*Kent Konseyleri Üzerinden Bir Yerel Demokrasi İllüzyonu
Türkiye’de siyasal sistemin süreç içinde temsili demokrasiden otoriter bir merkeziyetçiliğe; oradan da kimi yönleriyle idari zorbalığı andıran bir yönetim biçimine evrilmesi, yerel düzeyde katılımcılık umutlarını büyük ölçüde zayıflatmıştır. Oysa başlangıçta yerel demokrasinin taşıyıcı kurumsal aktörleri olarak tasarlanan kent konseyleri, bugün çoğunlukla biçimsel, etkisiz ve siyasallaşmış yapılara dönüşmüş; yer yer sivil toplumdan çok belediye meclislerinin uzantısı gibi işlemeye başlamıştır.
Merkezi iktidarın gölgesinde biçimlenen yerel yönetim uygulaması; halkın yönetime katılımı için oluşturulan bu tür araçları ya bürokratikleştirmekte ya da işlevsizleştirmektedir. “Katılım”, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi demokrasinin temel ilkeleri, uygulamada yalnızca bir dilek kipinde dile getirilmekte; gerçekçi bir yurttaşlık deneyimi ve karar süreçlerine etkin katılım çoğunlukla düşlerden öteye geçememektedir.
Bugün Türkiye'de birçok kent konseyinin durumu, demokratik bir yerel iradeyi temsil etmekten uzak; katılımın gerçek anlamda yaşanmadığı, yalnızca temsil edildiği bir “gösteri demokrasisi”ni andırmaktadır. Belediye yönetimlerinin danışma değil yönlendirme pozisyonuna geçtiği bu yapı, katılımcılığı değil, itaat ve onayı örgütlemektedir.
Bu noktada sormak gerekir:
Demokrasi yalnızca seçimden oluşan bir prosedür müdür, yoksa her gün yeniden üretilmesi gereken bir toplumsal hak ve mücadele alanı mıdır?
Eğer yanıt ikincisiyse, kent konseyleri gibi katılım araçları da yalnızca mevzuatla değil; güçlü bir halk bilinci, özgür bir örgütlenme kültürü ve kurumsal özerklikle işler duruma getirilebilir. Tersi uygulamalarda bu yapılar, “demokrasi varmış gibi yapmanın” araçlarına, daha açık bir anlatımla birer siyasal illüzyona dönüşmekten kurtulamaz.
Türkiye'de “katılım” söylemiyle vitrine yerleştirilen kent konseylerinin çoğunluğu; gerçekte içi boş bir demokrasi fotoğrafı ya da tablosu olarak işlev görmektedir. Bu vitrinin ardında ise siyasal gerçeklikten çok, yönetsel bir mizansen vardır. Üstelik bu mizansen çok katmanlıdır:
-
Kentlilere denir ki: “Siz de yönetime katılıyorsunuz.” Oysa kararlar önceden alınmış, katılım yalnızca onay mekanizmasına indirgenmiştir.
-
Uluslararası demokratikleşme aktörlerine denir ki: “Yerel demokrasiyi güçlendiriyoruz.” Ancak teşvik edilen şey, yalnızca sembolik katılımdır; söz değil, yalnızca sessiz mevcudiyet.
-
Ve belki en trajik olanı: Yönetenler kendilerine der ki: “Demokratik bir model inşa ettik.” Ama bu model; işlevsiz, edilgen ve dekoratif bir temsil alanından oluşmaktadır.
Kent konseyleri, demokrasinin değil; demokrasinin temsilinin sahnelendiği yapılar durumuna gelmiştir. Siyasal sadakatle biçimlenen temsilciler, STK adı altında belirlenen aktörler, toplantıdan toplantıya değişen gündemler ve alınan kararların gerçek yönetsel süreçlere hiçbir etkisinin olmaması bu yapıyı tanımlayan temel unsurlardır.
Bu durumda sorulması gereken soru açıktır:
Asıl aldanan kimdir? Kentli mi? Dünya mı? Yoksa yönetenlerin kendisi mi?
Yanıt belki de hepsidir. Ama en çok da, iyi niyetle demokrasiye olan inancını sürdürenlerdir.
Gerçek bir yerel demokrasi; yalnızca yapısal araçların varlığıyla değil, bu araçların nasıl kullanıldığı, kimleri içerdiği ve kamusal çıkarı ne ölçüde gözettiğiyle ölçülür. Bugün kent konseylerinin büyük bir kısmı, bu ölçekte değerlendirildiğinde, daha çok birer simülasyon görünümü vermektedir.
O durumda yeniden soralım:
Demokrasinin gölgesinde mi yaşıyoruz, yoksa onun illüzyonuna mı tutunuyoruz?