“İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” diye başlar argonun, sokakçanın o bildik tekerlemesi…
Geçmişte meraklı gözler ve meraklı sözler birilerini izlemeye aldığında, bu ülkenin halkı öfke saçardı. “El âlem ne der?” korkusuyla büyüyen kuşaklar, mahremiyetin sınırlarını yalnızca ahlakla değil, utançla, çekinmeyle, bazen de korkuyla korurdu. Dile düşmek, insanın başına gelebilecek küçük kıyametlerden biri sayılırdı.
Peki ne oldu, ne değişti de bugün o meraklı gözlere nazlanmadan, direnmeden, hatta çoğu zaman hevesle kendi kendimizi teslim eder olduk?
İşin gerçeği şudur ki teşhirci yanımız, üçüncü sayfa güzellerine nispet yaparcasına, tinsel ve tensel gizemleriyle birlikte çırılçıplak soyundu sanal aleme... Dünlerde “dedikoducu el alem”e öfkelenen bizler, bugün aynı el alemi kendi ellerimizle evimize, soframıza, yüzümüze, bedenimize, yalnızlığımıza, sevincimize, kederimize çağırır olduk.
Artık sosyal medya ortamında fink atıyoruz. Tüm gizemlerimizle, tüm sırlarımızla, tüm dışa vurumcu kişiliklerimizle oradayız. Bazen kendimizi görünür kılmak isterken, bazen de kendi hayatımızı zora, riske, kaosa sokarak…
Günümüzde internet okur-yazarı olmak, neredeyse üniversite diploması gibi bir övünç kaynağına dönüştü. Oysa konu yalnızca “kullanmayı bilmek” değil; neyi, kime, niçin, hangi bedelle sunduğunu anlayabilmekte... Çünkü dijital okuryazarlık çoğunlukla eleştirel bilinç üretmek yerine, teşhir becerisine indirgenmiş durumda...
Sırlarımızı dökeceğimiz ortamları bize pazarlayanlarsa kaymağı yemekte... Dünya varsıllar sıralamasında başa güreşenler, bizim gönüllü paylaşımlarımızdan, dikkatsiz itiraflarımızdan, bitmeyen görünürlük arzumuzdan, beğenilme açlığımızdan ve yalnızlığımızdan servet üretmekte...
Onların sunduğu olanaklarla büyük, küçük, ortanca tüm “brother”lar ve “sister”lar olarak birbirimizi gözetliyoruz. Üstelik yalnızca devletin, polisin, kurumların resmi gözetimiyle değil; komşunun, akrabanın, arkadaşın, eski sevgilinin, yeni takipçinin, görünmez izleyicinin informal bakışıyla da…
Şeffaf, saydam, transparan pencerelerde tüm gözler birbirine çevrilmiş durumda...
Artık sevilenlerin, sevdiklerimizin resimleri cüzdandan değil, cepten çıkıyor. Cep dediğimiz de giysinin cebi değil; transparan yaşamın en sadık iletim aracı olan mobil telefonlar. Dünün ayağı yalın, abası yamalı halkının torunları, bugün sanki annesinin karnından cep telefonuyla doğmuş bir nesil gibi yaşıyor.
Bakalım nereye kadar sürecek bu fasıl; saydam, şeffaf, transparan koşullarda?
Bu arada MOBESE kameralarına da saygılarımızı sunalım. Karşılıklı dikizleme özgürlüklerimize duyduğumuz kaygılar eşliğinde…
George Orwell, gözlerimiz açılsın diye 1984’ü yazdı. Big Brother bizi gözetliyor diye yıllarca ağızlara sakız edilen o büyük uyarı, giderek bir edebiyat bilgisinden, bir siyasal simgeden, bir popüler kültür sloganından öteye geçemedi.
Orwell’dan önce Jeremy Bentham, modern iktidarın mekânsal ve zihinsel düzeneğini anlamak için Panoptikon üzerine düşündü. Ardından Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı çalışmasında panoptik gözetimi yalnızca hapishaneye değil, modern toplumun bütün disiplinci kurumlarına yerleştirdi. Okul, hastane, kışla, fabrika, bürokrasi… Hepsi bir bakıma görünür kılınmış bedenlerin, denetlenmiş davranışların ve içselleştirilmiş itaatin mekânlarıydı.
