Ulu orta her yerde “Sen kimsin?” diye soranla “Benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soran arasında pek fark yoktur.

İkisi de kim olduğunu başkasına anlatmak zorundadır.

Kendine güveni tam olan insanın kartviziti bağırmaz.

Bizdeyse kimi insanın egosu nüfus kimlik belgesinden büyüktür.

Batı bizden elli yıl ileride mi, değil mi bilemem.

Ama Batı dediğimiz ülkelerin önemli bir bölümünde kurallara uyma alışkanlığının bizden epey ileride olduğu kesin.

Bizimkiler de boş durmuyor elbet.

Onlar kuralları geliştirirken biz egolarımızı ve cüzdanlarımızı geliştiriyoruz.

Sonra da yoruluyoruz.

Gelişmek kolay mı?

Dünlerde “Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık” derdi şarkılar.

Oysa gerçek yaşam başka makamdan çalıyor:

Paran kadar konuş.

Özellikle hukukta.

Siyasette.

Ziyafette.

Ve dahi kıyafette.

Uyuyan Güzel yüz yıl uyudu.

Sonra bir öpücükle uyandı.

Bugünün insanı yüz yıl sonra uyansa önce telefonunu sorardı:

“Şarjım yüzde kaç kalmış?”

Ah, ah…

Masallar bile teknolojiye yenildi.

Eskiden beyinsel sıkıntısı olan nöroloğa giderdi.

Şimdilerde kimi insanlar “nuroloğa” gidiyor.

Nur bol.

Akıl az.

Hayırlara vesile olsun.

Eski erkek dünyasının sevdiği klişelerden biridir:

Kadınlar evlenmek ister, erkekler evli kalmak ister.

Özgür kadın ise sorunu başka türlü çözer:

“Good girls go to heaven, bad girls go everywhere.”

Bilmeceyi çözen varsa beri gelsin.

Ben yalnızca şu kadarını öğrendim:

Kadının nereye gideceğine kadın karar verince dünyanın dengesi bozuluyor, erkeklerin şirazesi şaşıyor.

Yıllarca televizyonlarda kadınlara ne öğretildi?

Örgü.

Moda.

Çöpçatanlık.

Magazin.

Bugün ne giysem?

Kiminle evlensem?

Kiminle barışsam?

Kime küssem?

Kadının zihnini küçücük bir odaya kapat, sonra da:

“Kadınlar neden siyasete, bilime, felsefeye ilgi göstermiyor?”

diye sor.

İyi cambazlık.

Hatta madrabazlık.

Önce pencereyi kapat.

Sonra:

“Neden dışarıyı görmüyorsun?”

de.

Ya da eğ ama dökme!

Erkek kadını elde edene kadar “peri kızı” der.

Elde ettikten sonra:

“Cadı.”

Masallarda Cinderella gece yarısı eski haline dönüyordu.

Evlilik masallarında ise kimi erkek gece yarısından sonra eşinin Dırdırella’ya dönüştüğünü düşünüyor.

Acaba kadın mı değişti?

Yoksa masal mı bitti?

Anatolia…

Güneşin doğduğu yer.

Doğu.

Biz de sözcüğü biraz kendimize çekip “Anadolu”yu “ana dolu” diye okuyalım.

Ne güzel.

Her yanı ana dolu.

Ama nedense kararları hep babalar almış.

Ananın adı coğrafyada kalmış, yetkisi evde bile tartışmalı.

Üzerinizdeki giysinin markasını biliyorsunuz.

Peki nasıl üretildiğini biliyor musunuz?

Çocuk emeği mi?

Zehirli boya mı?

Aşırı su tüketimi mi?

Ekolojik etiketi var mı?

Günümüzde “Bugün ne giysem?” sorusundan daha önemli bir soru var:

“Bugün neyi üzerimde taşıyorum?”

Victor Hugo, tarihsel yapıların korunması konusunda daha 19. yüzyılda ses yükseltiyordu.

Yapıları koruyun.

Geçmişi hoyratça yıkmayın.

Bugün yaşasaydı, bir de interneti görseydi ne yapardı acaba?

Birinin yazısını öteki kopyalıyor.

Ötekinin fotoğrafını beriki çalıyor.

Bir başkası fikri aşırıp kendi adıyla yayıyor.

Hugo herhalde bu kez yalnız binalar için değil, fikirler için de bağırırdı:

“Yıkmayın!”

“Çalmayın!”

Galileo’ya atfedilen o ünlü söz:

“Eppur si muove.”

Ama yine de dönüyor.

Bugünlerde bizim ülkeye uyarlarsak:

“Baskı var.”

“Yasak var.”

“Korku var.”

Ama yine de düşünüyor.

Ama yine de konuşuyor.

Ama yine de yazıyor.

İşte iktidarların çözemediği denklem budur.

Bir Balkan atasözü der ki:

“Kardeşe kardeş demezsen dışarıdan gelene efendi dersin.”

Balkanlar bu dersi ağır ve kanlı öğrendi.

Bir ülkeyi parçalamak isteyenler önce insanların birbirine “biz” demesini unutturur.

Sonra herkes kendine yeni bir efendi arar.

Ne acıdır ki Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar bunun bedelini toprağa gömülerek ödedi.

Bizler bu gerçeklerden ders alamadıysak, bir şeyler öğrenemediysek sorun tarih derslerinde değil, toplumsal hafızadadır.

Balık hafızalı toplumlar, sonunda başkalarının yazdığı tarihi yaşamaya mahkûm olabilir.

Hezarfen…

Bir değil, birçok alanda bilgi sahibi kişi.

Bugünse uzmanlık öyle bir noktaya geldi ki insan kendi alanının yan odasını bile bilmiyor.

Bir profesör iktisat konuşamıyor.

İktisatçı sosyoloji bilmiyor.

Siyasetçi tarih okumuyor.

Ama herkes televizyona çıkınca her şeyi biliyor.

Demek ki çağımızın Hezarfen’i bilgi sahibi olan değil, mikrofon sahibi olan.

Bir Attilâ İlhan geçti bu dünyadan.

Sosyalistti.

Devletçiydi.

Cumhuriyetçiydi.

Osmanlı’yı da bilirdi.

Batı’yı eleştirirken Doğu’ya secde etmezdi.

Onu tek bir etikete sığdıramadılar.

Aramızdan ayrılışının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen bugün yine de rahatsız edici.

Neden?

Çünkü çağımız düşünür değil, taraftar istiyor.

Sonsöz niyetine

Acaba bunca lafı niye ettik?

Sözlerimiz kıssadan hisse…

Elbette ki almak isteyene.