Yazılım mühendislerinin bir kısmı, yapay zekâ ile çalışan sosyal bilimcileri küçümserken ağızlarında şu ezber vardır:

“Yapay zekâyı siz kullanamazsınız çünkü onun nasıl çalıştığını biz biliriz.”

Bu sözler, yalnızca teknik bir uyarı değil, bilginin mülkiyetini ilan eden bir egemenlik bildirisi gibidir.
Sanki kodu yazanlar, aynı anda düşünceyi de biçimlendirme hakkına sahiptir.
Sanki algoritmaların nasıl çalıştığını bilmeyenler, onlarla düşünemez, tartışamaz.

Peki soralım: Bir otomobilin motorunu bilmeyen, iyi araba süremez mi?
Ya da bir dili gramer kitabından ezberlemeyen biri, o dili şiirle konuşamaz mı?

İşte burada başlıyor sosyal bilimcinin isyanı.

Bilgisayar mühendisleri; bilgiyi inşa eden değil, hükmeden bir şey olarak sunarlar. Onlara göre bilgi, yalnızca çalışan kodun çıktısıdır. Yorumlamak, sezmek, ironiyle düşünebilmek onlar için "boş laf" gibidir.

Ancak sosyal bilimler tam da şunu söyler:

Bilgi yalnızca çözümleme değil, aynı anda bir yorumlama biçimidir.

Ve algoritmaların çıktısı ne kadar etkileyici olursa olsun, o çıktının ne anlama geldiği ve nasıl kullanıldığı, toplumsal bağlama, etik zemine ve eleştirel düşünceye dayanır.

Kod yazmak bir şeydir. Ama kodun toplumda ne yaptığını anlamak bambaşka bir şeydir.

Bazı mühendisler, sosyal bilimcilerin YZ’yi anlaması için “önce bizim yazdığımız tavşanı yakalaması gerekir” der. Tıpkı Alice Harikalar Diyarında’ki gibi, algoritmanın peşinden gitmeliyiz onlara göre.
Ama bu nereye çıkar?

Gerçek bilgi tavşanın ardında değil, tavşana sorulan sorularda saklıdır.

Algoritmalara sorgusuzca bağlı / bağımlı olmak, onların peşinden gitmek değil; onlarla çelişmek, onları zorlamak, bazen de reddetmek gerekir.

Sosyal bilimci, algoritmanın önünde değil, arkasında değil, karşısında durur.
Bu çatışma üretkendir.

Bu tartışma ilerleticidir.

Bir başka klişe de şudur:

“Algoritmalar kimseyi dinlemez. Onlar yalnızca kodu çalıştırır.”

Ama soralım: Kodu kim yazar?
İlk veriyi kim girer?
Öncelikleri kim belirler?

Elbette insanlar. Daha doğrusu; iktidar sahipleri, şirketler, devletler, kültürler...

Bir başka deyişle algoritma aslında duymaz değil, sesi bastırılmış olanı duymamaya ayarlanmıştır.

Sosyal bilimcinin görevi işte o bastırılmış sesi geri getirmektir.

Belki de en öğretici benzetme şudur:

Bir arabanın motorunu bilmeyen biri kusursuz bir sürücü olabilir.

Çünkü sürmek, yalnızca teknik değil, psikomotor, sezgisel, deneyimsel bir eylemdir.
İşte yapay zekâ kullanıcısı sosyal bilimci de böyledir: O, algoritmanın motorunu değil; dilini, arzusunu, niyetini okur.

Kodu değil, kodu yönlendiren kültürü çözer.
Hesabı değil, hesabın içinde kaybolan anlamı arar.

Kuşkusuz teknik mükemmellik değil, düşünsel kıvraklık, doğru yola götürür bizi.

Yapay zekâ çağında önemli olan yalnızca güçlü işlemci ya da doğru komut değil.
Önemli olan, yanıltıcı yanıtları sorgulayacak cesaret.
Önemli olan, makineyi değil, makinenin insana ne yaptığını tartışacak bir bakış.

Sosyal bilimcinin dilindeki ironi, yazılımcının satır, satır kurduğu kod kadar değerlidir.

Çünkü kod çözülür; ama ironi, anlamın katmanlarını sökerek gerçeğe ulaşır.

Yapay zekâyla çalışan sosyal bilimciler birer “hacker” değildir.
Ama onlar birer anlam korsanıdır.

Algoritmaların mutlaklığına karşı, yorumun direncini,
Kodu yazan otoriteye karşı, düşünen öznenin özerkliğini savunurlar.

Ve şunu söylerler:

“Senin algoritmaların varsa, benim de ironiyle yazılmış, sezgiyle yön verilmiş, dirençle kesilmiş cümlelerim var.”

Yapay Zeka çağında; insan kalmak, insan beyni ile var olmak isteyen herkese kolaylıklar...