Eskiler genetik nedir bilmezdi. DNA ne imiş? Kromozom ne demekmiş? Epigenetik deseniz, herhalde önce yüzünüze bakar, sonra “Ne diyorsun sen?” derdi.
Ama bir şey biliyorlardı; armut dalından uzağa düşmez. Çocuklar ya babasına ya da anasına benzer.
Dedede olan torunda çıkar, bu nedenle evlilik öncesinde hekimler "ailelerin geçmişindeki hastalıklar için" soy kütüğüne bakar, evlilikler de soy kütüğünden gelen sonuca göre gerçekleşirdi.
İşte halkın yüzyıllar boyunca gözlemleyerek söylediğini bilim daha sonra laboratuvara taşıdı; test etti, araştırdı elde ettiği sonuçlara göre de kalıtım diye bir kavramdan söz etmeye başladı.
Sonra genler bulundu. DNA bulundu. Kromozomlar çözüldü. İnsan Genom Projesi tamamlandı.
Bir ara neredeyse şöyle düşünmeye başladık:
Her şey genlerde yazılı. Boyumuz. Göz rengimiz. Bazı hastalıklara yatkınlığımız. Dahası biraz zorlarsanız huyumuz suyumuz bile...
Yazgımız böyle; genler ne verdiyse onunla yaşayacağız.
Bir çeşit biyolojik alın yazısı ama iş o kadar basit çıkmadı.
Yaz sıcaklarında en iyi ne yapılır? Elbette ki bol bol kitap okunur ve ben de okuyorum ve elimde Sharon Moalem’in “Genler Unutmaz” kitabı var.
Moalem hekim ve genetik araştırmacısı.
Kitabının özgün adı konuyu çok güzel özetliyor:
Genlerimiz yaşamımızı değiştirir; yaşamımız da genlerimizi etkiler.
Moalem diyor ki:
Genlerimizi anne-babamızdan almış olabiliriz ama bu, onların yaşam boyunca aynı biçimde çalışacağı anlamına gelmez.
Bir başka anlatımla gen dediğimiz şey yalnızca “Bende var.” ya da “Bende yok.” sorunsalı değil.
Bir de o genin ne zaman çalıştığı, ne kadar çalıştığı, ne zaman sustuğu sorunsalı var.
Bir gen açık olabilir, başka biri kapalı.
Biri yaşamın belli döneminde etkinleşebilir, bir başkası çevresel koşullardan etkilenebilir.
Dolayısıyla genom; varsaydığımız kadar sessiz ve değişmez bir miras sandığı değil.
Yine Moalem diyor ki;
İnsan genomu, döllenme anında kapatılıp mühürlenmiş bir paket değildir. Yaşam ile genler arasında sürekli bir ilişki vardır.
Bu bağlamda son yıllarda daha sık duyduğumuz bir sözcük de tam burada karşımıza çıkıyor:
Epigenetik.
Moalem'in kitabının ardından okuduğum bir başka kitap daha var; Bernhard Kegel’in “Epigenetik: Deneyimler Kalıtımla Nasıl Aktarılır?” adlı çalışması...
Kegel biyolog ve bilim yazarı ve o da yıllardır süren o ünlü tartışmanın içine giriyor:
İnsanı genleri mi biçimlendirir? Yoksa çevresi mi?
Kegel’in anlattığı epigenetik bize tam olarak şunu söylüyor:
İkisi birbirinden bağımsız değil. Çünkü çevre, genlerin çalışma biçimini etkileyebilir.
Bunu yalına indirgeyerek anlatalım.
DNA’yı büyük bir kitap gibi düşünün. Kitabın içinde binlerce tarif var. Ama her tarif her hücrede kullanılmıyor.
Karaciğer hücresi başka sayfaları okuyor. Sinir hücresi başka sayfaları. Kas hücresi başka sayfaları.
Kitap aynı kitap ama okunan bölümler farklı.
Epigenetik işleyişler de bir anlamda kitabın üzerine konulan küçük işaretlere benziyor:
“Bu bölümü oku.”
“Burayı şimdilik kapat.”
“Bunu daha fazla çalıştır.”
“Şu sayfayı sessize al.”
Evet DNA dizisi değişmeyebilir ama DNA’nın nasıl kullanılacağı değişebilir.
Kegel’in de anlattığı gibi çevresel etkiler; bu biyokimyasal düzenleme sistemlerinin biçimlenmesinde rol oynayabilir.
İşte epigenetiği ilginç yapan şey tam da burada başlıyor.
Örneğin; yediklerimiz... Yaşadığımız çevre... Maruz kaldığımız bazı kimyasallar... Stres... Hastal
Ama burada hemen bir yanlış anlamayı da önleyelim.
Epigenetik “Düşüncenizi değiştirin, DNA’nızı değiştirin.” demek değildir.
Son yıllarda popüler kültür epigenetiği biraz çokça sevdi. Öyle ki neredeyse konuyu “Olumlu düşünürsen kötü genlerini kapatırsın.” noktasına kadar götürenler oldu.
Bilim bu kadar kolay çalışmıyor. Epigenetik gerçek bir bilim alanı ama sihir değil.
Özünde tartışmalı ve heyecan verici soru ise başka:
Yaşadığımız bazı deneyimlerin biyolojik izleri çocuklarımıza, hatta torunlarımıza aktarılabilir mi?
