Tim Marshall’ın Coğrafya Mahkûmları ile birlikte kitaplığımda duran Duvar Çağı kitabını¹ okurken aklıma şu soru takıldı:
Duvarlar gerçekten çağımıza mı ait?
Yoksa insanlık tarihi boyunca vardı da biz yalnızca biçimlerinin değiştiğinin mi ayırdına varamadık?
Ortaçağ’a bakalım...
Yüksek surlarla çevrilmiş kale-kentler, içeride derebeyinin şatosu, kapıda askerler...
İçeride ayrıcalıklı olanlar, dışarıda toprağı süren köylüler, serfler, yoksullar...
Akşam olduğunda kapılar kapanıyor ve bazıları dışarıda kalıyor.
Elbette bütün Ortaçağ kentlerini tek bir kalıba sokamayız. Surların içinde tüccarlar, zanaatkârlar, sıradan halk da yaşıyordu. Ama duvarın söylediği söz değişmiyordu:
Buraya herkes istediği gibi giremez.
Demek ki duvar yalnızca düşmandan korunmanın aracı değildi. Aynı anda insanları birbirinden ayırmanın da bir yoluydu.
İçeride olanla dışarıda olanı... Ayrıcalıklı olanla sıradan olanı... Korunanla korunmayanı... Duvar ayırıyordu.
Aradan yüzyıllar geçti, sözüm ona feodalizm çöktü.
Şatolar tarihsel ve turistik gezi alanlarına dönüştü, derebeyleri tarih kitaplarında kaldı.
Bizler de modernleştik, uygarlaştık, geliştik. Gerçekten de öyle mi olduk?
Yasa kitapçıklarının sayfalarında yazdığına göre hepimiz eşit yurttaşız değil mi? Elbette evet.
Bir de sokağa çıkıp bakalım.
Gerçek yaşamda sınıflar varsa sınırlar da vardır, daha doğrusu yüksek duvarlar... Üstelik bu duvarların hepsi taştan, betondan ya da tel örgüden değildir. Örneğin gelir düzeyi de duvardır, mülkiyet de... Eğitime erişim de duvardır, sağlık hizmetine erişim de... Yaşadığınız mahalle de duvardır, taşıdığınız pasaportun rengi de...
Çünkü eşitsizlik yalnızca insanların ne kadar kazandığını belirlemez, hangi kapılardan geçebileceğini de belirler.
Öyleyse sınıf varsa duvar da vardır. Yalnızca her duvar gözle görülmez.
Sonra küreselleşme çağı geldi ve bize yıllarca şöyle anlatıldı:
Dünya küçülüyor. Sınırlar kalkıyor. Küresel köy oluyoruz. İnsanlık birbirine yaklaşıyor. Aman Tanrım ne güzel!
Yıllarca bu tatlı sözleri dinledik ama dinlerken de bir tek şu soruyu sormayı unuttuk:
Sınırlar kimler için kalkıyor?
Günümüz dünyasında sınır herkes için aynı sınır değil.
Birinin önünde kapılar açılırken diğerinin önüne duvarlar örülüyor.
Birinin pasaportu dünyaya açılıyor, diğerinin pasaportu daha havaalanına varmadan onu sınıflandırıyor ve sınırlandırıyor.
Birinin parası sınırları aşıyor, diğerinin bedeni sınırda durduruluyor.
ABD ile Meksika arasındaki sınırı, daha doğrusu sınır boyuna örülen yüksek duvarları düşünün.
Sonra Avrupa’nın göçmenlere karşı yükselttiği tel örgüleri anımsayın.
Ve sonra dünyanın varsıl kentlerindeki güvenlikli siteleri... Yüksek duvarlar... Kameralar... Özel güvenlik... Kartlı geçiş... Şifreli kapılar... İçeride yüzme havuzu, dışarıda sokak.
Ortaçağın kale-kentlerindeki şatoları kaldırın, yerine günümüzün rezidanslarını koyun.
Derebeylerini kaldırın, yerine yüksek gelir grubundan ayrıcalıklıları koyun.
Kale kapısında bekleyen nöbetçileri kaldırın, yerine sitelerin girişinde konuşlanan özel güvenlikçileri koyun.
Kapıdaki askerin yanına da yüz tanıma sistemini ekleyin.
Ne kadar da modernleştik, uygarlaştık, geliştik değil mi?
Öyle mi?
Yoksa yalnızca duvarın teknolojisini mi geliştirdik?
Kent sosyolojisinde geçmişte bu tür mekânsal ayrışmaları açıklarken “süzülme” kavramından da söz ederdik. Örneğin geliri artan başka yere taşınıyor, benzeri benzerinin yanına gidiyor, kent kendi içinde gelir, statü ve yaşam biçimine göre ayrışıyordu.
Şimdi işler biraz değişti. Aynı mahallede yaşamak yetmiyor artık. Duvar gerekiyor. Kapı gerekiyor. Güvenlik gerekiyor. Kamera gerekiyor. Turnike gerekiyor. Kart gerekiyor. Şifre gerekiyor.
Bir başka deyişle dün “süzülme” dediğimiz oluşum bugün biraz da duvarlaşmaya dönüşmüş durumda.
Önce toplumsal sınıfları birbirinden ayırıyoruz. Sonra yaşam alanlarını ayırıyoruz. Sonra kapıları koyuyoruz. Sonra kapının önüne nöbetçi dikiyoruz. En sonunda nöbetçiyi de gereksiz bulup işi algoritmaya devrediyoruz.
