’a gelişi ise daha sonraki yıllarda gerçekleşecekti. Bu değirmeni köye getiren isim Mustafa Kıraydı, bu değirmen Fray marka traktörün kuyruk miline takılan kasnakla çalışıyordu.
Çalkak ise yalnızca Yusuf Tabar’da bulunuyordu.
Yani Yoran’da hayat, bugün bize çok uzak gelen bir sabır ve bekleyiş üzerine kuruluydu.
BİR FIRIN, BİR BAKKAL, BİR LOKANTA…
Muhtar Nazif Çavuş’un uğraşları yalnızca su ve yol meseleleriyle sınırlı değildi.
Köy tüzel kişiliğine ait bir fırın, bakkal ve lokanta yeri oluşturulması için başvurular yapıldı.
Ancak bütün ısrarlara rağmen bu talepler kolayca karşılık bulmadı.
Oysa köyün lokanta ihtiyacı açıkça ortadaydı.
Yoran’a dışarıdan insanlar geliyor, Altınkum giderek tanınıyor, turist hareketliliği artıyordu.
Fakat ortada modern anlamda bir lokanta yoktu.
Yemek ihtiyacı, kimi zaman kavurma yapılan bir semerci dükkânında karşılanıyordu.
Bir tarafta turizme açılmaya başlayan Altınkum, diğer tarafta hâlâ semerci dükkânında yemek yenilen bir köy… (Ekrem Aşık’tan alıntı)
İşte Yoran’ın o yıllardaki çelişkisi buydu.
ALTINKUM’DA TURİZMİN İLK İZLERİ
1960’lı yılların başında Altınkum artık daha fazla dikkat çekmeye başlamıştı.
5 Temmuz 1965 tarihinde Didim Plaj Sitesi’nde bazı parsellerde yapılan ev satışlarında köy ihtiyar heyeti bilirkişi olarak görev aldı.
5, 7, 1965 tarihli kayıtlarda 2037, 2039, 2053, 2060, 2062, 2103, 2197, 2202 ve 2113 numaralı parsellerdeki ev satışlarında köy heyetinin rol aldığı görülüyordu.
Yabancı turistlerin konaklaması için İl Özel İdaresi'ne ait parsellerde çadır kurulması da gündeme geldi.
Köye gelir sağlamak amacıyla ise Vilayet tarafından gönderilen 13 bin lira ile 19 numaralı evin satın alınarak motel yapılması yönünde kararlar alındı.
Bütün bunlar, Yoran’ın artık yavaş yavaş turizmle tanıştığının işaretleriydi.
ALTINKUM’UN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ
Bugün Altınkum denildiğinde akla deniz, kum ve güneş geliyor.
Ama 1960’lı yılların Altınkum’unda çözülmesi gereken çok temel sorunlar vardı.
28 Haziran 1962 tarihinde Akköy Nahiye Müdürü Mustafa Kemal Bafalı, Muhtar Nazif İnan’a yazdığı yazıda Altınkum’da umumi tuvalet bulunmadığını bildiriyordu.

Üstelik tuvaletlerin arka taraflarında bulunan bir azmak, yani dere olmayan doğal su yatağı, sinek ve kokuya neden oluyordu.
Pis suların gelişi güzel akıtıldığı belirtiliyor, ruhsatsız işletmeler konusunda da uyarılar yapılıyordu.
Bir kahve, bir lokanta, bir gazino ve bir fırının ruhsatsız çalıştığı, o dönemde ruhsatlı olan tek yerin ise Vakıflar Moteli olduğu kayıtlara yansıyordu.
Altınkum büyüyordu ama büyümenin getirdiği sorunlar da birer birer ortaya çıkıyordu.
ATATÜRK BULVARI’NDAKİ ÇAMLAR
Bugün ağaçlarıyla bildiğimiz bazı yolların geçmişinde de köy halkının emeği var.
10 Mart 1962 tarihinde henüz toprak olan Atatürk Bulvarı için Söke Ziraat Teşkilatı tarafından 1100 çam fidanı verildi.
Ancak Söke Ziraat Teşkilatı yeterli tahsisatı olmadığı gerekçesiyle fidanların dikimini gerçekleştiremiyordu.
Bunun üzerine köy devreye girdi.
Köy ihtiyar heyetinde Rüstem Aşık, Süleyman Aslan, Musa Utku, Ramazan Boztürk ve Mustafa Kıray tarafından alınan kararla fidanların imece usulüyle dikilmesine karar verildi.
Para yoktu.
Personel yoktu.

