Son bir kaç gündür; İstanbul, İzmir, Aydın ili kıyılarında deniz taştı, fırtına sonucu dalgalar konutlara ulaştı diye koparılan yaygaralar, paylaşılan fotoğraflar var. Bursa'nın 2 bin 600 yıllık tarihi Gölyazı Köyü'nde su seviyesi 1 metrelerden 10 metreye yükseldi diye duyumlar yer alıyor basında...
Evet iklim değişikliği sorunsalı içinde tüm dünyamız, ama bu kıyılara taşan deniz sularının biraz da nedeni siz insanlar değil misiniz?
Dünlerde denizden toprak çalıp, denizden çalınmış bu alanlara konutlar yapıp, aklınızca kurnazlık ettiğinizi sanan fırsatçı insanlar; size diyorum, size!
İşte bugün de deniz; ondan çaldıklarınızı geri almak için dayanıyor kapınıza...
1999 depremindeki suyun içine gömülmüş 5 katlı apartmanları anımsayıp da birazcık akıllansanıza... O konutların toprakları da çalınmıştı İzmit, Kocaeli denizinden hırsızlamasına ama ilk yer sarsıntısında deniz; kendisinin olanı geri aldı hiç kuşkusuz...
Denizden toprak çaldıkça (İstanbul'da Boğaz ya da İzmir Bostanlı kıyılarındaki gibi) açgözlü doyumsuz ve düşüncesiz insan; daha çok deniz çalar kapınızı "geri verin aldıklarınızı" demek için...
Son günlerde sosyal medyada dolaşan o fotoğrafları gördünüz:
İstanbul’da, İzmir’de, Aydın kıyılarında deniz taşmış, dalgalar konutlara kadar ulaşmış, bahçeleri basmış, arabaları yutmuş…
Sakın ola ki o fotoğraflara aldanmayınız; bilmelisiniz ki deniz taşmadı, yalnızca kendisinden çalınanları peşine düştü.
Televizyon yansılarında da hep aynı sözler:
“Vay efendim, deniz taştı, kıyılar felaket durumda, iklim krizi kapımıza dayandı!”
Bir dakika.
Kapınıza dayanan gerçekten “yalnızca” iklim krizi mi?
Yoksa deniz; yıllarıdır para hırsınızla "kamusal alan olan denizleri" talan edip, mülkiyet belgesini de cebinize atıp üzerine çökmeye kalktığınız bedenini geri almaya mı geldi?
Yıllarca aynı oyunu oynadınız ve dediniz ki “Deniz biraz geri çekilmiş, şu kıyıda kullanılmayan alan var, doldururuz, üstüne de güzel bir site dikeriz.” ya da “Buraya yürüyüş yolu yapalım ama şöyle geniş olsun, bir de yanına kafeler… Nasıl olsa deniz konuşmaz.” sorumsuzluğuyla yetmedi ve doymadınız “İstanbul’da Boğaz kıyısında, İzmir’de Bostanlı’da, Ege sahillerinde bir iki kamyon hafriyatla şahane ‘kazanılmış’ alan yaratırız. Metrekareler büyüdükçe kazancımız da büyür.” diye iştiha ile ellerinizi ovuşturdunuz.
Sürekli denizden toprak çaldınız ve buna “kıyı düzenlemesi” dediniz. Doğal kıyı şeridini yok ettiniz, adına “rekreasyon alanı” dediniz. Sulak alanları doldurdunuz, “imar planı revizyonu” diye süslediniz.
Sonra ne oldu? Bugün dalga bir adım, yarın üç adım, öbür gün oturma odanızın camına kadar geldi. Ve siz olan bitenin nedenini araştırmaksızın; yağan yağmuru, esen lodosu gerekçe gösterip “deniz taştı” diyorsunuz.
Hayır, deniz taşmadı; siz onu yıllardır onun doğal yapısını bozduğunuz, kıyı şeridini daralttığınız, denizin var oluş haklarını gasp ettiğiniz için o da bugün; işlediğiniz suçları sizin yüzünüze vurmaya, yaptığınız haksızlıkların hesabını sormaya geliyor ve diyor ki: “Burası benim.”
Ne çabuk unuttunuz 1999 Marmara Depremi’nden o görüntüleri; suyun içinde yan yatmış, yarısı gömülmüş konutları...
O konutlar da boşluğa yapılmadı. Ama onların da altındaki zemin, geçmişte denizdi, sorumsuzca o yerleri denizden çaldınız ya doldurulmuş alan, ya alüvyonlu zayıf kıyı toprağı, ya da aklınca kurnazlık peşinde koşanların “idare eder” dediği riskli bölgelerde düşüncesizce yerleştiniz.
Deniz, o gün de sessizce konuştu ama sizler anlamadınız:
“Benden çaldığınızı, ilk sarsıntıda geri alırım.”
Kimse dinlemedi.
İmar aflarıyla, “ekonomik gelişme” söylemleriyle, “kıyı yatırımları” diye pazarlanan beton projeleriyle aynı yanlışlar ısrarla sürdürüldü.
Bugün dalgaların kıyılardaki yerleşim alanlarını zorlaması, 1999’un suya gömülen apartmanlarının başına gelenlerinin aynısı...
Senaryo hep aynı: Açgözlülük, kurnazlık ve her şeyi çok iyi bildiğini sanan "mimarsız, mühendissiz" bir müteahhitlik düşünce-siz-liği...
