"Ağaçlar kesilmesin" diyerek, kâğıt üretimine karşı çıkanlar; dijital yayıncılığı dayatıyor, basın-yayını sanal ortama sürüklüyor. Masallar anlatılıyor "Kitap basmayalım, gazete çıkarmayalım; çünkü ormanlar yok olmasın." içerikli... Öyle bir doğa dostluğu ki bu, sanki çevre için değil de yalnızca kâğıt için kaygı duyan bir korumacılık... Buna karşın yapılaşma uğruna yakılan, talan edilen ormanları dert eden yok. Küresel efendilerin derdi yalnızca kitaplık kadar bir ağaç parçası…

Oysa gerçek bir okur, kâğıda dokunur. Kitap kokusunu içine çeker, sayfaların arasında düşünür. Çünkü sanala yazmak, suya yazmak gibidir. Big Blue çökerse bir gün; algoritmalar unutursa belleğimizi, ne kalacak geriye? Oysa kitaplar yaşar, insanlık var oldukça…

Her şeyin yapayını üreten ileri teknoloji, neden yapay kâğıt üretmiyor? İpekten pamuğa, yünden viskona kadar her şeyin sentetiği var da, kâğıdın neden yok? Neden?

Çünkü sorun teknoloji değil; sorun hafızayı kime emanet edeceğimizdir.

Gerçek bir okur, kitabın sayfasına dokunur. Yetinmez sanalda gezinmekle. Molier'in Cimri’si gibi cam kavanozun dışından reçel yalar gibi, dijitalden kitap “okunmaz”. Okuma, bedensel bir eylemdir. Yalnızca zihnin değil, ruhun da temas ettiği bir yolculuktur.

Kitaplardan söz açılmışken...
Günümüzde kitap okumak bile bir “teşhir nesnesine” dönüşmüş durumda. Bir bakıma şöyle diyor kimi insanlar:

-Bakın, ben bu kitaplarla var oluyorum. Siz bu kitapları okumuyorsanız; benim dünya görüşümden, entelektüel oluşumumdan, bilinç düzeyimden çok uzaktasınız!

Tıpkı “ben ne yerim, nereye giderim, ne giyerim, nasıl bir arabaya binerim?” diye sergilenen yaşamlarda olduğu gibi, “ben ne okurum?” da artık entel soslu bir teşhircilik aracı... Kimileri için kitap okumanın amacı; bilmekten çok, görünmek / göstermek / sergilemek olmuş. Gösteri toplumunun ilk basamağı; kitap paylaşımı...

Kitapsız bir benlik, benzinsiz bir araç gibidir.
Nasıl ki benzinsiz araç trafiğe çıkamazsa, donanımsız bir beyin de bilgiye ulaşamaz.

Her şeyi bildiğini sanan ama gönlünde oyuncak arayan zihniyetler, başkalarının yaşamına musallat olurken, kendi yaşamlarını bile açıklayamazlar.

Ve işte o kitapsızlar...

Geçmişi bilmeyen, bugünü yorumlayamayan, geleceği öngöremeyen zihin(siz)ler...

Gün olur ülkeyi bataklığa sürükleyenlere bilinçsizce destek verir.

Sonra da, “sözde” demokrasi değerleri adına ulusunu savunanlara utanmazca saldırır. Çünkü kitaplardan, kitapların aydınlığından korkarlar.

Kitaplardan söz açılmışken, bir de “yaşam tarifi” veren kitaplara ne demeli?

Yaşadığımız bu risk toplumunda; belirsizlikler, rastlantılar, dışsal krizler arasında savrulurken, bu reçeteler ne kadar işe yarar?

Bu kitapları yazanlar; gerçekten de yaşamı hakkıyla yaşadılar mı? Zorlukları yenebildiler mi? Bir gün bile bunalıp pes etmeden, yaşamla baş etmeyi başardılar mı? Yoksa yalnızca kâğıt üzerinde ahkâm mı kestiler?

Özellikle şu “yaşam koçları”…

Kendi yaşamını çözemeyen, başkalarının yaşamına reçete yazıyor. Hani şu atasözündeki gibi: “Kendi başını bağlayamayan, gelin başı bağlamaya kalkar.”

Ve sonra...

Tarotçular, falcılar, üfürükçüler, büyücüler…

Yetmedi; şifacılar da kitap yazıyor.

Ve kitapla yetinmeyip, yaşamımıza yön vermeye kalkışıyorlar.

Kerameti kendinden menkul bilgilerle “rehberlik” taslayanlar; şeyhler, şıhlar, influencerlar…

Ve onların peşinden giden, aklını, karar mekanizmasını devre dışı bırakıp bir de üstüne para ödeyen zavallılar...

Düşünüyorum…

Ve artık ürküyorum.

Çünkü bu gidişle, ne kâğıt kalacak geriye, ne de kitap...

İnsanlık karanlıklarda yolunu bulmaya çalışırken düşecek bitap...