Ve böylece insanlığın bin yıllık sorusu yeniden karşımıza çıkıyor:
Kim içeride? Kim dışarıda? Daha da önemlisi kapıyı kim açıyor?
Belki de tarih boyunca iktidarın en yalın tanımlarından biri budur:
Kimin içeri gireceğine karar verebilmek...
İktidar bazen yasa çıkarmaktır. Bazen vergi koymaktır. Bazen ordu yönetmektir.
Ama bazen çok daha basit bir işlemdir; “Sen geçebilirsin, sen geçemezsin” diyebilmektir.
Ortaçağ derebeyi bunu şatosunun kapısında yapıyordu, günümüz devleti sınır kapısında yapıyor.
Konsolosluk vize verirken yapıyor. Güvenlikli site kartla yapıyor. Banka kredi verirken yapıyor. Dijital platform üyelik açarken yapıyor. Algoritma ise bütün işlemleri giderek daha görünmez biçimde yapıyor.
Eskiden duvarı görürdünüz çünkü önünüze dikilirdi.
Bugünün duvarı daha becerikli, çünkü size duvar olduğunu bile söylemiyor. Ama o görünmez duvar karşınıza çıktığında; kartınız çalışmıyor, vizeniz çıkmıyor, krediniz onaylanmıyor, başvurunuz eleniyor, sistem sizi “uygun” bulmuyor ve algoritma sizi geçirmiyor.
Kapı kapalı ama ortada kapıyı kapatan kimse yok.
İşte dijital çağın duvarı biraz da böyle bir şey; taşı yok, betonu yok, tel örgüsü yok ama geçemiyorsunuz.
Üstelik kimin kapattığını da genellikle bilmiyorsunuz.
Bu nedenle “duvar” dediğimiz olguyu yalnızca beton olarak düşünmemek gerekiyor; vize duvardır, pasaport duvardır, gelir düzeyi duvardır, özel okul ücreti duvardır, sağlık hizmetine erişim duvardır, kent merkezindeki astronomik konut fiyatı duvardır, güvenlikli sitenin aidatı duvardır.
Bazen dijital bir platformun ABD doları üzerinden belirlediği üyelik bedeli bile görünmez bir duvara dönüşebilir.
Dünden bugüne değişen duvar değil, duvarın malzemesidir; Ortaçağ’da taştandı, sonra beton oldu, daha sonra tel örgü oldu ve dijital çağla birlikte duvar giderek veri oluyor. Biyometri oluyor. Kredi puanı oluyor. Erişim kodu oluyor. Algoritma oluyor.
Ama sonuçta duvarın temel işlev değişmiyor: Ayırmak... İçeride
Ve küreselleşmenin belki de en büyük ironisi tam burada yatıyor. Bize “sınırlar kalkacak” dendi ama sınırlar kalkmadı. Yalnızca bazıları için görünmezleşti, bazıları için görünmez duvarlar örüldü.
Varsıl insan dünyanın öbür ucuna birkaç saatte uçuyor. Sermayesi ise gideceği ülkeye ondan önce varıyor.
Parası saniyeler içinde sınır değiştiriyor ama yoksul insan aynı sınırın önüne geldiğinde tel örgüyle, polisle, vizeyle, duvarla karşılaşıyor.
Öyleyse küreselleşmenin gerçek söylemi belki de şöyle olmalıydı:
Sınırlar kalkıyor... ama herkes için değil.
Dahası... Varsıl için kapı olan yer, yoksul için duvar olabiliyor.
İnsanlık tarihine biraz uzaktan baktığımızda tuhaf bir süreklilik görüyoruz.
Geçmişte şato vardı. Sonra mahalle oldu. Banliyö oldu. Güvenlikli site oldu. Ulusal sınır oldu. Dijital sınır oldu.
Ama bunca değişim ve gelişim içinde “içerisi” ile “dışarısı” ayrımı hiç ortadan kalkmadı.
Çünkü ayrıcalıklılar kendilerine bir “içerisi” yaratırken, aynı anda başkaları için de bir “dışarısı” yarattılar.
Belki de bu nedenle Tim Marshall’ın sözünü ettiği “Duvar Çağı” yepyeni bir çağ değildir.
İnsanlığın çok eski bir alışkanlığının yeni sürümüdür.
Çünkü insanlık duvarları hiç yıkmadı; taşını değiştirdi, betonunu değiştirdi, gerekçesini değiştirdi, teknolojisini değiştirdi ama duvarlar hep kaldı, insanları ayırmak için duvarlar hep vardı.
Ortaçağ’da derebeyi akşam olunca askerlere kapıyı kapattırıyordu. Bugünün efendilerinin askere bile gereksinimi kalmadı. Kapıyı artık algoritma kapatıyor. Birileri içerideyken, diğerleri de dışarıda kalıyor ama neden kaldığını anlamakta zorlanıyor. Çünkü dijital çağda görünmez duvarlar ayrıcalıklı ile sıradan olanları acımasızca ayırıyor.
¹ Tim Marshall (1959–): İngiliz gazeteci, yazar ve dış politika yorumcusudur. Uzun yıllar uluslararası habercilik yapmış; Balkanlar, Afganistan, Irak, Suriye ve İsrail gibi çatışma ve kriz bölgelerinden haber aktarmıştır. Jeopolitik, sınırlar, coğrafya ve uluslararası ilişkiler üzerine çalışmalarıyla tanınır. Başlıca eserleri arasında Coğrafya Mahkûmları, Duvar Çağı, Coğrafyanın Gücü ve Coğrafyanın Geleceği yer alır.