Sonra bu konuda çok yazıldı, çok konuşuldu, çok kitap yayımlandı. Panoptikon: Gözün İktidarı gibi çalışmalar, gözetimin yalnızca fiziksel bir bakış değil, aynı anda zihinsel bir iktidar biçimi olduğunu anlattı. Ama soralım: Bütün bu çalışmalar ne işe yaradı?
Çünkü bugün geldiğimiz noktada sorun yalnızca Big Brother’ın bizi gözetlemesi değil. Daha tuhafı, daha ürkütücüsü, daha ironik olanı şudur ki biz artık Big Brother’ın zahmetine bile gerek bırakmadan, kendi yaşamlarımızı kendi ellerimizle onun ekranına taşıyoruz.
Panoptikon’un taş duvarları yıkıldı; yerine Algoptikon’un görünmez ağı kuruldu.
Eskiden iktidar insanı zorla gözetlerdi. Şimdi insan, gözetlenmek için kendi sahnesini kuruyor. Eskiden mahremiyet korunacak bir alan sayılırdı. Şimdi mahremiyet, beğeniye, yoruma, izlenmeye, algoritmik dolaşıma açılmış bir gösteri malzemesi durumuna geldi.
Paylaşılmadık gizlisi, saklısı, acısı, tatlısı kalmadı neredeyse hiç kimsenin... Ne varsa içinde, döktü insan ve ağladı, güldü, gösterdi, kanıtladı, sergiledi, teşhir etti. Üstelik çoğunlukla da bunu özgürlük sandı.
Gönüllü bir katılımla, dahası çoğu kez para ödeyerek, World Wide Web’in örümcek ağına saplandı insanlık. Teknolojik oyuncaklarıyla herkes bedenine de, benliğine de sanal prangalar taktı.
Kim nerede? Ne yapıyor? Ne diyor? Kimseler merak edip sormasa da herkes kendiliğinden söylüyor.
Herkes her şeyi biliyor. Daha doğrusu herkes, herkesin bilmesini istediği şeyi biliyor. Ama algoritma daha fazlasını biliyor: Nerede durduğumuzu, neye baktığımızı, neye sustuğumuzu, neye öfkelendiğimizi, neyi arzuladığımızı, hangi yalnızlık saatinde hangi ekrana sığındığımızı…
İşte bu nedenle mevkufuz artık yalnızca görünür iktidarın değil; algoritmik gözün, veri ağının, sayısal gölgenin iktidarına... Örümcek ağına takılan sinekler gibi çırpınıyoruz; ama çoğunlukla da bu çırpınmayı özgürlük sanıyoruz.
Marquis de Sade yaşasaydı, acaba günümüz insanına ne derdi?
Kendisini gözetleyene gönüllü olarak tutsak olan bu çağdaş insana “mazoşist” mi derdi, “acı-sever” mi, “eziyet-sever” mi? Yoksa gülümseyerek şöyle mi söylerdi:
“Eskiden insanı zincire vurmak gerekirdi; şimdi zincirini kendi seçiyor, parasını kendi ödüyor, sonra da özgürüm diye poz veriyor.”
Belki de çağımızın en büyük ironisi burada saklı: İnsan, özgürleştiğini sandıkça daha görünür; görünür oldukça daha denetlenebilir; denetlenebilir oldukça daha pazarlanabilir duruma geliyor.
Transparan yaşam dediğimiz oluşum da tam olarak bu değil mi?
İnsanın kendi mahremiyetini kendi eliyle vitrine koyduğu, sonra da o vitrinin önünden geçen gözlerden incindiği çağdaş bir teşhir düzeni…
Dünlerde “el âlem ne der?” diye korkan insan, şimdi “el âlem görmezse ne olur?” diye kaygılanıyor.
Ve belki de insanlığın gerçek felaketi işte burada başlıyor.
Ne yazık ki dijital çağın sanal aleminde insan değil; yalnızca birer veriyiz. özgür istencimizle bu aleme tutsak olmuş, zincirini kendi seçen birer deliyiz.