James Watson, DNA'nın ikili sarmal yapısını keşfederek modern biyolojinin kapılarını aralayan bilim insanlarından biridir. İnsan bedeninin şifresini çözme ülküsü, büyük ölçüde onun bu buluşuyla bir çağın ortak hedefine dönüştü; örneğin hastalıkların kökenini anlamak, kalıtımı çözmek, yaşamın kodlarını yazıp bozmak gibi... Tüm bunlar, o sarmalın keşfinin ardından gerçek olabildi. İşte bu nedenle Watson'ın adı, "bilim" kavramının yanına iliştirilmiş en parlak madalyalardan biri gibi taşındı durdu.
Ama sonra ne oldu?
Jeffrey Epstein skandalı patlak verdiğinde, yüzyılın belki de yüzyılların en mide bulandırıcı gerçekleri gün ışığına çıktı. Ortaya saçılan belgeler arasında, pek çok "saygın" siyasetçi, bilim insanı ve iş insanı gibi James Watson'ın adı da vardı. Soruşturma kapsamında basına sızan bir fotoğraf ise özellikle düşündürücüydü. Bir kaç gün önce medyaya servis edilen bir fotoğrafta; Jeffrey Epstein'in New York'taki malikanesinde çekilmiş bir karede Watson'ın genç kadınlarla görüntülenmişti. Burada ortaya çıkan durum sıradan bir magazin ayrıntısı değil; itibarın kötülüğe nasıl kalkan yapıldığını gösteren bir belge niteliğindeydi.
Elbette bir fotoğraf, tek başına bir kanıt olmayabilir ancak bu görselde, kanıttan daha sinsi bir şey vardı ve akıllara düşen sorular:
İnsanlık için çığır açan bir buluşa imza atmış bir bilim insanının, çocukların dünyasını karartan bir caniyle aynı karede ne işi vardı?
İnsanlığın geleceği olan çocukları hedef alan bir sapkınla, bir bilim insanı nasıl yan yana gelebilirdi?
Sıradan insan için bu durum anlaşılmazdı. Saygın bir bilim insanı, nasıl olur da böyle bir suç şebekesiyle ilişki kurabilirdi? Belki de Epstein'in oynadığı oyunun bir parçasıydı bu durum... Saygın adları yanına çekerek kendine meşruiyet kazandırmak... Hani şu "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" atasözünde karşılığını bulan bir kurnazlıkla, toplumun gözünde değerli olan bu adları birer kalkan gibi kullanmak... Belki de onları yönlendirip yönetmek, geleceğe ilişkin kararlarda etki altına almak... Dahası bu bağlamda Epstein'in bir istihbarat ajanı olduğu, İsrail için çalıştığı iddiaları bile ortaya atıldı.
Epstein hakkındaki komplo teorileri ve yorumlar elbette adaletin konusudur. Ancak temel sorun şudur ki Nobel ödüllü bir bilim adamının bu kadar iğrenç, bu kadar dürtüsel bir ilişkiler ağının içinde boy göstermesidir. Nobel Ödülü, insanlık için çalışanlara, gerçeğin peşinde koşanlara verilen en büyük onurdur. Ancak bu onur, hiç kimseyi insanlık tarihinin en korkunç skandallarından birine adı karıştığında gelecek eleştirilerden soyutlayamaz, koruyamaz. Ne yazık ki Epstein gibiler, bu "büyük adların" saygınlığını kendi çıkarları için sömürmeyi iyi bilir. Onların saygınlığını kendi iğrençliklerine bulaştırarak, "Değil mi ki bu kadar önemli insanlar burada, demek ki burası saygındır" algısı yaratmayı amaçlar.
Bu işleyiş yalnızca Epstein'ın kişiliğinde var olan bir tutum ve davranış biçimi değildir. Toplumsal yaşamda "rol model" olarak görülen kişi ve kurumlar için de benzer bir işleyiş vardır. Ülkemizdeki Seçil Erzan olayında, pek çok kişinin paralarını olağanüstü faiz getirisi alma düşüncesiyle, paralarını kaptırmasının ardında, "Fatih Terim, Arda Turan, Emre Belözoğlu güvendiyse, biz neden güvenmeyelim?" mantığı yatıyordu. Ya da son aylardaki uyuşturucu soruşturmalarında adı geçen ünlü isimler... Bunların her biri, saygınlığın nasıl bir yanılgı ve özenti kaynağı olabileceğini gösteriyor. "Rol model dediğin böyle yaşıyorsa, ben neden yaşamayayım?" diyen nice özenen kişi yok mudur?
Epstein olayına dönersek, orada çocuklara yaşatılanların, Katolik Kilisesi'nin yıllarca örttüğü çocuk istismarı skandallarından ya da kutsal kitaplara dayandırılarak meşrulaştırılmaya çalışılan çocuk yaştaki evliliklerden ne başkalığı var?
Kuşkusuz hiçbir başkalığı yoktur Çocuklar zarar görüyorsa, suçun niteliği açısından ortada hiçbir başkalık yoktur. Belki başkalık, suçun biçiminde değil, üzerini örten perdenin kumaşındadır. Epstein'da bu perde "itibar, güç, saygınlık"dır: Varsıllık, gösteriş, küresel siyasete yön veren isimlerle kurulan dostluklar... Kilise skandalında perde "kutsallık"tır: Ruhban sınıfının dokunulmazlığı, hiyerarşinin sessizliği ve bastırılan mağdur sesleri... Çocuk evliliklerinde ise perde "gelenek"tir: Aile rızası, toplumsal normlar ve dini yorumlar... Her durumda hiç kuşkusuz çocuğun rıza gösterme olgunluğu, bilinci yoktur ve ne yazık ki çocuğa yönelik bu şiddet "düzen" kılıfına sokulur. Çocuk, korunması gereken bir özne olmaktan çıkarılıp bir cinsel nesneye, bir metaya dönüştürülür. En korkunç olan da budur. Çünkü suçluların genellikle arkasına sığınacak bir "kalkan"ı vardır; bazen bir pasaport, bazen bir unvan, bazen de kutsallık... Oysa mağdurun elinde, "Anneciğim beni kurtar!" diyen yürek parçalayıcı çığlığından ve çektiği acılardan başka hiçbir şey yoktur.
Bu olaylar insanlık tarihi boyunca hep yaşandı ve bugün de kim bilir hangi coğrafyalarda yaşanıyor? Dünya kamuoyunun bu korkunç olayları yüksek sesle konuşamamasının nedeni, suçun tekil bir canavarın eseri değil, güç ilişkilerinin ürettiği bir düzenin parçası olmasıdır. Düzen sorgulandığında ise ortaya tek bir suçlu değil; pek çok kurum, çıkar ağı ve sapkınca alışkanlıklar çıkar. Toplumlar, en çok da kendi aynalarından korkar; çünkü o aynada suçun bir parçası olan kendilerini görmekten ürkerler.
Ve sıradan insan tüm bu yaşananlar karşısında ne yapar? Bu sorunun yanıtı da oldukça karmaşıktır. Kimi yadırgar, kınar, eleştirir. Kimi ise bu kötülüklere özenir. Sıradan aile babaları, turistik gezi kisvesi altında, başta Tayland olmak üzere yoksul Asya ülkelerine düzenlenen ve çocukları hedef alan cinsel turlara katılır. İşte o an anlarız ki Sodom ve Gomore'den beri süregelen insanın insana saldırganlığı, sapkınlığı ve canavarlığı, ne yazık ki çağlar boyunca sürmektedir ve insanlar kutsal değerlerini, dahası vicdanlarını yitirdikçe de sürüp gidecektir ne yazık ki...