Hiç kuşkusuz "iklim krizi" bir gerçek... Evet, bu krizin olumsuz dışsallıkları sonucunda deniz seviyesi yükseliyor. Evet, sıcak dalgaları, ani fırtınalar, ekstrem hava olayları artıyor. Ama bir konuyu özellikle ayırmak gerekiyor ki o da bu dalgaların konutlarınıza kadar gelmesinin nedeni yalnızca iklim krizi değil; sizin yalnızca kasanıza girecek paraları düşünmeniz nedeniyle denizin doğal yapısında açtığınız yaraları “ sanki hiçbir sorun yokmuş” gibi görmezden gelmeniz... Çünkü sizler neler yapmadınız ki denizlere? Kıyı çizgisini geri çekip haritada yeniden çizdiniz. Dalgakıranlarla, dolgu alanlarıyla, beton kıyı duvarlarıyla denizin doğal hareketini değiştirdiniz. Her kıyı parçasını “arsa potansiyeli” olarak gördünüz, amacınız yalnızca rant sağlamak oldu.
Bugün de bu yanlışlara izin veren, imar planlarını onaylayan yetkili, yetkisiz kişi ve kurumlar aynı insanlar, aynı kurumlar "ama yaşanan olumsuzlukların suçlusu olduklarını görmezden gelip" günah keçisi olarak iklim krizini gerekçe gösteriyorlar. Kamu yararı yerine, özel yaralarını düşünüp, yanlış kararlar aldıklarına ilişkin suçlarının üstünü "iklim krizi sorununu ileri sürüp" örtmeye çalışırken “Çok büyük felaket, inanılmaz bir doğa olayıyla karşı karşıyayız” diye yaygara koparıyorlar.
Sizler kıyı koruma yasalarını yok sayıp, denizlerin, akarsuların, göllerin kıyılarına saldırdınız ama bir kez olsun "biz haddimizi aştık, doğanın dengesini bozduk, sulak alanları kuruttuk" diyerek yanlışlarınızdan geri dönmek için ne yazık ki sorumluluk almıyorsunuz.
Deniz kendi yerinde duruyordu. Kıyı ekosistemleri, dalga yönetimi, akıntı yolları, kıyı kumulları, hepsinin bir dengesi vardı. Siz bu dengeyi, “biraz daha dolgu”, “biraz daha sahil bandı”, “biraz daha manzaralı konut” uğruna bozdunuz.
Şimdi dalgalar evinizin camını döverken, bu aslında bir uyarı zili; “Beni haritadan silmeye kalkarsan, ben de senin çizdiğin bütün o planları geri silerim.” diyor denizin sesi...
Deniz, öyle görünüyor ki, ara sıra yoklama yapmaya başladı “Buraya ne yapmışsınız, bir bakayım…” Ve baktığında bulduğu manzara şu: Denizin doğal kıyı şeridine uzak durması gereken yerleşimler, tersine denize doğru yürümüş; kıyı, kumsal plaj olması gerekirken site olmuş; kamusal alan, özel mülkiyete dönmüş.
Kıyı koruma yasaları, kararları; yalnızca kağıt üzerinde kalmış. Oysa yasalar “Kıyılar halkındır, doldurulamaz, yapılaşmaya açılamaz, kamuya açık olmalıdır” diye yazar.
Sonra gidip bakarsınız; site girişinde güvenlik kulübesi, bariyer, “Site sakinleri dışında girmek yasaktır” uyarı yazıları her yerde... Kamusal alan olan deniz ve kıyıları ki tüm halkın ortak malıdır; özel mülkiyet olarak gasp edilmiştir, dolayısıyla siz deniz kıyılarından, kumsallarından yurttaşlar yararlanmazsınız
Denizden toprak çalan, sonra da “Deniz niye bizi rahatsız ediyor?” diye yaygara koparan bir düşünce-siz-likle karşı karşıyayız. Bu koparılan yaygaralar bir bakıma, evinin ortasına nehir yatağını taşıyıp sonra da “Bu sel niye hep bizim evi buluyor?” diye sızlanmaya benziyor. Tam burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Biz bu kıyılarda gerçekten felaket mi yaşıyoruz, yoksa doğa, yıllardır görmezden geldiğimiz gerçeği yüzümüze mi vuruyor?”
Belki de bu görüntüler “doğal afet”ten çok, “insan yapımı afet tasarımı”nın sonuçlarıdır.
Bir düşünün; deniz kapınıza dayanmışken ona “pardon” demek olanaklı mı?
Kuşkusuz bozulanları geri almak çok zor ama bundan böyle yapılan saldırılara son vermek gerekmez mi? Örneğin kıyı dolgu projelerini durdurmak, var olan sorunlu, riskli yapılaşmayı dürüstçe belirlemek, yeni imar planlarında denizin hakkını, kıyı ekosisteminin sınırını tanımak, beton yerine doğayla uyumlu, geri çekilen, tampon alanlar oluşturan bir yaklaşımı benimsemek çok daha doğru kararlar olmaz mı?
Hiç kuşkusuz denizi; panoramik manzara, kıyıyı ise “satılabilir metrekare” olarak gören düşünce yapısı değişmedikçe ne yazık ki hiç bir şey, doğal yapısına, dengesine, düzenine dönmez. Ve insan denen en acımasız, en açgözlü, en saldırgan tür; ellerini doğadan çekmedikçe ölümcül felaketler kesinlikle son bulmaz.