İşte Kegel’in kitabının başlığındaki “Deneyimler kalıtımla nasıl aktarılır?” sorusu burada önem kazanıyor.
Hayvan ve bitki çalışmalarında kuşaklar boyunca taşınabilen epigenetik etkiler gösterilmiş durumda ama insanlarda ise konu daha karmaşık. Örneğin hamile bir kadın açlık yaşıyorsa yalnızca kadın etkilenmiyor, karnındaki çocuk da o çevreye doğrudan maruz kalıyor. Üstelik çocuk kızsa, onun ileride kullanacağı bazı yumurta hücrelerinin öncülleri de anne karnında oluşuyor.
Bir başka anlatımla; anne, çocuk (özellikle kız çocuk) ve potansiyel üçüncü kuşak... Aynı biyolojik olaydan etkilenmiş olabilir.
Yine de bilim insanları gerçek anlamda “Bu deneyim üç kuşak boyunca epigenetik olarak miras kaldı.” demeden önce oldukça temkinli davranıyor.
İyi de yapıyorlar, çünkü bilim, güzel öykülerden çok kanıt ister. Ama yine de epigenetik bize insan hakkında önemli bir şeyi yeniden düşündürüyor.
Eskiden şöyle düşünüyorduk: Gen → insan
Sonra: Gen + çevre → insan
Şimdi tablo biraz daha karmaşık: Gen + çevre + yaşam deneyimi + gelişim koşulları + epigenetik düzenleme → insan
Demek ki genetik miras önemli ama tek başına kader/yazgı değil.
İşte burada benim aklıma yeniden o eski söz geliyor:
Armut dalından uzağa düşmez.
Doğru ama artık biliyoruz ki yalnızca armuda bakmak yetmiyor.
Bir de ağaca bakmak gerekiyor. Ve toprağa... Ve yağmura... Ve kuraklığa... Ve güneşe... Ve ağacın geçirdiği hastalıklara... Dahası önceki yıllarda yaşadığı çevresel koşullara...
Çünkü armudun içinde genetik miras var ama o mirasın nasıl ortaya çıkacağını çevre de etkiliyor.
İşin beni en fazla düşündüren tarafı ise biyolojiden çok TARİH...
Dedeniz savaş yaşamış olabilir.
Anneanneniz kıtlık görmüş olabilir.
Babanız göç etmiş olabilir.
Anneniz yoksulluk içinde büyümüş olabilir.
Siz ise onların yaşadıklarından onlarca yıl sonra başka bir kentte, başka koşullarda doğmuş olabilirsiniz.
Bugüne kadar bunların size aktarılmasını daha çok kültürle açıklıyorduk. Örneğin; aile öyküleriyle, davranışlarla, korkularla, alışkanlıklarla, toplumsal hafızayla ve Psikoloji ise travmanın kuşaklar arasında aile ilişkileri yoluyla taşınabileceğini anlattı. Sosyoloji sınıfsal eşitsizliğin kuşaktan kuşağa yeniden üretildiğini söyledi ve şimdi epigenetik bunlara çok rahatsız edici olmakla birlikte çok önemli bir soru ekliyor:
Acaba tarih bazen yalnızca hafızamıza değil, bedenimize de iz bırakıyor mu?
Henüz “Dedemin yaşadığı savaş benim genlerime yazıldı.” diyemeyiz.
Bunu söylemek bilimsel açıdan oldukça iddialı olur ama “Geçmişin bazı biyolojik etkileri düşündüğümüzden daha uzun süre devam edebilir mi?” diye sormak artık bilim dışı değil.
Belki de bu yüzden epigenetik bu kadar ilgi çekiyor.
Çünkü bize insanı ne yalnızca genlerine, ne de yalnızca çevresine indirgemememiz gerektiğini söylüyor.
İnsan biraz kalıtım. Biraz çevre. Biraz yaşam öyküsü. Biraz tarih. Biraz da bütün bunların birbirleriyle yaptığı uzun konuşma.
İşte burada insan ister istemez yine dedelerin sözüne dönüyor:
Armut dalından uzağa düşmez.
Doğru.
Ama epigenetik bugün o atasözüne küçük bir dipnot ekliyor:
Armut dalından uzağa düşmeyebilir ama dalın başından neler geçtiğini de yabana atmayın.
Belki Sharon Moalem’in “Genler Unutmaz” sözü de tam burada anlam kazanıyor.
Genler gerçekten “hatırlıyor” mu?
Bilim henüz bu sözcüğü o kadar rahat kullanmıyor ama bedenin geçmişten izler taşıyabildiğini biliyoruz.
Bernhard Kegel’in epigenetik üzerinden açtığı pencere de bizi aynı yere çıkarıyor:
Miras aldığımız yalnızca DNA harfleri olmayabilir; o harflerin nasıl okunacağına ilişkin bazı biyolojik işaretler de işin içinde olabilir.
İnsanlık binlerce yıl önce bunu armuda bakarak sezmişti. Günümüzde laboratuvarda moleküle bakarak anlamaya çalışıyor.
Ne diyelim?
Evet bizim dedeler DNA’yı bilmiyordu ama armudu iyi gözlemlemişler.