Ama insan vardı.
Ve o insanların ortak bir düşüncesi vardı:
“Bu köy bizim.”
Çam fidanları böyle dikildi.
HÜKÜMET EVLERİ VE BİR MUHTARIN ÇABASI
Muhtar Nazif İnan döneminde hükümet evleri için yapılan çalışmalarda da köy yöneticilerinin önemli görevleri oldu.
Kıymet takdir komisyonlarında, 7010 sayılı kanunun 4. maddesi gereğince Muhtar Nazif İnan ile köy ihtiyar heyetinden Mustafa Kıray ve Rüstem Aşık görev aldı.

Evlerin fiyatlarının belirlenmesi ve ödeme süreleri konusunda çalışmalar yapıldı.
Kura sırasında yan yana düşmeyen kişilerin, gönüllülük esasına göre değişiklik yapabilmelerine imkân sağlandı.
Hükümet evlerinin avlularına tel çit veya yığma taş duvar yapılabilmesi için de imkân oluşturuldu.
Bunların her biri bugün küçük bir ayrıntı gibi görülebilir.
Fakat o günün Yoran’ında bunlar, insanların hayatını doğrudan değiştiren işlerdi.
NAZİF ÇAVUŞ’UN ASIL HİKÂYESİ
Muhtar Nazif Çavuş’un hikâyesi aslında bir muhtarlık hikâyesinden çok daha fazlasıdır.
Çünkü onun döneminde Yoran’ın elinde bugünkü gibi geniş bütçeler yoktu.
Ne kalabalık belediye kadroları vardı ne araç filosu…
Ne asfalt yollar vardı ne modern altyapı…
Köyün kır bekçisinin maaşını ödemekte bile zorlanan bir bütçeden söz ediyoruz.
Ama buna rağmen su için mücadele edildi.
Yollar ve ağaçlandırma için çalışıldı.
Turizm için girişimlerde bulunuldu.
Konaklama imkânları araştırıldı.
Fırın, bakkal ve lokanta gibi ihtiyaçların karşılanması için uğraşıldı.
Altınkum’un sorunları ilgili makamlara taşındı.
Köy gelirlerinin artırılması için projeler düşünüldü.
Ve bütün bunlar, büyük ölçüde imece, ısrar ve gönüllülükle yapılmaya çalışıldı.
BUGÜNDEN GEÇMİŞE BAKARKEN
Yoran’ın o günkü yöneticileri belki ellerinde büyük bütçeler olmadan çalıştılar.
Belki çoğu zaman devlet kapılarında taleplerinin karşılığını beklediler.
Belki bir borunun, bir çimento torbasının, bir çam fidanının bile hesabını yapmak zorunda kaldılar.
Ama bugün elimizde bulunan birçok güzelliğin temeli, işte o günlerin fedakârlıklarıyla atıldı.
Bugün yürüdüğümüz yolların, gölgesinde oturduğumuz ağaçların, suyu akan evlerin ve turizmle büyüyen Altınkum’un geçmişinde; adı belki büyük kitaplara yazılmamış ama yaşadığı köyün geleceği için mücadele etmiş insanlar vardı.
Onlardan biri de Muhtar Nazif Çavuş lakaplı merhum Nazif İnan’dı.
Onun dönemi, Yoran’ın köyden Yenihisar’a, Yenihisar’dan geleceğin Didim’ine doğru yürümeye başladığı yıllardı.
Ve belki de bu hikâyenin en güzel tarafı şuydu:
günlerin insanlarının çok şeyi yoktu ama birbirlerine ve yaşadıkları toprağa karşı sorumlulukları vardı.
Bugün sahip olduğumuz imkânların değerini anlayabilmek için, geçmişte insanların ne kadar az imkânla neleri başardığını hatırlamak gerekir.
Yoran’ın vefakâr yöneticileri ve büyükleri, bize yalnızca bir köy bırakmadılar.
Bize bir mücadele mirası bıraktılar.
Bu nedenle bugünün nesli ve bugünün yöneticileri, imkânsızlıklar içinde yapılan o güzellikleri korumalı; o günlerin emek veren insanlarını minnet ve saygıyla anmalıdır.
Çünkü bir zamanlar Yoran’da, paranın yetmediği yerde imece vardı.
Personelin olmadığı yerde gönüllüler vardı.
İmkânın olmadığı yerde ısrar vardı.
Ve bütün bunların ortasında, köyünün geleceğine inanan Nazif Çavuş vardı.